RSS / XML
$1.8295
€2.3265
IMKB56,994
Firma Rehberi
Foto Galeri
Video Galeri
     
     
     
     
     
    Bu haber 22 Ocak 2012, Pazar 13:59:39 tarihinde eklendi.
    Bu yazı 1995 kez okundu.
    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

    Ülkü ocağında asılı bir fotoğrafın hikâyesi…

    Birkaç resim vardır ülkücülerin ocaklarında, evlerinde ya da var oldukları hemen her yer de, Bozkurt, Üç Hilal ve kara kışın ortasında bedenleri birbirine harmanlanmış binlerce ülkücünün çehrelerinde bin belâ, omuzlarında al bayrağa bürünmüş bir tabut, yürüyüp giderken çekilmiş fotoğrafı…

    Ülkü ocağında asılı bir fotoğrafın hikâyesi…


    İstanbul, Ankara gibi büyükşehirlerde ya da Anadolu’nun herhangi bir ücra köyünün herhangi bir kör zamanında, bu resimlerden biriyle karşılaşırsanız biliniz ki, işte orada ülkücüler yaşamaktadır…
    Sanki o resimler, ülkücülerin ruhunu katmış can vermişlerdir, o fersiz taş topraktan mekânlara. Diğer resimlerin renkli renkli hallerini başka başka yerlerde görmüş olsanız da çokça, o siyah beyaz fotoğrafın bir başka hali yoktur, hiçbir yerde. Çünkü ne bir öncesi, nede bir sonrası vardır o anın.
    Kim çekmişti O fotoğrafı? Neden gözlerinin önünden akıp giden zamanı önce yüreğine kazıyıp ardından o kareye sığdırmak istemişti? Duraklamış zamanın hangi noktasında kıstırmıştı o anı? Ya da tarih kadar büyük bir tabutla omuzlar üzerinde ebediyete koşup giden o dev gibi adam kimdi..
    İşte o resim miydi yoksa ezel denilen sırrın en resmedilmiş hali. Ülkücüler dahi pek bilmezler artık, o günlerden hatıra bu soruların anlamını… Oysa işte o fotoğraf; yaşlı ya da genç, zengin ya da fakir, hayat denilen muammaya dalıp gitmiş her bir ülkücü için ölümsüz bir aşkın destanını anlatan siyah beyaz eski bir film şeridinin koptuğu son karedir.
    Demek ki bir tek o kare önemli idi ve ülkücülerden başka kimsenin bilmediği bir sır yaşanmıştı o an, orada. Belki de o yüzden zamanı dondurup içinden yalnızca o kareyi aldılar ülkücüler ve kar beyaz bir ölümü yaşatmak istediler, kendileri ile beraber sonsuza dek… Duvarda asılı bir tarihin suskun şahidi olan o fotoğraf, sanki bir zalim ressamın, bembeyaz yüreklere vurduğu karakalemden sızan kapkara kan ile çizdiği bir resim ya da bir şairin hüzünlü mısralarında var olmuş bir ağıt gibi yakar kavurur insanım diyebilen herkesin yüreğini… Mukaddes bir kalabalığın içinde, o gün akıp giden insanlar, bugün kaldılar mı hayat ta. Ya da bir başka tabutta bir başka kutlu kervan ile uğurlanmışlar mıydı bir ebedi saltanata. Yoksa bir hilalsiz şafak vaktinde asılmışlar mıydı, lime lime olasıca urganlarla…
    Ülkücüler, bugün her baktıklarında kendilerini görürler o fotoğrafın bir yerinde ve sanki şehit ülküdaşının son bir nefesi ile ısınacakmış gibi ayazdan üşüyen bedenleri ile daha bir sokulurlar yaşlı çınardan yapma tabutun dibine dibine.
