
“Soğuk Savaş” kavramı uluslararası arenada ilk defa Amerikalı devlet adamı Bernard Baruch tarafından 1947 yılında kullanılmıştır.Bu kavram yaklaşık olarak 50 yıllık bir süreci tanımlamada yeterli olmuş, deyim yerindeyse yarım asırlık bir konjonktürü hakkıyla sırtında taşımıştır.
Bilindiği üzere İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte, Avrupa devletleri (Almanya, İtalya aynı zamanda savaştan galip çıkmalarına rağmen İngiltere ve Fransa) büyük ekonomik, sosyal ve siyasal yıkıma uğramışlardır. Konjonktürel yıkımın küllerinden doğan ABD ve Sovyetler Birliği ise savaştan tam anlamıyla karlı çıkan devletler olmuşlardır.Bu iki süper güç aynı zamanda yeni bir uluslararası sistemin de kuruculuk rolünü üstlenmişlerdir.
“İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyasını dize getiren güçler İngiltere yada Fransa değil, ABD ile Sovyetler Birliği olmuştur.Savaş sonrasından 1970’lere kadar uluslararası ilişkilerin tarihini, iki karşıt ideolojiye bağlanmış ABD ile Sovyetler Birliğinin yeryüzünde etki kurmak için gösterdikleri çabaların öyküsü olarak nitelemek gerçekçi bir genelleme olacaktır.Savaştan her bakımdan yıkık çıkan Avrupa devletleri bu iki “süper” devletin çevresinde kümelenmişlerdir.”[1]
İki Kutuplu Sistemin hakim olduğu Soğuk Savaş 1989’da “Berlin Duvarı”nın yıkılması ile Almanya’nın birleşmesi, Varşova Paktı’nın dağılması ve tüm bunların akabinde SSCB’nin çöküşüyle sona ermiştir.
Sistemin köklü değişiklik geçirdiği bu süreci “Anarşik bir Geçiş Dönemi” olarak tanımlamak yanlış olmaz.Çünkü, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte, bu birliğin esas mirasçısı RF (Rusya Federasyonu) Baltık, Doğu ve Orta Avrupa, Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Hazar Denizi ve Orta Asya’dan çekilmek durumunda kalmıştır. Rusya’nın bu bölgelerde yaşadığı jeopolitik kayıplarla birlikte, özellikle Orta ve Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da güç boşlukları (power hole) meydana gelmiştir. Güç boşluklarının meydana geldiği coğrafyalarda belirsizlikler, istikrarsızlıklar, yerel çatışmalar ve savaşlar hakim olmuştur.SSCB’nin dağılması ile oluşan bu jeopolitik boşluklar lokal çatışmalara zemin hazırlamakla birlikte dönem dönem Dünya’yı bir başka topyekün savaşla da burun buruna getirmiştir.
Dönemin istikrarsızlıklarından en belirginleri ise hiç kuşkusuz ki Balkanlar’da yaşanmıştır.Bu bölgenin coğrafi yapısı ile etnik mozaiğinin körüklediği istikrarsızlık başta Avrupa ülkelerini olmak üzere Türkiye’yi de yakından ilgilendirmiştir.Rekabetin dönem dönem keskin çizgiler ile yaşandığı bu coğrafya güç mücadelesinin sahnelendiği en belirgin platformlardan biri olmuştur.
Genel hatlarıyla Balkanlar’ın tarihini ele aldıktan sonra, Soğuk Savaş döneminin bitimiyle bölgedeki siyasal, ekonomik ve jeopolitik durumu aynı zamanda coğrafyada yaşanan bunalımlara, lokal savaşlara değinmeye gayret göstereceğim.Akabinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgeye yönelik politikaları ele alınacak, söz konusu bunalımlara karşı dış politik tutum irdelenecektir.Bununla birlikte Türkiye’nin iç dünyasında yaşanmış gelişmeler “Açılımın Balkanlara Saçılımı”[2] analojisi ekseninde tartışılacaktır.
BÖLÜM I
BÖLGENİN TANIMI
1.Genel Hatlarıyla Bölgenin Tarihi ve Tanımı:
Avrupa kıtasının güneydoğu bölümünü oluşturan Balkan coğrafyası; batısında Adriyatik Denizi, güneyinde Akdeniz, doğusunda Ege-Marmara ve Karadeniz, kuzeyinde Tuna Havzasıyla sınırlanan bir yarımada olma özelliği taşımaktadır. AB ülkeleri kendi uzantıları olarak gördükleri ve stratejik bağlamda önem verdikleri bu yarımadayı “Güneydoğu Avrupa” olarak adlandırmaktadırlar. Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ[3], Bosna-Hersek Federasyonu, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya[4], Arnavutluk ve Kosova[5] Balkan coğrafyası içinde yer alan ülkelerdir.
Avrasya’yı orta Avrupa’ya bağlayan Balkanlar bu konumu itibariyle tarihsel süreçte güç odaklarının bir nevi hedef tahtası işlevini görmüştür.Roma, Bizans ve Osmanlı imparatorluğu gibi büyük devletlerin hakimiyeti altında bulunmuş olan Balkanlar bu sebeptendir ki çok karmaşık etnik ve kültürel bir mozaiğe de sahiptir.Tüm bunların yanında sahip olduğu coğrafi koşulların da halkları birbirinden uzak tutması bölgedeki farklılıkların temel unsurlarındandır.
Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti sırasında Balkanlar en istikrarlı zamanlarını yaşamıştır.Nitekim 15. yüzyılda Anadolu’da Timur’a yenilen I. Beyazıt liderliğinde ki devletin Balkanlar’da dimdik ayakta durması, Balkan halklarının yönetime duyduğu ihtiyacı göstermektedir.Osmanlı Devleti herkesi kucaklayan politikasıyla, Bizans’ın kokuşmuş yönetiminin ardından bölgede kurtarıcı olarak karşılanmıştır.Fakat Osmanlı’nın zayıflamış olması, Doğuda Balkanları doğal yayılma alanı olarak gören Rusya’nın güçlenmesiyle birlikte bölge tekrar karmaşıklığa itilmiştir.
Bölge 18 ve 19. yüzyıllarda Osmanlı, Rus ve Avusturya-Macaristan rekabetine sahne olmuştur.Etnik[6] ve dinsel[7] temellerde yükselen ulusçuluğun da etkisiyle; önce Balkan Savaşlarını yaşamış ardından da 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın alevlendiği yer olmuştur.Bu savaştan galip çıkan Avrupalı devletler yeni bir uluslararası sistemin kuruculuk rolünü üstlenmişler bu bağlamda bölgenin siyasi haritasını tamamen değiştirmişlerdir. Balkanlar’da yıkılmış olan Osmanlı, Avusturya-Macaristan ile Rus imparatorlukları saf dışı bırakılmış, yerine yeni ulus devletler kurulmuştur.Bu değişim sürecinde ne yazık ki self-determination (kendi kaderini tayin hakkı) ilkesi gözetilmemiş olduğundan bunalımlar körüklenmiştir.
Yeni kurulan Balkan devletleri, uluslararası sistemde oluşan revizyonist (Almanya’nın önderliğinde Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan) ve anti-revizyonist (Fransa’nın önderliğinde Çekoslovakya, Yugoslavya, Romanya ve bu gruba daha yakın olan Yunanistan) blok içinde gruplaşmışlardır.Bu kutuplaşmanın açık şekilde gözlemleneceği 1944 tarihli Yüzdeler Anlaşması her ne kadar devletlerden bağımsız bir savaş sonrası düzenlemesi olsa da gerçekleri yansıttığı aşikardır.
“Bu gruplaşmanın sonucu olarak İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemde Balkanlar bir kez daha Avrupa’nın “barut fıçısı – powder keg-”na dönüşürken (Sander, 2006: 199), savaş sırasındaki ve sonrasındaki olaylar, Yunanistan ve Türkiye dışındaki Balkan Devletlerinde sosyalist rejimlerin kurulmasına ve bölgenin iki süper gücün etki alanlarına bölünmesine neden olmuştur.(Gürkan, 1993: 128,143)”[8]
Soğuk Savaş döneminde iki blok lideri arasında dengeli olarak paylaşılan Balkanlar’da dengelerin kısmen sarsıldığı siyasi değişiklik 1948 yılında Yugoslavya’nın doğu bloğundan ayrılmasıyla başlar.Yugoslav önder Tito’nun[9] önderliğinde daha özgürlükçü bir dış politika benimseyen devlet, hem dengeleri kısmen sarsmış hem de SSCB ideolojisine başarılı ve istikrarlı bir şekilde baş kaldırmıştır.Yugoslavya’nın bu tavrı ona sistemde saygınlık kazandırmış, etnik mozaiğe sahip bu federe devlet alışılmışın dışında istikrarlı yıllar yaşamış ve yaşatmıştır.
Josip Bros’un Sırp milliyetçiliğini bastırarak diğer milletlere öteki psikolojisini hissettirmeyen iç politikası onun ölümüyle son bulmuştur.
Yugoslavya yaklaşık 35 yıl bölgede uluslararası saygınlığı bulunan bir Devlet olsa da, gerek Tito’nun ölümü ile başlayan iç karışıklıklar gerekse 1985 yılında Gorbaçov’un SSCB’nde iktidara gelmesiyle Doğu Bloğunda başlayan özgürlükçü değişim sürecinin Balkanları da içine almasından yıkıcı bir biçimde etkilenmiştir. (Sander, 2000: 515–516) Soğuk Savaş sonrasında Balkanlarda bir güç boşluğu ortaya çıkarken, buna yoğun bir istikrarsızlık ve çatışma eşlik etmiştir. (Uzgel, 2000: 401) Nihai kertede tarihsel süreç içerisinde genel ve soyut olarak belirttiğimiz bütün bu gelişmeler neticesinde, uzlaşmazlık ve çıkarların çatışması ile simgelenen Balkanlar, 20. yüzyılın başında siyasal terminolojiye bu anlamları içinde barındıran “Balkanlaşma” tabirinin girmesine neden olmuştur.”
2.Soğuk Savaş Sonrası Balkanlar
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Balkanlar’da yaşanan siyasi ve ekonomik sıkıntılar savaş yıllarını da beraberinde getirmiştir.SSCB’nin dağılmasıyla oluşan güç boşlulukları, ABD’nin rakibini sistemde eritmesiyle kazandığı rahatlık, Avrupa’nın hırçın çocuğu Almanya’nın kendini test etme girişimleri bu bağlamda İngiltere ve Fransa’nın tehtid algılamalarıyla başlayan diplomatik savaş; kendine Balkanlar’da zemin hazırlamıştır.Yaşanan uluslararası çelişkilerin ve reel politiğin acımasızlığı uluslararası hukukun göz ardı edilmesiyle halkların kıyımına neden olmuştur.
