
Sedat Doğan
sedatdogan_@hotmail.com
Ramazan ayı ile birlikte "Liberal İslam" tartışması da gündeme geldi.
Tam da orucun mahiyeti üzerine toplumsal mesajların verileceği bir döneme girmişken bireyci bir ideolojinin İslam ile birlikte anılması manidar bir durum!
Liberalizm Bireycidir
Liberalizm bireyi önceleyen bir görüş... Bireyi amaç olarak gören ve onun öznel çıkarlarını hayatın merkezine taşıyan bir anlayış. Liberalizmin bu temel öğretisini en güzel şekilde Kant özetlemiştir: ‘’İnsan kendi başına bir son, bir amaçtır, asla araç değildir.’’ İnsanı mutlaklaştıran bu görüş, onun her türlü faaliyetini de meşru gören bir anlayışı da beraberinde getirmektedir. Bencillik, fırsatçılık, sömürü vs. gibi olumsuz haller bu sayede kendilerine yaşam sahası bulmaktadır. Bunu kanıtlayan en iyi örnek Adam Smith’ te kendini göstermektedir. Adam Smith’in, meşhur ‘ulusların zenginliği’ adlı kitabındaki ‘’Her birey kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur." sözü ile bireyi, bencil çıkarlarının bir ürünü olarak tasvir etmektedir. Ve güya bu menfaat iç güdülerinin toplamı da toplumun refah seviyesini yükseltecektir. Hani komşu komşunun külüne değil de menfaatine muhtaçtır anlamına gelen bu söz, maalesef Adam Smith’in yaşadığı erken kapitalizm dönem algısının zihinsel fantezisinin ötesine geçememiştir.
Bu bencil çıkarlar, sermaye ve servet birikimini belirli ellerde toplayarak insan-insan ilişkisini gene liberalizmin atası sayılan Hobbes’ta ‘insan insanın kurdudur’ sözüne denk getirmektedir.
Kur'an insanı mutlaklaştıran bu anlayışa karşı çok net bir cevap vermektedir:
"İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?" (Beled 5)
Kapitalizmin akıl hocası olan liberalizme reddiye olarak kabul edilecek olan beled suresi İnsan iradesini mutlaklaştırmıyor, insanın böyle bir zan içinde olduğunu söylüyor. Alak suresinde bu bireyciliğin neye tekabül ettiğini çok daha net görmekteyiz :
‘’Hayır! İnsanoğlu zenginliğini kendine yeterli görmekle tuğyan eder’’ (alak 6-7)
Bu ayette tuğyan kelimesinin anlamlarından biri de taşkınlıktır. Yani kendi insani boyutunun dışına taşarak diğer insanların yaşamsal haklarını çiğneme durumudur. Diğer bir deyişle, ‘öteki’ insanlar üzerinde haksız bir iktidar oluşturmaktır.
Yukarıdaki ayette açıkça anlaşılıyor ki liberalizmin bireye sınırsız mülkiyet edinme hakkı tanıması, mülk sahiplerinin faşizan bir tutuma yönelmesinin de kapısını aralamaktadır.
Bencillik-Faydacılık…
Liberalizm insan bencilliğini meşrulaştıran, çıkar peşinde koşmanın yadsınacak bir durum olmadığını, hatta böyle yapılmazsa, toplumun huzurunun da tehlikeye gireceğini öğütleyen bir ideoloji.
Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin “cimri ve bencil tutkularından” korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Ayet oldukça açıktır, Kur'an bireyi kendi öznel çıkarlarının amacı değil, toplumsal kardeşliği tesis etmenin aracı olarak görmektedir. İslam’ın kabul etmediği araçsallık siyasi anlamdadır ki o da çok açık ifade ile Allahtan başka bir otoritenin olmadığı tevhid akidesindedir.