    Belki de o tabutta zifir karanlıklara gömülüp, yürüyüp giderler zemheri ayazın içinde ve üstlerine yağan kar taneleri ile bembeyaz bir kefen giyip, uçuverirler kış güneşine. Fırtınaları aşıp giden bir delikanlıda olsalar, Can arkadaşının tabutunu omuzlamış bir kocamış ihtiyarda olsalar, her ülkücüye mutlaka bir yer vardır o resmin herhangi bir yerinde.
    Belki otuz yıl belki daha eski bir zaman öncesinde, İstanbul un masmavi gök kubbesi kurşuni gri ile kaplanmış, evleri, sokakları bembeyaz karın işgali altında kalmıştı… Sanki yaşanan bir matemi saklamak ister gibi zamanın şahadetinden, ak pak bir sis perdesi çökmüştü mahzun şehrin üzerine. Kış karasının acı soğuğu alev alev yalarken kocamış beldenin soluk duvarlarını, bir kalabalık yürüyordu sokaklarda usulca, dillerde tekbir omuzlarında bir tabutla…
    Binlerce yürek bir elif olmuş, süzülüp gidiyordu İstanbul’da. Hemde çakmak gözlerinde kıvılcımlar ve soğuğa inat kaynayan kanlarındaki ateşten imanla. Belli ki, yüreklerindeki acı, zemherinin kavruk soğuğundan bile çok yakmıştı onları. Fırtınaya, ayaza umarsızca, diz boyu karları aşarlarken onlar, Her şeyi sıcacık evlerinden seyredenler, nasılda merak etmişti “kim bunlar” diye…
    Artık tipiye dönmüş karın altında tümen tümen orduları, ardından yürüttüğüne göre böyle hürmetle, pek de zengin pek de mühim bir insan diye düşündüler hayretle… Gerçekten de kimdi onlar ve asıl önemlisi, kimdi ay yıldızlı bayrağa sarılı o tabutta yatan. Pürü pak karlar üzerinde kalmış izler, sanki binlerce akıncı beyinin beyaz doru atlarına binmişte bir toya geçip gitmiş hissi verse de arkalarından öylece bakanlara…
    Ülkücülerin gencecik yaşta katledilen bir kardeşlerinin cenazesi vardı çilekeş omuzlarında, Ondan öyle mahzun ondan böyle suskundular…
    Yoksa binlerce ocaktan binlerce kor getirmişlerdi ateşten yüreklerinde, bilseler ki ülküdaşları ölmeyecek, yakıp kül edip bir harabeye çevirmezler miydi bu muhteşem ama hain şehri. Hem de böylesi bir intikam vaktinde…Öylesine mühim öylesine azizdir ki şimdi. Sanki gerçeği
    yakalayıvermiş bir fotoğraf karesi değil de, bundan böyle bir donuk hayalin resmidir, hemde tüm gerçeklerin üstünde bir yerde…
    Ama o, artık geri gelmezdi, o gittiği yerden. Çünkü cansız bedenini tahta tabutla koyarlarken taştan tahtına nede mutluydu nede huzurlu… Bir güleç tebessüm varmış nur çehresinde. Demek ki bir şeyler görmüş bir şeyler duymuştu aldığı son nefesinde. Belki de bir rahmani rüyada idi, o şimdi…
    Bir namus yemini gibi duvarda asılı o siyah beyaz fotoğraf, işte o yuğdan kalma bir emanettir” ülkücüyüm” diyebilen herkese.
    Her kahramana olduğu gibi, o genç ülküdaşın da namı yalnızca bir resim olarak kalsa küllenen hafızalarda ya da vefasız zamanın nankör dehlizlerinde unutulmuş olsa da…