Bölge ülkelerinden Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Türkiye hariç geri kalanı savaşın acı tecrübesini bir kez daha tatmak zorunda kalmışlardır.Lakin bu değişim sürecinde savaşın sebep olacağı yıkıma maruz kalmasalarda Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya ciddi sıkıntılar yaşamışlardır. Bölgede soğuk savaş dönemi SSCB’nin arka bahçesi (hinterland) olma özelliğini taşımış ülkelerden Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk iki kutuplu sistemin sona ermiş olduğu geçiş döneminde bu kimliklerini yıkarak Batı yanlısı politikalara yönelmişlerdir.Bu üç ülkenin geçiş dönemindeki durumlarını kısaca inceleyelim.
2.1.Arnavutluk
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın en içine kapanmış ülkelerinden biri Arnavutluk’tu.1941 yılında iktidara gelmiş ve skolastik bir yönetim biçimi ile ülkeyi yönetmiş olan Enver Hoca; Arnavutluğun dış dünya ile tüm bağlantılarını koparmış ve acımasız bir yönetim biçimi ile ülkesini deyim yerindeyse komada yaşatmıştı.
Ülke soğuk savaşın sonra ermesiye demokratik bir yönetim biçimine geçmede ciddi zorluklar yaşamıştır.Baskıcı rejimin son bulmasıyla birlikte yıllarca dayatmalar ile mücadele etmiş olan halk kendini bu toparlama evresinde yolsuzluklar, iç çalkantılar ve ekonomik sıkıntıların kıskacında bulmuştur.
2.2.Bulgaristan
Kasım 1989’da komünist diktatör Todor Jivkov’un devrilmesi ile Bulgaristan tarihinde de yeni bir dönem başlamıştır.Ancak serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde bu devlette de ciddi zorluklar yaşanmıştır.Bu geçiş evresinde siyasi partiler arasındaki anlaşmazlıklar ülkenin 1997 yılına kadar neredeyse bir milim bile ilerlemesine izin vermemiştir.Hatta Balkanlar’da yolsuzlukların ve ekonomik sıkıntıların en derin yaşandığı ülkelerden birisi Bulgaristan olmuştur.
2.3.Romanya
Bulgaristan’da olduğu gibi Romanya’da da eski komünistler halkın ani ekonomik değişikliklere karşı duyduğu korkuyu kullanıp, yıllarca politik güçlerini devam ettirmişlerdir.Diktatör Çavuşesku’nun kurşuna dizilmesi, yoksulluk ve yolsuzluklar, sermayenin yetersizliği ve ülkenin temel sorunları kısa vadede giderilememiştir.
Bu üç ülke dışında asıl sorunu Balkanlar’ın örnek federe devleti, deyim yerindeyse bölgenin asıl “elmas çocuğu” olan Yugoslavya’nın dağılma süreci teşkil etmektedir.Tito’nun iktidarı zamanında SSCB’ye gösterdiği dirençle dünya devletlerinin saygınlığı kazanmış olan bu tampon bölge dağılma süreciyle dengeleri altüst etmiştir. Josip Bros zamanında bastırılmış olan Sırp milliyetçiliği 1990’larda tam anlamıyla tekrar su yüzüne çıkmıştır.
Kaotik bir ortam içinde, 1990 yılının Ocak–Şubat aylarında yapılan Yugoslav Komünistler Birliği (Ligi)’nin 14. Olağanüstü Kongresi, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde bir diğer önemli aşamayı oluşturmuştur.
“Zira, Kongrede Komünist Parti’nin öncü rolüne ve iktidarına son verilirken, partinin adı hem federal hem de federe düzeyde “sosyalist”e dönüştürülmüş ve Kongrenin ardından da piyasa ekonomisine ve çok partili hayata geçilmesine karar verilmiştir. Bu bağlamda, ülkede komünist rejime son vererek, federasyonun varlığını koruması umulan ekonomik ve siyasal reformlar, federasyonun dağılma sürecini hızlandırmıştır. 1990 yılında altı Cumhuriyette yapılan ilk serbest seçimleri, Sırbistan ve Karadağ dışındaki tüm Cumhuriyetlerde milliyetçi partilerin kazanması, Sırbistan ve Karadağ’da ise daha sonra “Sırp Kasabı” unvanını alacak olan Slobodan Miloseviç ve partisinin seçimlerin galibi olması, Boşnakları, Hırvatları, Slovenleri, Makedonları ve Kosova Arnavutlarını tedirgin etmiştir. (Soysal, 1993: 182)Yaşanan bu tedirginlik kısa süre içinde yerini ciddi korkulara bırakmıştır.Sırbistan’ın Eylül 1990’da, Kosova ve Voyvadina’nın özerkliklerini kaldırması, Kosova Arnavutları üzerinde baskıları daha da artırması ve özellikle Slovenya ve Hırvatistan yönetimleriyle çelişkilerini derinleştirmesi sonucunda Yugoslavya’daki karışıklık, bir “Yugoslavya Bunalımı”na dönüşmüştür. (Kut, 1994: 161) Bu bunalımı seyretmekten öteye gitmeyen Avrupa Birliği ve ABD 25 Haziran 1991 tarihinde Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle patlak veren iç savaşların ardından sürece müdahil olmuşlardır.”[10]
“Yugoslavya’nın dağılması süreci içinde yaşanan krizlerin uluslararası boyuta taşınması ile birlikte Avrupa ve Kuzey Amerika kamuoyunun bu duruma ilk tepkisi bir şeyler yapılması gerektiği (something must be done) şeklinde olmuştur. 1990’ların başlarında Bush yönetimindeki ABD, krize müdahalenin riskli olabileceği ve ABD’ne fazla bir fayda sağlamayacağı fikrinden hareketle, Yugoslavya’da yaşanacak krizle Avrupa’nın ilgilenmesi gerektiği yönünde mesajlar vermiştir. (Türbedar, 2003: 66) Avrupalı Devletler ise Yugoslavya bunalımının ilk aşamasında, bölgeye yönelik tarihsel ilişkilerinden kaynaklanan farklı beklenti ve çıkar algılamaları sebebiyle kararsız bir tutum sergilemişlerdir. AT üyesi Devletler ancak JNA’nın[11] önce Slovenya’ya sonra da Hırvatistan’a saldırısının ardından tek ses olarak Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünü desteklendiklerini açıklamışlardır. (Canbolat, 1994: 10; Ülger,2002:161)” [12]
AT’nin sürece müdahalesi ile başlayan diplomatik müzakereler La Haye’de barış konferansı ile sonuçlanmış lakin dağılma süreci yavaşlatılamamıştır.Bölgeye gönderilen heyetler, ekonomik yaptırımlar ve barış gücü önerileri bir işe yaramamış nihayetinde Vukoar kentinin Sırpların eline geçmesiyle AT’nin 16 Aralık 1991 yılındaki açıklamasında “koşulların oluşması halinde, Yugoslavya’dan ayrılan Cumhuriyetlerin 15 Ocak 1992 tarihinden itibaren tanınabileceği” ifade edilmiştir.Ülkelerin bağımsızlık süreçlerinin hangi koşullarda işletileceğini görüşmek ve karara bağlamak için Fransız Hukukçu Robert Badinter başkanlığında bir tahkim komitesi (The Badinter Arbitration Committee) kurulmuştur.
Süreç bu noktadan sonra daha karmaşık ve çıkarların birbiriyle çatışacağı, diplomatik savaşın bölgesel katliamlara sebebiyet vereceği bir dönemece girecektir.
Almanya’nın komite raporunu beklemeden 23 Aralık 1991 yılında Slovenya ve Hırvatistan’ı tanıması Fransa ve İngiltere tarafından tedirginlikle karşılanmış, bu tedirginlik Sırbistan yanlısı bir politikanın yürütülmesi sonucunu doğurmuştur.Rusya’nın da destek vereceği bu dış politik tutumun Bosna bunalımını tetikleyici ana unsur olduğu şüphesizdir.Almanya’yı bazen ültimatom havasında uyarılarda bulunmaya cesaretlendirmiş olan; bölgedeki gelişmeleri uzaktan takip etmiş ve pasif bir dış politika yürütmüş ABD olduğu söylenebilir.Bunun yanında yeni birleşmiş Almanya’nın bu revizyonist tutumunun altında askeri ve siyasi olarak kendi gücünü test etme isteğinin de olduğu unutulmamalıdır.
ABD’nin dış politika stratejisi değerlendirildiğinde ise her yönüyle başarıyla sonuçlanmış olduğu görülmektedir.ABD, sözde bunalımların son bulduğu yıllardan sonra bölgenin hakimi olduğunu ispatlamıştır.Herşey bir tarafa AT’nin ekonomik bir dev olmasının yanında siyasi bir cücelikten öteye gidemediği uluslararası arenada herkes tarafından gözlemlenmiştir.
BÖLÜM II
BUNALIMLAR DÖNEMİ
1. Genel Hatlarıyla Bosna Bunalımı ve Dayton Antlaşması
Yaklaşık olarak üç buçuk yıl süren ve 300 bin kişinin (çoğunluğu Müslüman Boşnak) ölümüyle sonuçlanan bu iç savaş; insanlığın ve uluslararası hukukun reel politiğe feda edilme öyküsüdür.Dayton Antlaşmasıyla son bulan çatışmalar bu antlaşmanın maalesef başarısını simgelememektedir.Çünkü bölge bu antlaşmayla tam bir muğlaklık sürecine itilmiştir.Daha ileride de bahsedileceği üzere Kosova Savaşı’nın tetikleyici unsurlarından birini de oluşturmuştur.
Sırbistan’ın Yugoslavya’nın dağılmasıyla yaşadığı kayıpları gidermek amacıyla giriştiği Balkanlar macerası iki ana hedefe dayanmaktaydı:
1. Drava-Sava jeopolitik ekseninde batıya ilerleyerek Adriyatik’e çıkmak.
2. Drina su yolu (Doğu Bosna) boyunca ilerleyerek Bosna-Hersek’in Sancak ve Kosova ile bağlantısını kesmek.
Sırbistan’ın birinci hedefine ulaşmasındaki ilk engel Bosna-Hersek ikincisi ise Hırvatistan’dı. Bu doğrultuda Hırvatistan’a savaş açtı, Bosna’da etnik kıyıma girişti.Bu ilk hedefinin ana temasını oluşturan Hırvatistan ayağında başarısız olan Sırbistan ikinci hedefine yönelmiştir.Hırvatistan’ın bu başarısının arkasında Almanya’nın olduğu unutulmamalıdır. Maalesef bu bağlamda da konu ele alındığında; İngiltere ve Fransa’nın sağladığı lojistik destek, Rusya’nın BM’deki baskın tutumunun Sırbistan’a zaman kazandırması bölgede göz yumulan katliamların asıl sorumlularını gözler önüne sermektedir.