Liberalizm bireyin öznel çıkarlarını meşrulaştırmak için adeta haklar manzumesi hazırlamıştır. Bu hakların en başında da mülkiyet hakkı gelmektedir. Ve bu mülkiyet hakkı bölünemez, devredilemez, şahsın benliğine sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Bu konu da da son dönem önemli liberallerinden Anthony De Jasay’ın mülkiyet yorumunda gizlidir. Bunu da ‘hariç tutma’ ilkesi ile açıklamaktadır :
‘’ hariç tutma prensibi, mülkiyet hakkı verilen bir bireye diğer bireyleri kârla ilgili kararların ve bu kararların neticelerinin dışında tutma ruhsatı verir. iyelik iddiaları ihtiyaçlara göre ne bizimdir ne de paylaşılmaktadır. Bu ilke ,mülkiyet sahibinin mülk sahibi olmayanlara karşı yükümlülüğü olduğuna ve mülk ile ilgili kararlara veya mülkün getirdiği menfaatlere katılmalarına izin vermesi gerektiğine inananların cesaretini kırmaktadır. Eğer böyle yükümlülükler varsa , bunu ispatlama zorunluluğu hak iddia edenlere düşmektedir.’’
Kur'an'ın belki de en çok itiraz ettiği durum budur. Mülkiyet üzerine tekelci bir anlayışla bireyin sonsuz hükmedebilme rahatlığı…
Liberalizmin rasyonel bireyi de budur. Fayda- zarar hesabı yapan ve bunun için de mülkiyet üzerine sınırsız özgürlük isteyen birey. Kur'an bunu bir çok yerde eleştirmiştir. Anthony De Jasay’ın alıntıladığımız son cümlesi ile aşağıdaki ayet ne kadar da çok bütünlük arzetmektedir :‘’Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız ?" (yasin 47)
Özgürlük Kılıfı ve Hukukun Üstünlüğü…
Bu noktada sığınılan en makul kavram ise özgürlük. Liberalizmın Özgürlükten kastı insanlık ailesinin kurtuluşu değil, onun içindeki tikel olan insanın yani ‘ben’in kurtuluşudur. İnsan hakları kavramı aslında liberalizme ters bir kavramdır. İnsan toplumu oluşturan unsurdur ve toplumla mündemiç haldedir. Oysa birey toplumdan soyutlanmış ve kendine menkul bir varlıktır ve toplumun üstündedir. Bunu da özgürlük ile haz arasında kopmaz bir bağ olduğunu söyleyen, liberalizmin önde gelen düşünürlerinden J.Stuart Mill açıklıyor. Mill’e göre haz, devleti de ahlakı da motorize eden duygudur. İnsan hazları için vardır. Ve en büyük haz da özgürlüktür. Devletin varoluşsal sebebi de bu hazzı maksimize etmektir. Bireyin kendi varlık potansiyelini bütünüyle kullanabilme hakkı ve bu hakkı hiçbir uyarıcı ve ahlaki nitelik tanımadan sergileme hissiyatı liberalizmin en önemli mesajıdır.
Mill’in yukarıdaki anlatımını Macpherson "sahiplenici bireycilik" olarak tanımlamaktadır. Sahiplenici bireycilik : ‘ Bireyin esas olarak kişiliğinin ya da yeteneklerinin sahibi bulunduğu ve bunlar için topluma karşı hiçbir borcu olmadığı ‘ anlamını taşır.
Kur'anda bu bireyciliği Velid Bin Mugire üzerinden eleştirmektedir :
Tek olarak yarattığım, kimseyi bana bırak, Kendisine geniş servet verdim, Göz önünde duran oğullar (verdim),Kendisine bir döşeyiş döşedim. Üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor. Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım! (müddesir 11-17)
Bireyin, mutluluğunu ve özgül iradesinin kullanım hakkına kavuşabilmesi için hukukun üstünlüğü önemli bir viraj konumundadır. Hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı temel iki düstur olarak karşımıza çıkmaktadır. Hukuk metinleri genel ve soyut olmalı, bireylerin iradeleri somut yasalarla iğdiş edilmemelidir. Kuvvetler arasında hiyerarşi olmamalı ve farklı alanlara tecavüz etmemelidirler. Bireyin hazcı, faydacı yönünü aktive edebilmesi, mutlak mülkiyet edinme hakkını koruyabilmesi için hukuk çok önemlidir. O yüzden somut değil soyut olmalı, ‘nereden buldun’ gibi mülkiyeti sorgulayıcı yasalar olmamalı, ‘bırakınız yapsınlar’ düsturu hukuki bir güvence altına alınmalıdır.