    Ne gam olsun bize. Belki de kar taneleri ile yazılmıştı ismi o resmin bir yerinde, anca okuyabilene.. Henüz birkaç saat öncesinde lapa lapa yağan kar taneleri öylesine coşmuş öylesine kudurmuştu ki o an, bir canhıraş cenk yaşanır olmuştu İstanbul semalarında. Sanki onlarda ülkücülerin öfkesine özenmiş, hışımla kendilerini atmışlardı herkesin ve her şeyin üstüne korkusuzca. Ve bir cümbüşe çevirmişlerdi, o siyah beyaz fotoğraf karesini…
    Hâlbuki yağan kar asla kanatmadı ülkücülerin sinesini, hiçte öyle acıtmadı yüzlerini yalayan hırçın boranlar. Hem demezler mi, her kar tanesini bir melek indirmiştir yeryüzüne diye…
    Hatta derler ki; “Fırtına, tipi değil, her biri bembeyaz gül yapraklarıydı o gökyüzünden dökülenler. Cennete daha nasıl uğurlanırdı ki bir şehit zaten”…
    Oysa o usul usul yağanlar,
    Kar taneleri değil miydi? Yoksa bir yudum zemzem mi serpilmişti göklerden. Sanki şehit ülkücünün naşını incitmek istemezmiş gibi, hilal yıldıza dokunuveren her bir damla ondan mı usulca eriyiverdi.
    Anılmasa da ismi, duyulmasa da sesi artık otuz yıl sonra genç Ülküdaşın, O gün orada olanlar, “omuzlarımızda bir Mehmet’i taşımıştık” derler, o fotoğrafı soranlara. Sanki yekpare bir beden olmuşlar, bir cennet ırmağı gibi akıp gitmişlerdi Mehmetlerin binlercesi, İstanbul un kasvetli sokaklarında. Ve işte o yaşlı çınardan yapma tahta tabutu ile uçmağa vardı bir şehit Mehmet, akan ülkü ırmağında…
    Yaşı ya yirmi ya da yirmi birdi Mehmet in. Anadolu’nun bir köhne köyünden birkaç yıl önce dualarla uğurlamışlardı onu, hasta anası ve ırgat babası. Bir kaç ay önce hasta anası da ölmüş çilekeş babasından başka kimsesi de kalmamıştı şu dünyada. Ne hayaller yaşatırdı Mehmet, masum yüreğinde her insan gibi. Okulunu bitirecek vatanına, milletine hizmet edecekti. Babasını da çekip kurtaracaktı sefalet batağından. Belki onu da yanına alırdı, eli biraz para tutmaya başladığında. Kim bilir, ömründe hiç denizi görmemiş babası için lebiderya bir ev bile tutardı İstanbul da…
    Oysa bir ramazan gününün ikindi vaktinde vurdular Mehmet’i, o koca şehrin bir tenha kuytusun da. Hem de sayısız kurşunla. İkindi vakti gibi yaşamıştı zaten Mehmet her şeyi. Her nefes bir nasip demiş ve hiçte sevmemişti kısacık ömrün de, fani dünyanın sahte saltanatını.
    Ne mal, mülk nede para, pul mu vardı sanki onun gözünde… Ay yıldızlı bayrağına vurgundu bir tek, onu da kefen yapmıştı kendine ve alıp götürüyordu yanında işte…
    Herkes kadar severdi yaşamayı Mehmet, belki de hiç ölmemek istemişti. Öyle ya bir sahte hayattan vazgeçip bir ebedi yaşama dalıvermek herkesin haddine miydi? Aslında heybetli bedeni değil, hayalleri oldu o kahpe pusuda yitip giden. Şehrin dört bir yanında yankılandığında şehit düştüğü haberi, akın akın kopup geldi Ülküdaşları. Vardıklarında Mehmet in başına, sardılar etrafını bir hilal gibi ve önlerinde yatıyordu, yere düşmüş bir yıldız gibi,