“Drava-Sava ekseninde ilerleyen Sırp işgalciler Kuzey Bosna topraklarında etnik temizlik yaparak Banja-Luka merkez olacak şekilde bu bölgedeki demografik yapıyı değiştirmişlerdir. Yine Drina su yolu boyunca etnik temizlik yapan Sırplar Doğu Bosna’yı Bosna-Hersek’ten fiili olarak koparmışlardır. Ne ilginçtir ki kuzey ve doğu Bosna’da yaşanan bu insanlık suçları BM gözlemcilerinin gözleri önünde olmuştur.Hırvatlar tarafından da denizden kuşatılan Boşnaklar tarihin şahit olduğu en büyük etnik kıyımlara maruz kalmışlardır.”[13]
“Sırplar Drina su yolu üzerinde köprübaşı kurarak Boşnakları izole etme yolunu izlemişlerdir. Bosna-Hersek içinde Hırvat nüfusunun olması bir taraftan, Drava-Sava ekseni üzerinde ilerleyen Sırpların önündeki ikinci ve en önemli engel Hırvatistan olmuştur. Hırvatistan ile de savaşan Sırplar gerek Hırvatların sahip oldukları askeri güç gerekse Almanya üzerinden aldıkları destek nedeniyle burada fazla etkili olmamışlardır. Drava-Sava üzerinde Hırvat engeline takılan Sırplar Kuzey ve Doğu Bosna’da istediklerini elde etmişler fakat batı yönünde Adriyatik’e ulaşamamışlardır.”[14]
Sırpların elde ettikleri bu kazanımlar nihayetinde BM’ni uyandırmış ve beklenen ateşkes ilan edilmiştir. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, RF, Sırbistan-Karadağ, Bosna-Hersek, Hırvatistan gibi olaya doğrudan müdahil olan devletlerin yanında Türkiye gibi dolaylı olarak bu mesele ile ilgilenen bölge devletlerinin de katıldığı bir konferans Paris’te toplanmıştır.Varılan mutabakat sonucu Dayton antlaşması 14 Aralık 1995’te Paris’te üç Balkan ülkesinin cumhurbaşkanı tarafından resmen imzalanmıştır.
“Bu antlaşma ile Hırvatistan federal sınırlarını koruyarak bağımsız olurken, Bosna-Hersek Devleti Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak iki kurucu etnisiteye dayandırılmıştır. [Ancak, bu yapı daha sonra etkileri günümüze dek sürecek biçimde, de facto olarak üçlü bir sisteme dönüşmüştür.] Antlaşmayı takiben Sırbistan ve Dağlık Karadağ ise birleştiklerini ve Yugoslavya Federal Devleti (YFD)’ni (Federal Republic of Yugoslavia -FRY-) kurduklarını ilan etmişlerdir. (Davutoğlu 2004: 304-306; Aydın, 2004: 188)”[15]
Dayton sonucunda Bosna-Hersek’te iki yapılı bir sistem oluşsa da, bu durum daha sonra de facto olarak üç yapılı bir sisteme dönüşmüştür. Saraybosna merkezli Boşnaklar, Banja-Luka merkezli Sırplar ile Mostar merkezli Hırvatlar. Sırbistan, Bosna-Hersek Federasyonu içinde oluşan Sırp Cumhuriyeti ile kendine bir derinlik sağlayarak müdahil olabilecek bir pozisyon yaratmıştır.
Dayton antlaşması ile son bulan trajedi maalesef bölgede ki sorunları sonlandırmamıştır.Bosna-Hersek tam bir kıskaca alınmış hareket alanı tamamen kısıtlanmıştır.Antlaşmanın öngördükleri kurmuş olduğu hükümet sistemleri nedeniyle işletilemez durumdadır.
Son olarak, ABD’nin bölgede elde etmiş olduğu avantajlı duruma değinmeden geçemeyeceğim.ABD akıllı diplomasisi ile NATO’nun Bosna bunalımında görev alması, 1991 yılında Roma’da kabul edilen “Yeni Stratejik Konseptin” uygulamaya geçirilmesine fırsat yaratmıştır. Böylelikle NATO yeni misyonu ile (barışı koruma, barış yapma, barışa zorlama) sınırlarının dışında ilk defa kullanılmıştır. Bu durum Soğuk Savaş dönemi örgütü olan NATO’nun “misyonunu tamamladı” şeklindeki yorumların da geçersizliğini ispatlamıştır.
1.1.Türkiye’nin Bosna Bunalımındaki Tutumu ve Angaje Olma Nedenleri
Bosna’da yaşanan bunalım Türkiye’yi bölgede ciddi enerji kaybına uğratmıştır.Bosna her şeyden önce Osmanlı bakiyesi olduğu için Türkiye açısından önemi büyüktür.Bu ülkenin Türkiye’ye duyduğu yakınlık da göz önüne alınınca Soğuk Savaş döneminde Makedonya ve diğer Balkan ülkeleri konusunda düşülen hatadan uzak durulmaya çalışılmıştır.Türkiye’nin hem diplomatik hem ekonomik olarak bu ülkeye ciddi efor sarf ettiğini belirmiştim.Nitekim Türkiye:
1) İslam Konferansı Örgütü çerçevesinde bir Temas Grubu kurulmasına önayak olmuştur.
2) Sürekli talepte bulunarak, sonunda (l Temmuz) BM Barış Gücüne (UNPROFOR) 1400 asker, “No-fly zone”un denetimi için de 18 adet F-16 yollamıştır.Hatta, Türkiye’nin Somali Barış Gücüne katılmasının tek nedeni; Sırp, Rus ve Yunan baskısı sonucu kabul edilmeyen katkısını kabul ettirmek olduğu söylenebilir.
3) TC, Boşnak ve Hırvatlarla dışişleri bakanları ve devlet başkanları düzeyinde toplantılar yaparak federasyonu desteklemiş ve ilerleyen süreçte yeşermesi ümit edilen Balkan işbirliğinin tohumlarını ekmiştir.Bu bağlamda Mart 1994′te ABD’nin girişimiyle kurulan Boşnak-Hırvat Federasyonunun büyük destekleyicisi olmuştur.
Tüm bu diplomatik hesapların yanında Türkiye’nin Osmanlı’dan miras kalan hoşgörülü tutumu ve sıcak kanlılığı da ele alınmalıdır.Çünkü Türkiye’nin halkı ile birlikte sergilemiş olduğu bu tutumu; (Gerek bölgeye yardım konusunda, gerekse ülkeye sığınan mültecilere kapıların sonuna kadar açılması) karmaşıklığın, güvensizliğin ve adaletsizliğin yaşandığı Balkanlar’da ülkenin imajını tazelendirmiş ve güven aşılamıştır. Bu avantajlar ilerleyen yıllarda ekonomik olarak da ülkeye artı puan olarak geri dönmüştür.(Türk yatırımcısı bölge ülkeleri olan Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Makedonya’da daima mutluluk ve destekle karşılanmıştır.)
Türkiye’nin Bosna-Hersek konusunda angaje olmasının nedenleri de analiz edilmelidir.Türkiye’nin neden bu ülkeye karşı bu kadar çaba sarf ettiği sorulduğunda alınacak cevaplar arasından en bekleneni şudur:Müslüman ve Osmanlı bakiyesi oldukları için.Buna benzer unsurları göz ardı etmemekle birlikte şunları da eklemek isterim.Unutulmamalı ki Türkiye verdiği tüm desteklerin yanında Ağustos 1991 tarihli Londra konferansında Bosna’nın üç’e bölünerek güçlü bir Müslüman devleti oluşturulmasına karşı çıkmıştır.Konu bu bağlamda değerlendirildiğinde ortaya çıkan tezat, hernekadar ilginç gözükse de, bunun aslında bir Avrupa kimliği kompleksi olduğu unutulmamalıdır.Çünkü:
1.Dönem itibariyle Bosna’da Müslümanları, Katolik ve Ortodokslarla kabul etmeyen bir zihniyet Türkiye’yi AT’den (Dolayısıyla AB’den) uzaklaştıracaktır.
2.Türkiye anti revizyonist bir dış politik tutum sergilediği için, bir ülkedeki azınlıkların ayrılıp, devlet kurup, sonra da akraba devletiyle birleşmesine karşı olduğu için, tüm bunlar bir kenara Türkiye bölge üzerinde yaşanacak destabilizasyonlardan ciddi manada çekindiği için, bu yönde diplomasi uygulamıştır.
Türkiye’nin Bosna Hersek bunalımı konusunda sergilediği dış politikanın fayda ve zararların değerlendirirsek şu sonuçlara varabiliriz:
-Türkiye her şeyden önce uzun bir aradan sonra bile olsa Balkan politikasında söz sahibi olduğunu kabul ettirmiştir.Örneğin bütün Batı Avrupa ve Balkan ülkeleri karşı olduğu halde UNPROFOR’a katılmıştır.
-Türkiye Bosna konusunda sergilemiş olduğu dış politika ile her şeyden önce Rusya, Fransa ve İngiltere ile ters düşmüştür. Bu ters düşüş, ABD’nin Bosna’ya silah ambargosunu kaldırması üzerine Türkiye’nin NATO’da tecrit edildiği bir ortamda daha da vurgulu bir hal almıştır.
2. Kosova Savaşı ve Bağımsızlık Süreci
Sırbistan’ın Dayton antlaşması ile bir nevi cesaretlendirilmiş olması bölgede ertelenmiş Kosova sorununun çok geçmeden söz konusu devlet tarafından ele alınmasına neden olduğu aşikardır. Yukarıda analiz ettiğimiz üzere AT’nin bölgeye yönelik etkinsizliği hernekadar Dayton sonrası ekonomik programlar ve gerekse ABKA’na istinaden tesis edilen ve Amsterdam Antlaşması ile geliştirilen ODGP’nın kurumsal varlığı çerçevesinde giderilmeye çalışılmışsa da başarılı olunamamıştır.