Liberalizm Protestanlık İlişkisi Ve Faiz…
Liberalizmin, siyasal iktidar karşısında verdiği mücadele aslında Protestanlığın Katoliklik karşısında oluşturduğu tepki ile benzeşmektedir. Aynı zamanda birbirlerini desteklemektedir de. Nasıl ki liberalizm kilisenin ya da kralın iktidarına karşın yasaların egemenliğini öngörüyor ve bireyin haklarını ön plana çıkarıyorsa Protestanlıkta kilisenin skolastik düşüncesine karşın, dinin bireyin anlayışına indirgenmesinin yolunu açmıştır.
İlk bakışta oldukça önemli bir çaba olarak görülmektedir. Geniş halk kitleleri Protestanlık sayesinde anladığı dilden kutsal kitabını okuyabilmiştir. Yalnız halk yeni bir dini kültür ikame edene kadar Protestan ahlakın temelleri önceden atılmış ve Max Weber’in de belirttiği gibi Protestanlık çalışmanın, kazanmanın ve biriktirmenin dini olmuştur. Amaç tabiki de, bağnaz kilisenin kutsal metinlerden bir türlü çıkaramadığı faiz yasağını aşmaktır:
Düşmanınızı seviniz ve ona iyi davranınız. Geri ödemesini beklemeden borç para veriniz. O zaman mükafatınız büyük olur… (Luka VI:35 )
Hz.İsa öğretisinin mülkiyetle ilişkisi o kadar kompleksizdir ki, düşman bellediği kişilerle dahi iktisadi olarak onu boyunduruk altına almayı düşünmez.
Liberalizm ise bireyin kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı olduğunu iddia ederek, iktisadi bağımlılık ilişkilerinin de temelini atmıştır. Çünkü faiz liberalizmin de olumladığı bir uygulamadır.
Avrupa’da Hristiyanlar hz. İsa’nın net söylemleri karşısında faiz yasağını o kadar önemsediler ki faizciler ve faizi meşru görenler dinsiz ve kafir olarak yaftalandılar. Bu yüzden 789’da faiz yasağı Avrupa hukuk sistemine dahi girmiş oldu. Sonra Protestanlığın ortaya çıkışı, Fransız devriminde burjuva sınıfın etkisi ile oluşan yeni siyasi ve ekonomik düzlem, faiz yasağının ortadan kalkmasını sağladı.
Protestanlık ile birlikte faiz iktisadi kalkınmanın sürdürülebilir aracı olmuştur. Faizin kendisi olan-olmayan ikileminden doğar ve olmayanın olana karşı sürekli bir bağımlılığını ifade eder. Bu da iktisadi faşizmdir ki, Kur'an’ın bu konudaki eleştirisi de oldukça açık ve serttir :
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz. Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız. (bakara 278-279)
İslam, iktisadi olarak hiyerarşik bir hal almış toplumda faizi yasakladığı yetmediği gibi, karşılıksız vermeyi öğütlemiştir :
Kimdir o ki; Allah'a güzel bir borç versin de Allah onu kat kat fazlasıyla ödesin. Allah, hem darlaştırır, hem de bollaştırır. Ve O'na döndürüleceksiniz. (BAKARA 245)
Piyasa Ekonomisi…
Bireyin mülkiyet hakkını mutlaklaştırmak ve o hakkın çapını yükseltmek için piyasa ekonomisine ihtiyaç vardır.