    Al kanlar içindeki şehit Mehmet’leri…
    Oruç hali ile iftara az bir vakit kala nereye gidiyordu böyle dalgın böyle düşünceli şehit Mehmet bilinmez artık. “otobüse binecek parası bile”yoktu diyende oldu, “rahmetli anasını düşündükçe, bir gamlı hasretle yanan yüreğini soğutmak istemişti ayaza kesmiş İstanbul un sokaklarında, hem de bir ince gömleğiyle” diyende…
    Çünkü cansız vücudundan soyduklarında kanlı elbiselerini bir küçük Kur’an ve ana babasının bir yırtık fotoğrafından başka hiç bir şey çıkmamış üzerinden. Kuruş parası da yokmuş cebinde, hepsi hepsi bir kaç kitap saçılmıştı, tertemiz kanı ile yıkanmış ortalık yere,
    Tümü de Türklük üzerine.
    Halk mahkemesinde alınan bir kararla katlederlerken onu, proletarya iktidarının hesabını da sordular, kurdukları o şerefsiz pusu da. O mahkeme i Kübra da verecek ti her şeyin hesabını nasıl olsa, Korkar mıydı hiç, kana susamış üç beş zalimin namlusundan çıkan kahpe kurşunlarla. Üşümeyecek ti artık kızıl ayazlarda, uğrunda öldüğü vatanı alacaktı onu sıcacık kara koynuna. Açta kalmamış iftara da yetişivermişti işte. Hem de ebedi yurdu cennette…
    Gülümsedi mazlum Mehmet, vücuduna saplanan ölümün soğuk hançerine ruhunu teslim ederken. Mekân bitmiş zaman durmuştu artık. Karanlık ışığı boğduğunda, hak çığıran bir seste sustu. Kan kırmızı güller içinde secdeye varır gibi yığılırken yere, kapattı gözlerini usulca bir ikindi gölgesinde. İşitti cennetteki anasının “hoş geldin oğul” diyen yumuşacık sesini, hemde bir fısıltı gibi…
    Ne bir top arabası nede bando marşı, diller de tekbir, yüreklerde hüzün,
    Yürüyüp giden milyonlar taşıdı Mehmet i o gün…
    Sanki mahşer deki her iyi insan inip de dünya ya, yalınayak basmıştı dona kalmış karlara ve saf saf olup doluşmuşlardı Mehmet in arkasında. Gökten düşen her bir kar tanesi, o tabuta değdiğin de bir er kişi mi olmuştu orada, ondan mı beyazdılar, ondan mı görünmediler her göze…
    Ülkücülerden başkasına nasip olmayan, ülkü denen sır bumuydu yoksa? Kimse bilmez artık ondan otuz yıl sonra… Ne muhteşem bir kalabalıktı bu böyle, sayılacak her şeyden fazla. Garip, kimsesiz Mehmet i nerden tanıyordu bu kadar insan, neden gelmişlerdi oraya.
    Kimi ihtiyardı, kimi delikanlı… Dediklerine göre; uzak uzak yerlerden geliyorlardı. Bazıları Malazgirt den çıkıp gelmişti, bazıları da Çanakkale den…
    Derken, günlerden bir gün, bir ihtiyar adam peyda olmuş ülkücülerin ocağında. “nerden gelir nereye gidersin “diye sorduklarında genç ülkücüler, kocamış adama. “Çok uzaktan geldim, bir soluklanayım “demiş ve duvardaki o fotoğrafa dalıp gidivermişti. “Bilir misin o resmi” diye soranlara da,“O gün bende ordaydım, hem de ta Sarıkamış tan kalkıp da geldiydim.” deyivermiş.
    Ardından da, âdeta ülkücülerden başkası duysun istemezmiş gibi sözlerini, usulca fısıldamış kulaklarına;