Daha geniş bir ifade ile “Dayton antlaşması sürecinde Kosova sorunu görmezden gelinmiş ve kaderine teslim edilmiştir. Sırbistan’ın fiilen işgaline uğramış olan Kosova’nın, Dayton Barış Antlaşması süreci içine alınmaması ve Batılı Devletlerce “Badinter Tahkim Komitesi” kararları gereğince bağımsız bir Devlet olarak tanınmaması, bölgede var olan sorunu sadece ötelemiştir.1995-1997 yıllarını izleyen İbrahim Rugova liderliğinde silahlı çatışma yerine pasif direnişi tercih eden ama bundan bir sonuç alamayan Kosovalı Arnavutların 1997 yılından itibaren sivil itaatsizlik yerine, Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK)[16] içinde, Sırplara karşı silahlı mücadeleye başlaması iç savaşı doğurmuştur.”[17]
Miloşeviç önderliğinde bir başka etnik kıyıma hazırlanan Sırbistan’a müdahalenin Bosna-Hersek trajedisinin aksine daha seri ve sistemli bir şekilde gelişmesini yine uluslararası güç çıkarlarının çatışması boyutundan ele almak faydalı olacaktır.Sırbistan’ı tarihsel süreçte devamlı desteklemiş olan Rusya’nın tutumu ve Fransa’nın yanında Belçika, Lüksembourg, Hollanda, İtalya ve Yunanistan’ın bu desteğe Bosna’dakinin çok üstünde taraftar çıkması ABD’yi ciddi boyutta rahatsızlandırmış, konu özellikle ABD ve İngiltere’nin girişimleri sonucunda BM bünyesinde görüşülmeye başlanmıştır.İki tarafa da uygulanan ambargolar, diplomatik müzakereler sonuç vermemiştir.5 Haziran 1998’de İbrahim Rugova’nın görüşmeleri Sırp polisinin bölgeden çekilmesine kadar askıya alması AB bünyesinde ki devletler dahil olmak üzere ABD’ni de somut kararlar almaya yönlendirmiştir.Bu bağlamda artan diplomatik trafik çıkar ayrılıkları nedeniyle olumlu sonuçlanmamış, ancak; 18 Ocak 1999 tarihinde Priştina’nın 25 km güneyindeki Racak köyüne saldıran Sırp askerlerinin 45 sivili öldürmesi ve AGİT’in bölgede yaptığı denetimler sonucunda Sırpların silahsız sivillere karşı katliam yaptıklarını belgelemesiyle AB üye ülkeleri diplomatik görüş birliğine varmışlardır.
Nihai kertede; kurulan Uluslararası Temas Grubu’nun 15 Mart’ta düzenlenen görüşmelerin ikinci turunda Sırp tarafının uzlaşmaması ve Richard Holbrooke’un Miloseviç’i son dakika anlaşmasına ikna edememesi sonucunda, 24 Mart 1999 tarihinde NATO güçleri bölgeye ilk hava saldırısını düzenlemiştir.
“NATO’nun, yaklaşık 77 gün süren bu müdahalesi sonucunda Kosova Savaşı, YFD ile RF ve AB temsilcileri arasında 3 Haziran’da imzalanan Kosova Barış Anlaşması ve bu Anlaşma temel alınarak, NATO ile YFD arasında 9 Haziran’da imzalanan Askeri Teknik Anlaşma (Military Technical Agreement) ile sona ermiştir.” (Chomsky, 2001: 530–532)”[18]
Kosova Savaşı uluslararası güvenlik sisteminde Soğuk Savaş sonrası NATO’nun önemini gözler önüne sererken, AB’nin ODGP geliştirmede ki beceriksizliği su yüzüne çıkmıştır.Hernekadar Bosna-Hersek iç Savaşı’nda ki AT eylemsizliği Kosova olaylarında tam manasıyla tekrarlanmamış olsa da yine ve yeniden güç kullanımı konusunda fikir birliğine varılamamıştır.
“AB için Kosova Savaşı’ndan çıkartılan en büyük sonuç, NATO’nun Avrupalı Müttefikleri’nin konuşlandırılabilir askeri yetenekler bakımından yetersizliğinin ortaya çıkması olurken (Caşın, Özgöker, Çolak, 2007: 268), bu kapsamda AB içinde başlatılan ortak bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) oluşturma girişmelerine hız verilmiştir.”[19]
Konunun bütünlüğü açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir hususu daha ifade etmeden geçemeyeceğim.AB arabuluculuğunda 14 Mart 2002 tarihinde yapılan anlaşma ile YFD lağvedilmesi ve bu Devletin ardılı olarak Mart 2003’de Sırbistan-Karadağ Federasyonu (SKF)’nun kurulmasıdır.Anlaşmanın öngördüğü şekliyle tarafların, Temmuz 2006’da oluşacak mevcut duruma göre self determinasyon haklarını kullanabilmeleri saklı tutulmuştur.AB’nin bu anlaşma itibariyle Sırbistan, Karadağ ve Kosova’ya farklı politikalar uygulamış olması Karadağın 21 Mayıs 2006 tarihinde Sırbistan’dan başarılı bir referandum ile ayrılması sonucunu doğurtmuştur.BM’in bu 192. üyesi aynı süre içersinde Kosova’nın da yapısını gündeme getirmiştir. 20 Şubat 2006’da, en çok bir yıl sürdürülmesi öngörülen müzakereler fiilen başlatılmıştır.
Kosova sorunu üzerine iki ayrı müzakere süreci yaşanmıştır.Viyana’da iki tarafın katılımı ile gerçekleşen görüşmeler “Kosova’nın nihai statüsü üzerine müzakereler” gibi lanse edilmeye çalışılmışsa da özde Kosova’da ki Sırp unsurların ekonomik ve siyasi mevcudiyetleri belirlenmiştir.Kilit müzakereler ise söz konusu devletlerin katılmadığı Batılı ülkelerin kendi aralarındaki gizli diplomasiyle gerçekleşmiştir.Marti Ahtisaari’nin raporunda Kosova’nın statüsünü şekillendiren maddeler bu diplomasinin ürünüdür.
Kosova geçirdiği sancılı dönemlere rağmen bir başka Bosna-Hersek trajedisi yaratmamıştır.Bunun en başlıca sebebi Arnavutların daha bütünleşmiş bir yapıya sahip olmalarındandır.Keza, Kosova ile güneyde sınırdaş olan Makedonya’da azımsanmayacak (günümüzde %25.17 varan) bir Arnavut nüfusun yanında batısında anavatanı Arnavutluk bulunmaktadır. Bu doğrultuda Kosova’nın bir askeri müdahale ile Bosna örneğinde olduğu gibi kıskaca alınması neredeyse imkansızdır.Bu üçlemenin birbiriyle olan ilişikliği Kosova Savaşı’nın akabinde Makedonya’da 2001 yılında yaşanan krizle de gözlemlenmiştir.
Diğer taraftan yaşanan gelişmeler üzerine ABD’nin etkinliğine değinmek gerekirse, Uluslararası İlişkiler Uzmanı Abdülmecit Nureddin’in tespitleri kayda değerdir:
“Amerika için bölünmüş Yugoslavya’nın en önemli parçasının Kosova olduğu söylenebilir.Çünkü, Rusya’yı, Avrupa’yı ve Kuzey Afrika’yı kontrol edecek bağlantılı “mevzi üsler”den sonra bu defa “ülke nüfuz üsleri”nin birini de Ferizay’daki “Bondsteel askeri üssü” dahi (Küba’daki Guantanamo’dan sonraki en büyük ABD askerî üssü) çok önemli bir bölgesel üs hüviyetindedir.Bu konjonktürde, Kosova Sırbistan’dan bağımsız, küresel sermaye yönetimine giren bir “eyalet” görünümü sergilemektedir.”[20]
2.1.Kosova’nın Bağımsızlık Sürecinde Türkiye Dış Politikası
Batılı devletlerin 2004 yılına kadar Kosova konusunda izledikleri statükocu politikadan vazgeçmeleriyle ve bu aşamada Kosova’nın kaydettiği gelişmeler de göz önünde tutulursa 24 Ekim 2005 tarihinde, BM Güvenlik Konseyi’nin kararıyla Kosova’nın gelecekteki statüsü üzerine müzakerelerin başlatılması yolu açıldığı söylenebilir.Süreç, hernekadar Rusya’nın sektesine uğrasa da AB, ABD ve Rusya temsilcilerinin oluşturduğu “Troykanın” görüşmeleri ile son evresine girmiştir.10 Aralık 2007’de sonuç alınamadan sonlandırılan müzakerelerin ardından herkes yeni ülkenin doğuş haberini beklemeye koyulmuştur.
Bağımsızlık ilanının 2008’in ilkbaharına sarkıtılması beklenirken 2-4 Nisan arasında düzenlenecek Nato Bükreş Zirvesinde konunun ele alınıp tartışmalara sebebiyet vermemesi için yapılan istişareler neticesinde “bağımsızlık ilanı” erkene alınmıştır.17 Şubat Pazar günü ilan edilen bağımsızlığın tam da BM Güvenlik Konseyi’nin mesai gününe denk getirilmesi bir tesadüf değildir.Zira bu yolla Rusya Federasyonu’nun Güvenlik Konseyini acil toplantıya çağırması engellenmek istenmiştir.
Türkiye’nin Bosna Krizinde olduğu gibi burada da tam anlamıyla “aktif politika” yürüttüğü söylenemez.Ancak “Türkiye Kosova krizi bağlamında gelişmeleri yakından izlemiş, BM Kosova Özel Temsilcisi Martti Ahtisaari’nin raporu ve önerisi de dahil olmak üzere uluslararası toplumun bu konudaki aktif çabalarını destekleyegelmiştir.”[21]Ayrıca Türkiye Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte onu ilk tanıyan ülkeler arasında yer almıştır.Tanıma sürecinde Türkiye soğukkanlı bir politika izlemiş komşusu Rusya ve doğulu ülkeleri gücendirmekten kaçınarak tanımayı beklenenin aksine hemen yapmamıştır.
Kosova’nın bağımsızlık süreci Türkiye açısından ayrı bir önem taşımaktadır.Bilindiği üzere yavru vatan KKTC’nin konumunun belirsizlik aksetmesi önemli dış politik sorunlardan biridir.Bu bağlamda Kosova’nın bağımsızlık süreci hernekadar sancılı bir dönemin başlangıcı olsa da KKTC adına örnek teşkil etmiş ve sürecin canlanması gerektiği gerçeğini ortaya koymuştur.Keza Uluslararası yandaş kamuoyunda da “Darısı KKTC’nin başına” başlıkları atılmış bu bağlamda analizler ve çözüm önerileri geliştirilmeye başlanmıştır.
BÖLÜM III
BÖLGEDE YÜKSELEN TÜRKİYE
1.Genel Hatlarıyla Türkiye’nin Balkan Politikası
Türkiye’nin 1923’ten sonra dış politikasının iki temel esası bulunuyordu:Batıcılık ve Statükoculuk (Anti Revizyonizm).Bu iki dış politik tutumu kendi içsel dinamikleri çerçevesinde zaman zaman hakkiyle ifa eden Türkiye, maalesef, Balkanların batıcılık politikasının açılım noktasını oluşturmasına rağmen bu doğrultuda yakın zamana kadar başarılı politikalar uygulayamamıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte kurulan yeni düzende Türkiye’nin birinci amacı güvenliğini sağlamaktı.Bu bağlamda Balkanlar ele alındığında yaptığı ikili anlaşmalar ve kurduğu paktlarla da bu durumu gözler önüne sermektedir.Nitekim İtalya’nın Faşist lideri Mussolini’nin revizyonist tutumları Türkiye’yi ciddi ölçülerde kuşkulandırmış, algılanan tehtid sonucu Balkan Paktı şekillenmişti.