Sanki dünyada her hak eşit, her yaşam koşulu birbirine denkmiş te, piyasa koşullarında herkes eşit şartlarda rekabet ederek zenginleşebilirmiş gibi…
Birilerinin piyasada rekabet edebilmesi için ucuz maliyetli mala ihtiyacı vardır. Bu malın üretilebilmesi içinde başka birilerinin imalat alanında ücretli olarak çalışması gerekir. Piyasada rekabet eden kişi sürekli piyasaya mal sürerek kârını arttırırken o malın üretimini sağlayanlar ise statik ücretlerle yerinde sayarlar. O kâr paylaşıma tabi tutulmasın diye de özel mülkiyet devredilemeyecek kadar esastır anlayışı hakim kılınır.
Piyasa ekonomisinin en bariz özelliği, emek sermaye ayrımıdır. Emek piyasada alınım satılan bir nesne haline dönüşür. Rekabet esas alındığından ötürü sermaye olabildiğince özgür ve güçlü olmalıdır. O yüzden emekten de vergiden de denetimden de kaçar. İşte liberalizmin sınırlı devleti ya da ekonomiden vareste devleti budur. Emek, vergi ve denetim dışı sermayenin özgürce hareketi…
Oysa islam hukukunda çok açık bir uygulama vardır ki Emek sahibi ile Sermayedar arasında hukuki bir sözleşmeye dayanır. Mudaraba denilen bu sözleşmeyle iki taraf karşılıklı rıza ile kârı paylaşırlar. Doğacak herhangi bir zararı da sermayedar öder. Yani İslam’da emek sermayeden bağımsız değildir. Bu uygulama emeği dinamik hale sokarak hem işgücü kapasitesini arttırır hem de iktisadi dengesizliği ortadan kaldırır.
Liberalizmde sermaye tek başına hareket eder ve kendi karşıt sermaye guruplarıyla zaman zaman çatışır. Piyasadaki bu sermaye savaşları sermayenin, gücün belirli ellerde toplanmasını kolaylaştırır. Sürekli rekabet eden piyasanın aktörleri büyümek için her yolu denerler , tek başına güç yetiremeyenler çatışmayı bırakıp bir araya gelerek tek güç olma yoluna girerler ve böylece tekelci kapitalizm boyatmış olur. İşte aşağıdaki ayette bunu eleştirmektedir :
"Mal, içinizde zenginlerin arasında dolaşan bir devlet olmasın" (el-Haşr, 59/7)
Liberalizmin Öncülüğünde Kapitalist Müslümanlık…
Bu birikim savaşları Müslüman toplumları da etkisi altına almıştır. Büyümenin geçer akçesi maddi planda artış sağlamak olarak algılanmaktadır. Modernitenin büyük anlatılarla benimsettiği , ‘düşmanı’ yenmek için ondan daha güçlü olmak gerekir düsturu, uydurma hadislerle Müslümanların beynine nakşedilmiştir. Postmodern dönemde ise büyüme esasından vazgeçilmemiş, sadece Büyümenin ‘düşmana’ yakın durmak ve onun büyüme endeksine sahip olmakla mümkün olacağı anlayışı yerleşmiştir. Ticareti meşrulaştıran, büyümeyi, mülkiyeti esas alan anlayış zaten yüzyıllardır İslam alemini meşgul eden bir gerçekliktir. Zaman zaman zühtlük adına dünyaya paye vermeme anlayışı ikame olunsa da, aslında bu da toplumları pasifize ederek dolaylı yoldan biriktirici müslümanlığın yolunu açmıştır.
Türkiye ve dünyada liberal ideolojilerin sosyal ve düşünsel zeminde epey bir karşılık buldukları aşikar. Liberalizm özellikle soğuk savaş döneminden sonra hızla ilerleyen bir ideoloji halini aldı. Bunda, kapitalizmin soğuk savaş döneminde periferileştirdiği ülkelerle soğuk savaş sonrası girdiği paydaş üretim esaslı ilişkinin payı büyük. Batı, finans kapitalizmine evrilerek, üretim sahalarını çevre ülkelere taşıdı. Tekelci kapitalizmin her gün büyüyen dallarıyla tüketim merkezli dünyanın da hakimi oldu.