    “bilmesin gafiller ne fark eder ama siz Mehmet ‘imiz öldü demeyin sakın, görmüyor musunuz
    iste o fotoğraf ta şu dünya durdukça bir kutlu selam gönderiyor siz sırdaşlarına”
    Gönderen Faruk Nafiz Kılıçalan
    KAYNAK :http://haberkanal.com/?p=281

    ETİKETLER :
    Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
    erdoğan ulucan - ayıp olmuş
    yazı çok güzel çok anlamlı hele her eline kalem alanın ülkücü yazar kesildiğ ibu günlerde daha bir anlamlı ..ama keşke bu yazıyı yazanın uğur avcı olduğunuda yazsaydınız .
    yazar - kanimiz aksada zafer islamin
    Mekanı Cennete Olsun Sehidimizin
    metin şengöz - Mustafa EROL
    resim zeytinburnunda ikamet eden ve adana öğrenci yurdunda şehit edilen GİRESUN Tirebolulu Mustafa EROL a aittir.Allah mekanını cennet etsin
    rahmi alkan - mustafa erol
    resimdeki cenaze mustafa erol ulkudasimizin rahmani rahime gittigi gun sehidim. ondeki tasyanlardan biride av,fethi yildiz. eski ist, ocak baskanlarindan,
    Kotanhan - Düzeltme
    Bir önceki yorumda Şehidimizin adı küçük bir hafıza kazası neticesinde sehven Mustafa Yıldırım olarak yazılmıştır. Bu fotoğraftaki şehidimizin adı Mustafa EROL'dur.
    Kotanbey - Atlanan bir detay...
    Bu fotoğraf 1 Mart 1977 tarihinde Ülkücü şehit Mustafa Yıldırım'ın cenaze töreninde gazeteci İsmet Taşkurt tarafından çekilmiştir. Gazeteci İsmet Taşkurt bir kaç gün önce vefat etmiştir. Bu cenaze törenin en önemli ayrıntılarından birisi şu idi. Bu törende ellerin cebe sokulması yasaklanmıştır. Törene katılan ülkücülerin hepsinin elleri soğuğa ve tipiye rağmen dışarıdadır. Allah ikisine de rahmet eylesin.
    Uzunaslan - Şehit Mustafa YARDIMCI
    Yukarıdaki fotoğraf Erzulum Kazım Karabekir Eğitim Enüstitüsünde öğrenci iken 1977 Kasımında şehit düşen Mustafa YARDIMCININ cenaze merasiminde çekilmiş idi. Tüm Türk Milleti ve Ülkücü Hareket onun şehadeti ile ilğili gerçeği, 14 Ekim 1979 Ara Seçimlerinde TV MHP adına seçim propağandasına çıkan ve oğlunun şehadetini anlatan Sakalı Hacı Hüseyin Amcadan öğrendi . O konuşmayı buraya ekliyorum . Yalnız şehidimizin mezarının tekrar açıldığı andaki tabloya dikkatinizi çekiyorum. Ben Doğubeyazıt’lıyım ve şehid Mustafa YARDIMCI’nın babasıyım. Bu gün buraya huzurunuza bir parti propagandası yapmaya gelmedim. Bana yapılan zulmü sizlerle paylaşmaya geldim. Size hakikatleri ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin büyük zulmünü anlatmaya geldim. “Sevgili kardeşlerim, 1958 yılında, Allah bana bir erkek evlat verdi. İsmini Mustafa koydum ve onu Cenab-ı Allah’ın emrettiği şekilde yetiştirdim. Lise’yi Doğubeyazıt’ta birincilikle bitirdi. Öğretmen Okulu’na gönderdim. Artık hiç terettüdüm yoktu. Çünkü ben çocuğuma dinini, milletini, vatanını ülküsünü öğretmiştim. Mustafa, ülkücü idi, dürüsttü, doğruydu. Vatanını seviyordu. Doğubeyazıt’ta da çok seviliyordu. Artık ülküsünü