1923 sonrası döneminin konjonktürel yapısı, ülkenin ekonomik ve siyasal bütünlük açısından meşgul olduğu sorunlar da ele alındığında Balkanlar açısından aktif bir politika izlenememesi mazur görülebilir.Binaenaleyh “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensibiyle hareket eden dış politika uygulayıcıları bölgenin kritik yapısı da değerlendirildiği zaman, güvenliği sağlama endişesiyle hareket ettikleri bir gerçektir.Ancak Türkiye, anakronik bağımlılıklarını aşmak için fazlaca bir çaba sarf etmemiştir.Hem Soğuk Savaş dönemindeki “Göreli özerklik” hem de Soğuk Savaş sonrası jeopolitik yıkımların sağladığı imkanlardan faydalanmayı başaramamıştır.Bunun en temel göstergesi bölge üzerinde artarak yitirilen hareket kabiliyetidir.Söz konusu meziyetin en temel aktörleri ise bölge üzerinde sahip olduğunuz nüfustur.Maalesef Türkiye bu nüfusu önemli ölçüde yitirmiştir.Dış politika uygulayıcılarının iç dinamiklerden etkilendiği gerçeği tabi ki yadsınamaz, ancak bölgeden göç etmeye zorlanmış Türk nüfusunun mazeret kabul etmez boyutta olduğu aşikardır.[22]Sadece Makedonya’dan 1995 yılına kadar 229.264 kişi göç etmiştir ve etmeye zorlanmıştır.Bölgeye yönelik 1923 sonrası Türk Dış politikası; prensip itibariyle, sistemin büyük değişiklik geçirdiği 1989 yılına kadar derin farklılıklar göstermeden sürekliliğini korumuştur ve bu süreklilik hem içsel hem de dışsal yaralar açacak olan “GÖÇ” olgusuna çare üretmede yeterli olmamıştır.
Türkiye’nin bu bölgede 1989′dan önceki politikasının ana ilgi alanının Yunanistan olduğu, Komünist ülkelerin marjinal kaldığı söylenebilir.Bununla birlikte, bu politikanın amacının, Yunanistan’ın avantajlar elde etmesini önlemenin yanı sıra, komünist ülkelerle statükoyu korumak, işbirliğini de artırmak perspektifinde şekillendiği aşikardır.Lakin bu ülkenin Balkanlarda kendine Arnavutluk ve özellikle Makedonya konusunda sorunlar çıkarması Türkiye’nin bölgede elini kısmen rahatlatmıştır.
Diğer taraftan sistemin değişiklik geçirmesiyle Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesi Türkiye’nin bölgeye Soğuk Savaş dönemine oranla daha çok enerji harcamasına neden olmuştur. “Yugoslavya’nın parçalanmaması için Türkiye: Önce “toprak bütünlüğü” ilkesini savunmuştur Parçalanma kaçınılmaz hale gelince de uluslararası hukukun başka ilkelerini ön plana çıkarmak zorunda kalmıştır: 1) Bağımsızlık, 2) Ayrılan ülkelerin toprak bütünlüğü ve birliği.Nitekim, Türkiye, Eylül 1991′de Slovenya’nın bağımsızlık ilan etmesiyle başlayan bu süreçte 4 yeni ülkeyi de aynı anda (Şubat 1992) tanıdığı gibi, Sancak, Voyvodina ve Kosova’nın taleplerini desteklemeyi reddetmiştir.”[23] Binaenaleyh Türkiye’nin Balkanlarda barış ve istikrar için çabalamış olduğu gerçeği de atlanılmamalıdır.Ülke, bu yönde antlaşmalar imzalamış ve gerektiğinde bu mentalite ile antlaşmaların revize edilmesi yönünde tutum sergilemiştir.[24]Günümüzde de Türkiye’nin bu profil üzerine inşa edilmiş dış politik tutumunun etkilerini görmemiz mümkündür.Bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz bu konu öncelikle iç dinamikler dikkate alınarak sunulacaktır.
2.“Açılım”ın Balkanlara Saçılımı
Bu bölümde, iç dinamiklerin iyi tahlil edilmesinin gerekliliği göz önüne alınarak, öncelikle Türkiye iç siyasi yaşamında son dönemde yaşanmış gelişmeler ele alınacak ve öneriler dile getirilecektir. Türkeye’de son dönemde yaşanmış “açılım” politikası ele alınmadan ve bu perspektifte değerlendirmelerde bulunulmadan günümüz Balkan politikasını incelemek mümkün değildir.Zira Türkiye’de yaşanmış her ciddi gelişme bölge üzerindeki Müslüman nüfusu keza Balkan Devletlerini etkilemiştir.Her şey bir tarafa iç dünyasında güçlü olmayan bir Türkiye’nin bölgede güçlü olmasını beklemek ütopik bir yaklaşım olur.Zira bunu başaramazsa, bu güne kadar olduğu gibi gerek kültürel haklarımız çerçevesinde gerekse soydaşlarımız bağlamında müdahale isteğimiz Makedonyalı siyasi Trayan Petrovski’nin “Siz önce kendi topraklarınız üzerindeki sorunları halledin, sonra gelin de bizlerin neyi vermemiz yada almamız gerektiğini konuşalım”[25] yaklaşımı gibi, pürüzler ile karşılaşması muhtemeldir.
Diğer taraftan elde edilen bulgular çerçevesinde “Açılımın” Balkanlara “Saçılımı”, yansımaları analiz edilecek ve bu nokta-i nazardan stratejik öncelikler belirlenecektir.Son olarak Türkiye’nin Balkanlarda ki statüsü sorgulanıp geleceğe dair öngörüler sunulacaktır.
2.1 “Kürt Sorunu”na Tarihsel Bir Yaklaşım Ve “Demokratik Açılım” Sürecine Anti Eneizm[26] Temelli Politik Endoktrinasyon Önerileri[27]
Kadim dünyanın kimlikten ziyade aidiyet ile anılması ve bu çerçeveden hareketle kimlik yanılgısının ziyade mevzu bahsi; ilkinin bilinç diğerinin ise bir duyuş hali olduğu savunması ile temelleniyor.
Modernleşmenin ürünlerinden biri olan Kimlikler; politik paradigmanın çeyrek yüzyılda aldığı kültürel kılıf ile onun uygulayıcılarının aracılığı sayesinde, günümüz çatışmalarının ve işin içinden çıkılmaz durumlarının –Kürt Meselesi gibi- miftahını oluşturdular.
Örneklemeye çalışırsak eğer, çöküş sürecinde Osmanlı kimliğinin sindirilmediğini fark eden Türk kurucu unsurlar, Türk kimliğini işler hale getirdiler ki başarılı da oldular.Lakin savrulan imparatorlukla birlikte yitip giden Müslüman aidiyetine müdavim olan Türk kimliği önemli ölçüde kabul görmesine karşın bir etnik kimlikte tıkandı: Kürtler.
Bu aşikar durum uzun süre görmezlikten gelindi.Ama artık kabul edilmesi ve üzerine gidilmesinin gerekliliği fark edildi.Ortak Türk kimliği Kürtler için geçerli olmadı.Hatta Atatürk’ün: ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir’ tanımlaması bile işi kurtarmaya yetmedi.Empoze edilmeye çalışılan Türk ortak kimliğine direnç gösteren Kürtler, özellikle 12 Eylül sonrası yapılmış feci hatalar ile uslanmaz hale geldiler.Benim merakımın en çok kamçılandığı nokta şurası: Bu paradoksal durumun farkına nasıl varılmadı? İşin bu noktaya geleceğinin öngörülmesi o kadar zor muydu?
Kesinlikle hayır.Osmanlı’nın çöküşü ve modernlikle birlikte yıkılan aidiyetler dünyası üzerine kurulan kimlikler matriksi, Balkanlarda tarihkültürel muhitlerin çözülüşüne sebep olarak “Balkanlaşma” tabirini retoriğe sokmadı mı? Örneklerini dünyanın gözleri önüne serip, uyarıcı olmadı mı? Her şey bir tarafa bir kimliğin teröristleşmesi süreci ve sancıları hiç mi caydırıcı olmadı?
Üsteki temel sorumun cevaplarını veren suallerimden hareketle şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Yüzyıllık imparatorluğun en asıl varisleri olan bir ulusun kolektif benliğinin bencil bir savunma mekanizması kurması gayet normaldir.
24 milyon km²den 814 bin km²ye çekilen toprakların – kiminle birlikte savunulduğu önemli değil- tek bir parçasının gözden çıkarılması şöyle dursun, üzerinde oluşacak tehdit unsuru (ki bu unsur bir üst kimlik arayışı ile şekilleniyor) bile katlanılabilecek bir şey olmaktan çıkar.
Anti Eneizm’in pençesine takılan bu ortak tutumun; uğuruna feda edilen canların ruhsal bir izolasyon ile katlanılabilir acılar ölçüsüne getirilmesinin ve kolektif morali üst seviyede tutma girişimlerinin sadece bir kamuflajdan ibaret olduğu gerçeğini gizlemekten ne kadar uzakta olduğu da ortada.
Anti Eneizm’in temel aldığı “bencil olmayan” ifadesi, Türk-Kürt sorununu ısmarlama bir kimlik acziyetiyle çözmeye çalışmış/çalışan şuurları hapsediyor.
2.1.1.Kültürün Sekülerleşmesi ve Muhafazakarlarda Raison d’état[28] Kaygısı
Osmanlı’nın çöküş sürecine girmesi ile birlikte Türk ekonomisinin gözle görülür bir açıklık ile Avrupalı Bankerlerin eline geçmeye başladığı dönem çok önemlidir.1882 kararnamesi ile Osmanlı kamu borçları idaresi kurulmuş ve Osmanlı maliyesi Avrupa’nın denetimine bırakılmıştır.Fikrimce bu denetimin getirdiği en büyük sosyal değişiklik izole olmuş bir halkın artık dış dünya ile bağlarını kurmaya başlamasıydı.Avrupalı yatırımcıların özellikle iletişim alanlarında yaptıkları yatırımlar ile (Örn: Berlin-Bağdat demiryolunun kurulması) köyden-kente göçleri kolaylaştırıldı ve hızlandırıldı.Devlet hizmetinin genişlemesi, gelişen ticaret ve taşımacılıktaki ilerlemeler ile birlikte ortaya çıkan modern işçi sınıfı ise iç dünyalarındaki lümpenlikten sıyrılıp, göreli eğitimleri ile birlikte bir matbuat piyasası oluşturdular.İşte bu durumun getirisi olan bilgi akışı her ne kadar devlet sansürlerine takılmış olsa da EHL-İ HÂLL Ü AKD dayatmasını yırtıp geçmeye yeterli oldu.Zira bu durum Jön Türkler ile birlikte devletin kurucularını hazırlayan sürecin ilk adımlarıydı.Çünkü halk artık okuyor, öğreniyor ve bu bilgi akışı sebebiyle yargılamalar yapmaya başlıyordu.