Türkiye’de ise kapitalizm 1946 lardan itibaren liberalizm ile yerleşmenin yollarını aramış ve nihayet bu yolu bulabilmiştir. Türkiye’de ne zaman kapitalizm yerleşmek istese öncesinde dini-kültürel saha da kısıtlamalar baş göstermiş ve kapitalizm( rambo) ortaya çıkarak Müslümanları bu kısıtlamadan- kemalizm cenderesinden- kurtarmıştır. Bugün kemalizm bir daha hortlatılmamak üzere fena halde dövülmektedir.
Kapitalizmin hayatın her aşamasında var olmasının altında yatan ana neden liberalizmin zihinsel desteğidir. Kapitalizmin dünyaya yayıldığı ülke olan İngiltere aynı zamanda liberal öğretinin de en büyük ideologlarının olduğu ülkedir. 17 yüzyıl İngiliz aristokrat sınıfın toprak mülkiyetinden ticaret kapitalizmine evrilme aşamasında onların akıl hocaları da ünlü liberal düşünür Locke’dir.
Liberalizm bireyi mutlaklaştırıp onun haklarını toplumun ve adaletin üstünde tutarak kapitalizmin günahlarına ortak olmuştur.
Oysa ki İslam sömürüsüz, özgür ve eşit toplumun oluşmasıyla Allah'a ortaksız bir itaatin olacağını tasavvur eden bir dindir. Ve bu adalet mücadelesinde de bireyin hazcı, faydacı, sınırsız mülk edinmesini değil toplumun aşağı sınıflarından gelecek ezilenlerin devrimci mücadelesini destekler :
Biz ise, yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları firavun’un (var olan iktidarın ) yerine vâris kılmak istiyoruz.. (28/5 )
Bugün Müslüman iktidarlar ezilenlerin devrimci mücadelesine öncülük edeceklerine, yoksul üreten bir sistemin taşeronluğunu yapıyorlar. Ortadoğu isyanları, Allah’ın yeryüzüne varis kılmak istediği yoksulların liberalizme başkaldırısıdır. Eğer özgürlüğün yanında Allah ve ekmek talebi de varsa orada liberalizm yoktur. Bireyi bu kadar pervasızca savunan ve onu kutsayan bir anlayış zalimlerin sesi olmanın ötesine geçemez :
O, İstediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.( İbrahim Suresi / 34 )
Türkiye’de liberalizm Müslümanların karşısına çıkıp Liberal İslam’dan söz edebilmesi için önce Kuran’dan icazet almaları gerekir.Yoksa Türkiye’deki konjonktürel dili okuyup değişen Müslümanların haline bakıp ta liberalizmi etiketleme girişimlerinden vazgeçmelidir.
İslamla liberalizm birlikteliğinin konuşulabilmesi maalesef Müslümanların İslam’dan kopuşlarının göstergesidir. Eğer Müslümanlar Kur'an'a özgür zihinleri ile bakabilselerdi ne Kürt sorunun da ne de Özgürlük ve insan hakları konularında liberalizme gebe kalmazdı.
Eğer Türkiye de liberaller, benim de sevmekten ve okumaktan çekinmediğim, ‘kendisine liberal denen’ F. A. Hayek’i daha doğru okusalardı ,Türkiye’de ve Dünya’da bu kadar toplumdan kopuk ve onu yoksullaştıran ekonomik sisteme de birşeyler deme ihtiyacı hissederlerdi :
‘’ önemli olan, benim kişisel olarak kullanmak isteyeceğim özgürlük değil, topluma yararlı işler yapmak için bir insanın duyacağı özgürlüktür ‘’ (The Constitution of liberty s. 32 )