yayabilecek bir seviyeye gelmişti. Dedesi Milli Mücadele’de Erzurum Kongresi’ne katılmıştı. Vatanı’nı, canı gibi koruyan, bir aileden geliyordu Mustafa. Birinci millet meclisine giden Şevket Yardımcı’nın torunuydu. Komünistler O’nu karanlık emellerini gerçekleştirebilmek için öldürmeye karar verdiler. Fakat Mustafa’m cesurdu. O’ndan köpek gibi korkarlardı da… Mustafa, bana derdi ki, “Resulü Zişan Efendimiz buyurmamış mıdır ki, vatanına, milletine, bayrağına, dinine sövene karşı çık diye.” “Benim davamın hak olduğunu sen biliyorsun. Benim davam parti purtu davası değil. Bu memleketi yıkmak istiyorlar. Lenin’e, Mao’ya teslim etmek istiyorlar. Sen beni helal büyüttün, benim bir canım vardı, o can da bu vatana helal olsun.” Öğretmen Okulunda çalışkanlığıyla tanınmış bir çocuktu. Tatillerde, Doğubeyazıt’a geliyordu. O’nu vurmaya karar alan kötü emelli komünist militanlar kolay cesaret edemediler. Nasıl etsinler? Doğubeyazıt’ın yüzde sekseni Mustafa’mı severdi. Ahlakıyla, doğruluğuyla, dürüstlüğüyle ülküsüyle kendini sevdirmişti. Komünistler dışarıdan kendi gibi kendi emellerine hizmet eden komünist militan buldular. Derler ki,”zekâsı, bilgisi kadar, Mustafa Yardımcı cesurdur da. O’nu önden vurmaya kalkmayın.” Komünistler, iki tane militan, parka girip, pusuya yatarlar. Arkasından 36 tane kurşun sıkarlar. Ben Erzurum’daydım; geldiğimde Mustafa’m şehid edilmişti. Hastane’nin önünde kalabalık vardı. Ben anladım. Komünistler caniler Mustafa’mı şehid etmişlerdi. Benden saklamaya çalıştılar. Dedim; “ben inanmış bir adamım, bırakın oğlumu göreyim.” Üzerine örtü örtülmüş, bir sedye üzerinde yatıyor. Ama örtüyü açtığım zaman gördüm: Çocuk ölmemiş ki, hangi ölmek? Kıpkırmızı yanaklar ölüm öyle olmaz. Bu ŞEHİD’DİR. Allah yolunda, İslam yolunda, vatan yolunda şehid. Elini alıyorum eli canlı, gözünü açıyorum, bakıyorum. Şehidlik mertebesi okunuyor. Canlı… şehid babası olduğumu anladım. Hemen elimi kaldırarak, Cenab-ı Hakk’a şükrettim. Yarabbi ne helal bir emeğim vardı ki, beni bu şerefe nail ettin dedim… Ve oğlumun göğsünü, yüzünü öptüm…”senin işin buydu. Sana bu şehadet layıktı.” Dedim. Dönüp, Doktor Salih Bey’le Savcı Hüseyin Bey’e dedim:” sizden bir ricam vardır. Ne olur benim oğlumu parçalamayın, otopsi etmeyin. Raporunuzu verin. Ben oğlumu götüreyim”. Derhal şehidimi verdiler. Aldım götürdüm. 22 saat sonra defnettim. Dini merasimden sonra sıcak ve taze kan gene damlıyordu. Mustafa’yı o kadar çok severdim ki… Benim deli olacağımı zannettiler. Çok akrabalarım İstanbul’dan geldiler. Benim delireceğimi zannettiler. Hacı, oğlumdan fazla vatanını, bayrağını, milletini seviyor. Diyor ki:”ben böyle bir oğula sahip oldum ki, bayrağının düşmemesi için öldü.” Ya bayrağı düşüren bir oğlun olsa idi ne yapardın? Ya Leninci bir oğlun olsaydı ne yapardın? Bu güzel vatanımızı, dinimizi, milletimizi yıkmaya çalışan bir oğlun olsaydı ne