İlginç olan ise; modernliğin sosyo-ekonomik ve kültürel değişimlerinin, toplumu açıkça gözlemlenebilen sekülerliğe itmesine karşı duran Abdülhamit iktidarının, yeni bir İslami Milliyetçilik yaratma çabasının yetersiz kalışı ve toplumun sekülerleşme karşısında direncinin önemli ölçüde kırılmış olmasıdır(Veya hiç direnç göstermemiş olması).İşte bu noktadan sonra ilginç olarak nitelendirdiğim durum bir tezada dönüşüyor.Kendine Ziya Gökalp sosyolojisini temel alan bir gelişim önemli bir kesimde – ki buna kanımca Türkler de dahildir- ciddi bir rahatsızlık uyandırdı.Bu rahatsızlık bir kimliğin hegemonik üstünlüğünün diğer kimliklere empoze edilmesiydi.Fikrimce bu noktada sadece Kürtler değil dinsel bir aidiyet ile yüzyıllarca yaşamış bir ulusun-yani Türklerin-, büründürülmeye çalışılan milliyetçi kimlikten duyduğu rahatsızlık da kayda değerdi.Bu kültürel sekülerleşmenin bir sonucuydu.
İkinci önemli olduğunu düşündüğüm nokta ise Modern Devletin yapısının muhafazakar ve radikal çevrelerde –ki dönem itibariyle çoğunluk bunlardı- oluşturduğu tepkinin sonuçlarıdır.Modern Devletin hiçbir üst otoriteye sırt dayamaması –Osmanlı devlet yapısında üst otorite Tanrı idi-, kendi güvenliği ve sürekliliğini sağlamak için Raison d’état kavramındaki “état” terimine atfen, normal ahlaki kısıtlamalardan kendini bağımsız sayması, ayrı bir sorunsalı teşkil etmiştir.Özellikle muhafazakar kesim bu kavramasal çerçeveden ciddi manada rahatsızlık duymuştur.Bu rahatsızlık ise fikrimce milliyetçilik akımından etkilenen Kürt liderlere de isyan kılıcını kaldırma noktasında cesaret vermiştir.Ve belki de Şeyh Sait gibi isyanlar toplumun hafızasına kazınan Kürt-Türk ayrılıkçılığının tohumlarını ekmiştir.Sonuç itibariyle bu durumlar bastırılmış ve demokratik gelişim, çok partili hayata geçiş gibi aksamaların yanında yüzyıllardır kardeşçe yaşayan iki etnik kimlik ötekileştirilmiştir.Kezalik, Şeyh Sait isyanının ruhunu oluşturan paradigma –özde- PKK’nın çıkışından pekte farklı değildir.
2.1.2.İslami Perspektif ve Antieneizm Temelli Politik Endoktrinasyon Tavsiyeleri
Kültürün sekülerleşmesinin yanında modern devletinde söz konusu fiili durumdan tam anlamıyla sorumlu tutulması, bu satırların yazarına göre de tartışılmaz değildir.Lakin Kürtlere isim vermekte zorlandığımız şu süreçte, söz konusu faktörlerin kesinlikle etkin olduğu tartışma götürmez bir durumdur.
Fikrimce, damar tıkanıklıklarına sebebiyet veren ve “çözüm nedir?” sorusunu cevaplanamaz bir fenomen kılan bu karmaşıklığı nötralize edecek yegane monat İslam’dır.Uygulanacak yöntem ise -bir ulusun kolektif bilincini kemiren “benlik” unsurunun tasfiye edilmesini sağlayacak- Antieneizm temelli bir politik eğitimdir.
Öncelikle, İslamiyet’in gerektirdiklerini iki farklı kimlik ekseninden değerlendirelim.
Türk milliyetçileri Osmanlı’nın çöküşüyle devletin bekasını sağlayacak formülasyonu tamamen yanlış temeller üzerine oturtmuşlardır.Yukarıda değinmiş olduğum üzere kültürün sekülerleşmesinin bir sonucu olan bu duruma göre artık devlet din için değil din devlet içindir ve kurucu tek unsur olarak sayılan –ki bu çok yanlış bir yaklaşımdır- Türkler, devlet bekası için gerekli olan tek kimliktir.Saniyen kültürün sekülerleşmesi ile birlikte, modern devletin kurucu unsurlarının -eskiye nazaran- içerdiği tezatların bir ürünü olan Kürt milliyetçileri ise, doğal olarak “din kardeşliği” safsatasına inanmayıp, ona yükledikleri arkaik değerle uzlaşma kapısının ancak kültürel ve politik hakların verilmesi ile açılacağını savlamaktadırlar.
Bu tutumların ikisi de İslami perspektife tamamen zıttır.Kur’an-ı Kerim’in yaklaşımına göre ‘Millet’ niteliksel –din,şeriat- olarak değerlendirilir.Batının sosyolojik yaklaşımından farklı olarak Türkler millet değil (Kürtler, Araplar v.s) bir kavimdir.Bilindiği üzere de farklı kavimlerin bir araya gelerek oluşturdukları toplulukta halktır.Keza Atatürk’ün de yapmış olduğu “Türkiye Halkı” tanımının doğruluğu şüphe götürmezdir.Lakin bu tanımlama, terminolojisini borçlu olduğu öğretiye layık olamamıştır.Çünkü İslam’ın kimseyi -takva dışında- ötekileştirmeyen felsefesi söz konusu topraklarda anlamını bulamamıştır.Her kavim sahip olduğu örf, adetlerini ve dilini serbestçe kullanabilmelidir.Ki bu farklılıklar mozaiğinden ayetler övgüyle bahsetmektedir[1].Diğer taraftan bu görüşün tamamen yadsınarak gayri meşru müdafaanın savunulması-terörizm-, çözüme ilişkin uygulanacak İslami yaklaşım için ayrı bir handikaptır.
Son engelde, Kürt kavminin tamamının hemfikir olmadığı koşulu saklı kalmak kaydıyla, “din kardeşliğinin” gerektirdiği İslami perspektiften yapılacak düzeltmeler iki temel noktada toparlanabilir:
a) Kavim kimliklerinin tanınması ve dillerini her alanda özgürce kullanabilmeleri.
b) Sosyal ve ekonomik durumlarının iyileştirilip bu çerçevede ötekileştirilmemeleri.
İşte tam da bu noktada aşılması zaruri olan –engel- dolayısıyla Antieneizm’in yükleneceği misyon iyot gazı gibi açığa çıkacaktır:
Türk Kavminin kurucu unsur olarak saydığı ve bütünlüğün korunmasında yegane faktör olarak gördüğü Türk Kimliği’nin o rakipsiz işlevine ne olacaktır?
Ene’nin o kıyas götürmez kibri nedeniyle Türk kavminin niteliksel olarak kendi dünyevi üstünlüğünü (Ki dünyevi üstünlük ancak ve ancak Takva ile olur) savunması duvarların yıkılmasında en aşikar engeldir.Kolektif benlik eğer bu zandan uygun bir politik endoktrinasyon ile temizlenmezse “açılım süreci” başarısız olacaktır.
Bu özgül endoktrinasyon -Antieneizm dışında- şu temel araçları da içermelidir:
a) Devlet bu süreçte tek yetkin aktördür, dış güçler ile ilişik bölgenin bekası üzerine konuşlandırılmıştır.Keza Türkiye büyük güçler için bölgede paha biçilmez bir müttefiktir.
b) Amerika’nın bölge üzerinde herhangi bir bölünmeye hoş yaklaşması stratejik açıdan imkansızdır.
c) Kürt Kavmi’nin çoğunluğu “Türk Halkı” kavramı içersinde zikredilmekten rahatsız değildir.
d) Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesi söz konusu değildir.Bu amaç üzerine çalışan hangi etnik kimlik olursa olsun, uzlaşmaya yanaşmayan tutumunda ısrar ederse tasfiye edilecektir.“Türkiye Halkı” ordusu buna kadirdir.
Takdir edersiniz ki bu boyutta bir politik endoktrinasyon süreci uzun yıllar gerektirir.Politik eğitimin işlevsel boyutlarından biri olan endoktrinasyon, belirli bir rejimi akılcılaştırmaya veya bir ideolojik telkini aşılamaya çalışırken ciddi bir zaman dilimine ihtiyaç duyar.Zaten endoktrinasyonun temel araçlarından biri eğitim sistemidir ki, anlayacağınız üzere politik bir endoktrinasyonla beslenen eğitim sisteminin amacı bir nesli yönlendirmektir.Sonuç itibariyle eğitimin başarılı olup olmadığı veya sonuçları ancak yıllar sonra gözlemlenebilir.
Bu bağlamda, “açılım” ile amaçlanan uzlaşma sürecinin “Politik Eğitim” ile desteklenmesi gerekmektedir.Hatta öncelikli olarak politik eğitimin iki temel aracı (yurttaş yetiştirme ve politik endoktrinasyon) üzerlerine düşen görevleri yapacak, ardından da somut adımlar içeren paketler kullanıma sunulacaktır.Çünkü fikrimce, uysallaştırılması gereken etnik kimlikten ziyade, böylesi bir açılımın kabullendirilmesi için ikna edilmesi gereken “kurucu kimlik” daha çetin bir çözümlemeye ihtiyaç duymaktadır.
Günümüz Türkiye eğitim sistemi ele alındığında ise diğer tüm etnik kimliklerin –tarihsel olaylar aktarılırken bile- yadsındığı görülmektedir.Aslında bu durum yukarıda “Kürt Kimlik Bunalımını” açıklamaya soyunan etkenler arasında da yerini almalıdır.
Konunun daha iyi idrak edilebilmesi açısından Politik Endoktrinasyonu örneklersek:
“ABD’de ders kitapları üzerinde yapılan bir araştırmada, ülkede, nüfusun yaklaşık yüzde onun evsiz olduğu, bu orana yakın bir nüfusun çöplerle karnını doyurduğu; yasal düzenlemelere rağmen, en azından belli eyaletlerde ırk ayrımının bütün şiddetiyle süregitmekte olduğu bilinirken sosyal sınıf ve ırk farklılıkları ile ilgili gerçeklerin hiçbir şekilde yansıtılmadığı görülmektedir.Aynı saptırmayı dış politika konusunda da izlemek mümkündür”(Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Seyfi Öğün, 2006: 13)
Böylesi zor bir toplumsal sorunu çözmek isteyen iktidar, politik eğitimin bu vazgeçilmez aracını kesinlikle işletmelidir.Yukarıda sayılmış ilkeler ise bu endoktrinasyon sürecinde önemli rol üstlenecek keyfiyettedirler.
Binaenaleyh, söz konusu eğitim aşamasından geçilmeden yapılacak her türlü uzlaşma hamlesi halkın direnci ile karşılaşacaktır.Yürütülen “açılım” süreci de fikrimce sağlam temellere oturtulmamış, siyasi bir iktidarın iyi niyetli risk oyunundan ibarettir.Her halükarda bu siyasal değişim kayda değer bir Müslüman nüfusu barındıran Balkanları etkileyecektir.Şimdi “Açılımın” Balkanlara “Saçılımı”nı inceleyelim.
2.2. “Açılım” Politikasının Bölgeye etkileri
Türkiye’nin AKP iktidarı ile başlattığı bu projenin bölgeye yansımasını kestirmek pekte zor olmasa gerek.Özellikle sürecin başlangıcında hem Cumhurbaşkanının ağzı ile hem de Dış İşleri Bakanı Davutoğlunun söylemleri ile sürecin istikrarı vurgulanmış ve bunun Türkiye’ye özgü bir model olduğu savunulmuştu.Nitekim bölgede konjonktür de dikkate alınırsa Rusya, İran ve Çin gibi güçlerin Türkiye’ye duydukları ihtiyaç ortada.Varın siz Balkan ülkelerinin bu iç kalkınma projesine yaklaşımını ölçün.
İlginç gözükse de bence kesinlikle tesadüf eseri olmayan ve şu sıralar cereyan etmiş Sırbistan ile ilişkiler kayda değerdir.Sırbistan Devlet Başkanı Boris Tadiç’in “Türkiye büyük bir devlettir.Bugün dünyanın hiçbir yerinde hiçbir noktasında, Türkiye ile barış olmadan barış yapılamaz” demecini vermesi zamanlama açısından manidardır.Keza Dayton Antlaşmasının revize edilmesi yönünde yaşanan gelişmeler ve Türkiye’nin gerek ABD gerekse Sırbistan’ın isteği ile sürece dahil edilmesi takdir edersiniz ki tesadüf değildir.
Peki ya Kosova? Zorlukları devam etmekle birlikte, olaya biraz retrospektif açıdan yaklaştığımızda, günümüzde bile birçok zorlukla karşılaşmalarına rağmen, bir çok zorluğu da aştıkları bir döneme şahit olmaktayız.Kosova’yı ilk tanıyan ülkelerden biri olan Türkiye, Kosova’yı tanıdığına dair resmi tanıma belgesini Kosova Cumhurbaşkanı ve Başbakanına iletmek üzere görevlendirmiş olduğu Büyükelçisi aracılığıyla, Türkiye’deki devlet büyüklerinin mesajı olarak: “Siz buradaki Türk halkına ne kadar yardım eder, sahip çıkarsanız; Biz de Size o kadar yardım eder, sahip çıkarız” mesajını vermesi, bu sorunların çözümünde etkisi yoktur gibi bir mana çıkartabilir miyiz?
Velhasıl, hem bölgede yapmış olduğum geziler hem de araştırmalarım sonucu “Açılım”ın sadece Türkiye’nin güneydoğusu ile ilgili olmadığı kanısına varmış durumdayım.Eğer Türkiye söz konusu projeyi kendi iç dinamiklerini iyi yöneterek çözebilirse ve yukarıda kısmen çizdiğim perspektif de göz önünde bulundurulursa, bölgeye yönelik sonuçları muazzam derecede pozitif olacaktır.
2.3. Bölgesel Tahakküm Değil Konvansiyonel İktidar
Türkiye’nin “Açılım” politikası çerçevesinde çevre ülkeler ile giriştiği iyi dostluk ilişkileri de öneme haizdir.Zira bu çerçevede vizeler kalkmış(Suriye), yüzyıllık kanonik tabular yıkılmış, protokoller imzalanmıştır (Ermenistan ).
Diğer taraftan hariciyenin hem entelektüel hem akademisyen olan dış işleri bakanı Davutoğlunun Balkanlara düzenlediği “mekik” niteliğindeki gezi de kayda değerdir.Bu gezi arifesinde Papandreu’nun seçilir seçilmez ilk gayri resmi ziyaretini Türkiye’ye yapması da atlanılacak bir gelişme değildir.Özellikle Yunanistan’da yaşanan ekonomik sıkıntılar göz önüne alınmış aynı zaman da Makedonya ile “İsim Sorunu” ve Arnavutluk ile iyi ilişkiler kurma yönünde Türkiye yoklanmıştır.Bu yaşanan gelişmelere paralel olarak Dayton Antlaşmasının revize edilmesi yönünde ABD Dış İşleri Bakanı Clinton’un Davutoğlu’nu Bosna’ya daveti de bölge ülkelerde Türkiye’nin yükselişi olarak nitelendirilmiş ve Türkiyesiz Balkanlarda barışın tesisinin imkansızlığı vurgulanmıştır.
Bu çerçevede yaptığım araştırmalar ve gözlemlerim neticesinde Türkiye’nin bölgesel yükselişinin üç temel eksenden gerçekleşeceğini ve konvansiyonel bir nitelik arzedeceğini öngörmekteyim:
Türkiye’nin Bosna-Hersek düğümündeki başrolü çerçevesinde elde edeceği hareket alanı.
Arnavutluk ve Kosova’nın Türkiye’ye ile senkronize ilişkiler içersinde olmaları sonucu elde edilecek avantajlar, imtiyazlar.
c. Makedonya’nın Balkanlardaki stratejik konumu nedeniyle, içinde bulunduğu çelişkili durumlardan ve uyuşmazlıklardan Türkiye garantörlüğü sayesinde çıkma isteği.Bu yönde işleyen ABD desteği.
2.3.1 Doğal Bir Üs Olarak Makedonya
Makedonya hem jeostratejik konumu hem de etnik yapısı ile büyük sorunların küçük ayrıntısı olarak kalmayı başarmıştır.Diplomaside ise küçük ayrıntıların öneminin -özellikle Balkanlar gibi hassas bir bölgede- ne denli ehemmiyetli olduğu tartışılmazdır.
Ülke 1997 ve 2001 yıllarında yaşadığı etnik bunalım ve iç çatışmalar nedeniyle devamlı bölge ülkelerinin ilgi odağı olmuştur.Diğer taraftan anayasal ismini Yunanistan’ın tanımaması, Bulgaristan’ın ise Makedon dili konusundaki ihtilaflı yaklaşımları ülkeyi sui generis sorunlar ile hemhal kılmıştır.Bu bağlamda ülkenin NATO’ya üyeliği sekteye uğramış (Yunanistan’ın vetosu ile), AB aday statüsü elde etmesine rağmen ise süreç zorluklar ile işletilmektedir.Diğer taraftan son dönemde yaşanan olumlu bir gelişme Yunanistan’ın iç sorunları nedeniyle gerektiği kadar ülkeye angaje olamamasından kaynaklanmaktadır.Söz konusu pozitif gelişme, Makedonya’nın (Karadağ ve Sırbistan ile) schengen bölgesine dahil edilmesidir.
Bu küçük ama önemli ülke hem etnik problemleri hem de uluslararası alanda uğraşmak zorunda bırakıldığı sui generis uyuşmazlıkları nedeniyle kuruluşundan bu güne istikrarsız bir süreç geçirmiştir.Türkiye ise Makedonya’yı barışçıl, dengeli ve güven ile kuşatan politikasıyla hep desteklemiş ve bu küçük ülkeye yatırımlarını son 10 yıllık süreçte ciddi oranda artırmıştır.Türkiye ülkede bulunan 100 bine yakın soydaşını da dikkate alarak, özellikle NATO konusunda Yunanistan’a karşı net bir tavır takınmış Makedonya’nın gönlünü kazanmıştır.
Diğer taraftan Makedonya’da sorunlu etnik unsur olan Arnavutların ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik girişimlerini(“1997 ve 2001 Olayları”) bertaraf etmesi için gerekli diplomatik desteği veren Türkiye, Arnavutluğun ülke üzerindeki politikalarında dengeleyici unsur olmuştur.Burada önemli olan temel nokta ise şudur: Makedonya’nın bu çerçevede bölge içinde ve dışında Türkiye dışında hiçbir ülkeye güvenmemesidir.Zira Türkiye hem Makedonya’daki soydaşlarını gözetmekte hem de din kardeşi saydığı Arnavutluğun çıkarlarını bu yönde dengelemektedir.Söz konusu görevi ise takdir edersiniz ki gerçekleştirecek tek ülke Türkiye’dir.Diğer taraftan Türkiye yukarıda bahsi edilmiş iki etnik bunalımda da sınır kapılarını açmış, aynı zamanda yardımlarını da seferber etmiştir.
Genel hatlarıyla Makedonya-Türkiye ilişkileri ele alındığında, Türkiye’ye güvenen inanan ve ona ticari, siyasi her kapıyı açan ve açacak bir Makedonya yetiştiği anlaşılmaktadır.Binaenaleyh Türkiye bölgesel gücünü yukarıda sıralamış olduğumuz eksenler çerçevesinde denge ile artırırsa Makedonya’nın Türkiye’ye doğal bir üs olması kaçınılmaz olacaktır.
SONUÇ
Genel hatlarıyla ele aldığımız Balkanlar tarihinden sonra özellikle soğuk savaş dönemini mercek altına yatırdık.Yaşanmış bunalımları (Bosna ve Kosova) kapsamlı bir şekilde analiz ettikten sonra söz konusu periyotlarda Türkiye’nin tutumunu irdeledik.Üçüncü bölümde de Türk iç siyasi yaşamında yaşanmış son gelişmeleri de dikkate alarak, Türk dış politikasındaki gelişmeleri ve geleceğe yansımalarını tartıştık.Bu bağlamda Türkiye’nin elinde bulundurduğu ve eline geçirmesi muhtemel avantajları değerlendirirken, özelde Makedonya ile ilişkilerini ele aldık.
Konuyu toparlamak ve genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, öncelikle şunu belirtmekte fayda var, “Türkiyesiz Balkanlar ve Balkanlarsız Türkiye düşünülemez”.Her ne kadar TDP bu bölgeye hem iç hem de dış dinamikler nedeniyle gerektiği kadar angaje olamamış olsa da elinde halen kayda değer bir yayılma kapasitesi ve araçlarını bulundurmaktadır.Bölge, kaotik yapısı nedeniyle, çıkarları -kuruluşundan beri- uluslararası barışın sağlanmasına yönelik olmuş bir devlete elzem derecede ihtiyaç duymaktadır.Bu ihtiyaç iki bunalım döneminde de sezilmiş bugün de dillendirilmekte, hissedilmekte ve istenilmektedir.