yapardın? Vakit dar, dert çoktur kardeşim. B. Ecevit’in zulmünden bıktık. Hakaretinden’ yalanından bıktık. Ama ne yapalım ki, vurulan benim oğlum. Evini barkını bırakıp hicret eden ben. Zulüm gören ben, mahkemeye suçlu gibi giden yine ben. Bırak kardeşim. Adaletten, özgürlükten bahseder, zulmün en büyüğünü yapar!!!... Komünistler mahkemeye çıkar. Hâkime karşı pervasızca hakaret ederler. Üç tane de komünistler avukatları var. Hâkime derler ki “zaten bu öldürülen komandodur. Bizim müvekkilimizde solcudur.” Yani hâkime diyor ki, bu normal bir iş yapmış. Ne kadar ahlaksız bunlar. Bir şahit dinleniyor. Hacı Hüseyin Yardımcı’nın oğlunu niçin öldürdüler? Namaz kıldığı için, Milliyetçi Hareket Partisi’nden olduğu için öldürdüler. Şahidin ismi Rıza Eryılmaz. Doğubeyazıt’ta herkes tanır. Namaz kılmak ve MHP’li olmak öldürülmek için kâfidir, Türkiye’de radyo, televizyon dinlersiniz. Özgürlük var, demokrasi var, hak hukuk var, herkes serbest. 155 gün sonra hâkim kabrin açılmasına ve kurşun çekirdeğinin çıkarılmasına karar verdi. Doğubeyazıt’ta, doktor, savcı, jandarma komutanı ve halkın yarıdan fazlasının huzurunda kabir açıldı. Bu ülkücü şehidi nasıl bıraktıksa öyle aldık. Değil çürümek, değil kokmak, mübareğin kefeni dahi bozulmamıştı. Herkes gördü. Kefen açılır açılmaz canlı gibi idi. Kanı taze ve sıcaktı yine… Doktor göğsüne bıçak atar atmaz, gördük, kurşun çekirdeği arkadan yürüyüp gelmiş, canlı vücutta ki gibi. Doktor da buna hayret etti. Ben “hayret etme doktor bey” dedim. “benim çocuk benim şahsi davam için öldürülmedi. Vatanı için, milleti için, bayrağı için şehid edilmiştir.” Cenab-ı Allah buyurur ki;”zannetmeyin ki şehidler ölüdürler. Onlar sağ ve diridirler.” Kıymetli kardeşlerim. İşte bu evlat acısı çok zordur. Her ne kadar ağzım söylerse, benim gene ciğerim parçalanmıştır. Bendeki bu ateşi söndüren, bu ciğer acısını dindiren, vatanın bütünlüğüdür. Bayrağımın yere düşmemesidir. Ve dinimin payidar olmasıdır. Kıymetli kardeşlerim Ülkücü Şehid oğlum Mustafa, Erzurum’da talebe iken bana gönderdiği bir mektupta şöyle diyordu: “Hacı babam. Biz hak yolunda mücadele ediyoruz. Bana sen de inanıyorsun. Bu vatanın bölünmesine, milletin köle durumunda ve esarete düşmesine asla fırsat vermeyeceğiz. Vatanımız için, dinimiz için, bayrağımız için, gerekirse seve seve canımızı veririz. Ölürsek şehidiz bunda tereddüt etme babacığım.” Cenab-ı Allah milletimizin ve devletimizin yardımcısı olsun.
    Bütün Yorumları görmek için tıklayınız!

    Haber Kapital
    Yazarlarmz
    Hava Durumu

    ANKET
    MHP de Genel Başkan Kimi Görmek istersiniz ?
    Ahmet Çakar
    Musavat Dervişoğlu
    Koray Aydın
    Devlet Bahçeli
    Levent Temiz
    İsmail Hakkı Küpçü
    Diger anketlerimiz için tıklayın...
    Yol Durumu

    Ekin Nakliyat

    © Copyright 2010 Gazi SOFT PHP Haber Full haber
    Her hakkı saklıdır.Karasu Satılık Yazlık