Türkiye bölgesinin iki ağırlık noktasından biri olan Balkanlar dışında Ortadoğu’da da dengeyi sağlar ve bölgede demokrasinin gelişmesi için çabalarını artırırsa hareket alanını genişletecektir.Zira bu iki bölgeyi ayrı ayrı ele almak zaten başlı başına çalışma adına bir eksikliktir.Lakin hem zamanın kısıtlılığı hem konunun fazlaca dağılmamasını sağlamak adına çekirdek bir araştırma uygun görülmüştür.Yoksa dile getirdiğim üzere TDP bu iki “ağırlık merkezi” ele alınmadan incelenemez.Velhasıl bu merkezlerin istikrarının ne denli önemli olduğu ortadadır.
Diğer taraftan Türkiye, bölgede, ayak seslerini daha derin hissettirmeye ve baskın olmaya çaba gösterdiği şu evrede şu temel anakronik bağımlılıktan kurtulduğunun sinyalini de vermektedir: Status quo.Aynı zamanda Türkiye, ekonomide yaşanmış pozitif gelişmeler ve konjonktürün de katkısıyla batıcılıktan da kendini sıyırmaktadır.Kendine özgü ve has bir model peşinde olan Türkiye’nin iki ekseni de (Batı ve Doğu) başarıyla kullanması muhtemel gözükmektedir.Ancak belirtmekte fayda var ki çizdiğim bu olumlu tablo içinde hatalar, olumsuzluklar da (AB’ye kıyasen bölgeye yönelik politikaların pasifliği gibi) mevcuttur.Lakin Türkiye’nin kendi iç sorunlarını çözmesi halinde bölgede hızla yükseleceği ve AB dahil her uluslararası kurum ve kuruluşu geride bırakabilecek kapasiteye sahip olduğu ortadadır.Zira yukarıda da değindiğimiz gibi, Türkiye bölgeye yabancı değildir (550 yıllık bir hükümranlık söz konusu).Türkiye’nin işleteceği araçlar ve doğal destekleri haliz hazırda beklemektedir.Amerika’nın tahakküm ile üst kurarak sahip olmaya çalıştığı ayrıcalıkların temel araçları, Türkiye Cumhuriyeti için, bu bölgede doğal bir mahiyet taşımaktadır.Türkiye Cumhuriyeti’nin yapması gereken birincil görev iç istikrarını sağlayıp bölgeye yönelik proje ve programlarını çoğaltması ve hareket alanını genişletecek unsurlar ile ilişiğini üst seviyeye çıkarmasıdır.
KAYNAKÇA
Poulton, Hugh.Balkanlar – Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler.Çev. Yavuz Alagon.İstanbul: Sarmal Yayınları, 1993.
Brown, Carl. İmparatorluk Mirası, Balkanlarda ve Ortadoğu’da Osmanlı Damgası, İstanbul: İletişim, 2000.
Arnaud, Pascal.Üçüncü Dünyanın Borçlanması, çev.Fikret Başkaya, İstanbul: İletişim Yayınları, 1995.
Brown, J. F..“Turkey: Back to the Balkans”, Fullner,Graham E. ve Lesser, Ian O. (ed.), Turkey’s New Geopolitics. From the Balkans to Western China, Boulder:Westview Press, 1993.
Nation, R. Craig. “The Turkic and Other Muslim Peoplesof Central Asia, the Caucasus and the Balkans”,Mastny, Vojtech ve Nation, Craig R. (ed.), Turkey Between East and West, Boulder:Westview Press,1996.
Babuna, Aydın. “The Albanians of Kosovo and Macedonia: Ethnic Identitiy Superseding Religion”, Nationalities Papers, vol. 28, March 2000.
Light, Duncan ve Phinnemore. David (ed.) Post-CommunistRomania: Coming to Terms with Transition, Londra:Palgrava, 2001.
Hale, William.Turkish Foreign Policy, 1774-2000, London: Frank Cass, 2000.
Kramer, Heinz. A Changing Turkey: The Challenge to Europe and the United States, 2000.
İzzetbegoviç, Aliya.Tarihe Tanıklığım.Çev.Alev Erkilet.İstanbul:Klasik Yayınları, 2003.
Bora, Tanıl. Bosna-Hersek: Yeni Dünya Düzeninin Av Sahası, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994.
Todorov, Nikolai. A Short History of Bulgaria, Sofia: Sofia Press, 1977.
Sander, Oral. Siyasi Tarih 1918-1994. İstanbul: İmge Yayınları, 2007.
Davutoğlu, Ahmet.Stratejik Derinlik.İstanbul:Küre Yayınları, 2008.
Sander, Oral.Siyasi Tarih- İlkçağlardan 1918’e.Ankara: İmge Yayınları, 1999.
Özdal, Barış.“Yugoslavya’nın Dağılma Süreci Çerçevesinde Avrupa Birliği’nin Balkanlar Politikası”.Küreselleşen Dünyada Avrupa Birliği: Entegrasyon, Kimlik ve Güvenlik.Rasim Özgür Dönmez, Gökhan Telatar (ed.) Ankara: Siyasal Kitabevi Yayınları, 2008.
Cerrah, Ufuk.“Soğuk Savaş Sonrası Türkiye’nin Balkan Politikası ve Günümüze Yansımaları.” Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, 2000.
Oran, Baskın.“Türkiye’nin Balkan ve Kafkas Politikası”.Paris Institut de Relations Internatonales et Strategiques, 1994.
[1] Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, (16. Baskı), İstanbul: İmge Yayınları, 2000,s.201.
[2] 2009 yılı itibariyle Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının eli ile yürütülen “Demokratik Açılım” süreci kastedilmektedir.
[3] Karadağ, 21 Mayıs 2006 Pazar günü yapılan referandumda çıkan %55.5lik evet oyu ile ise bağımsız olma kararı almıştır. 3 Haziran 2006′da ise Karadağ Parlamentosu, referandumda çıkan sonuca dayanarak Karadağ’ın bağımsızlığını ilân etmiştir.
[4] Yunanistan söz konusu ülkenin ismini tanımamaktadır.Bu çerçevede yürütülen müzakereler halen sürmektedir.Ülke BM nezrinde The Former Yugoslav Republic Of Macedonia (FYROM – Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti) olarak anılmaktadır.
[5] 17 Şubat 2008 tarihinde Sırbistan’a karşı bağımsızlığını ilan etmiştir.
[6] Balkanlarda sırasıyla: Sırplar, Slovenler, Yunanlar, Hırvatlar, Arnavutlar, Bulgarlar, Boşnaklar, Türkler, Romenler, Slavlar, Pomaklar, Torbeşler gibi etnik grupların yaşadığı göz önüne alınırsa, ulusçuluk hareketinin yaratacağı kaos daha net kavranabilir.
[7] a.Balkanlarda Hıristiyan Katolik (Hırvatlar v.s) ve Hıristiyan Ortodoksların (Sırplar, Makedonlar v.s) yanında yaklaşık olarak 9 milyon Müslüman nüfus yaşamaktadır.
b.Balkanlardaki Türk ve Müslüman nüfus için bkz. Sönmezo¤lu, Faruk (der.), Uluslararas› ‹liflkiler Sözlü¤ü, ‹stanbul: Der Yay›nlar›, 2005 ; Brown,J. F., “Turkey: Back to the Balkans”, Fullner, Graham E. ve Lesser, Ian O. (ed.), Turkey’s New Geopolitics. From the Balkans to Western China, Boulder:Westview Pres, 1993, s. 145-150 ; Nation, R. Craig, “The Turkic and Other Muslim Peoples of Central Asia, the Caucasus and the Balkans”, Mastny ve Nation (ed.), op. cit., s. 113-124 ve fiimflek, op. cit., s. 229.
[8] Özdal, Barış.“Yugoslavya’nın Dağılma Süreci Çerçevesinde Avrupa Birliği’nin Balkanlar Politikası”.Küreselleşen Dünyada Avrupa Birliği: Entegrasyon, Kimlik ve Güvenlik.Rasim Özgür Dönmez, Gökhan Telatar (ed.) Ankara: Siyasal Kitabevi Yayınları, 2008, s.9.
[9] TİTO, Yugoslav önder Josib Bros’un lakabıdır.Rivayete göre Sırpça’da “ti=sen” ve “to=onu” kelimelerini, emir verirken sıkça ve hızlıca kullanmasından ötürü “ti to” rumuzunu almıştır.
[10] aynı yer., s. 14.
[11] JNA’nın Sırpça açılımı “Jugoslovenska Narodna Armiya”dır.
[12] aynı yer., s. 20.
[13] P. Ütğm. Ufuk Cerrah, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye’nin Balkan Politikası ve Günümüze Yansımaları”, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, (2000-9), s.14
[14] aynı yer., s.15.
[15] Barış, a.g.m., s.21.
[16] UÇK’nın Arnavutça açılımı “Ushtria Çlirimtare Kosovés” dır.
[17] aynı yer.
[18] aynı yer., s.26.
[19] aynı yer., s.24.
[20]İlgili makaleye şu bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz: http://gencmakedonyalilar.net/index.php?option=com_content&task=view&id=149&Itemid=30
[21] T.C Dış İşleri Bakanlığı, http://www.mfa.gov.tr/balkanlar_ile-iliskiler.tr.mfa
[22] 100 yıllık göç dalgalarının sonucu Türkiye’ye tahminen 5-7 milyon Arnavut, Boşnak, Torbeş, Pomak ve Türk yerleşmiştir.
[23] Baskın Oran, “Türkiye’nin Balkan ve Kafkas Politikası”, “Paris’deki Institut de Relations Internatonales et Strategiques”, 1994 Paris, s3.
[24] Bilman, Levent, “The Regional Cooperation Initiatives in Southeast Europe and the Turkish Foreign Policy”, Perceptions, Eylül-Kasım 1998, s. 76-77.
[26] Anti Eneizm, Sosyal sorunlara yönelik çözüm önerileri üreten bir teorik yaklaşımdır.Arapça “Ene” = “Ben” kelimesi ile kolektif “Benlik” arasında bir analoji kurularak temellendirilmiştir.Teorim hakkında geniş bilgi için ilgili bağlantıya ulaşın:
http://gencmakedonyalilar.net/index.php?option=com_content&task=view&id=190&Itemid=27
[27] Makalenin tamamına ilgili bağlantı aracılığı ile ulaşın: http://gencmakedonyalilar.net/index.php?option=com_content&task=view&id=288&Itemid=27
[28] “Raison d’état” hak. daha geniş bilgi için bkz. Poggi, Gıanfranko.DEVLET- Doğası, Gelişimi ve Geleceği.İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.