Bende sınırsız bir kredisi vardır. Bunun en büyük sebebi, kafa dengi olmasını bir kenara koyalım, hiçbir tartışma kaldırmayacak kadar samimi, dümdüz bir insan olmasıdır.

Bir 12 Şubat Yazısı
İsmail Türk’le biraz geç tanıştık sayılır. Aşağı yukarı bir hesapla 20 yıla yaklaşmıştır herhalde.
Bende sınırsız bir kredisi vardır. Bunun en büyük sebebi, kafa dengi olmasını bir kenara koyalım, hiçbir tartışma kaldırmayacak kadar samimi, dümdüz bir insan olmasıdır.
Geçen 20 yılda, bu düşüncemde tereddüt etmeme sebep olacak hiçbir şeye şahit olmadım.
30’lu yaşlarında, sağlık durumu ve işleri son derece düzgünken tanıdığım birinin, 50 yaşında, sağlık ve iş problemleriyle boğuşurken, başka bir adama dönüşeceğini de hiç zannetmiyorum.
“11 Şubat” haberlerinin ortaya çıktığı ilk günlerde tanışıklığımızı bilen bir arkadaşım sordu:
“Ne yapmaya çalışıyor?” diye,
“Bilmiyorum” dedim.
Çok inandırıcı gelmemiş olacak, tekrar sorunca, ‘İsmail Türk’ün ince hesapların ve pazarlıkların adamı olmadığını, niyeti bozup ince siyasi hesaplara ve siyasi pazarlıklara girse bile beceremeyeceğini, yaptığı davranışının, sadece ve sadece samimiyetinden ve duygusallığından hareket ederek yorumlanabileceğini’ söyledim.
Arkadaşım, sonrasında ne olacağıyla ilgili tahminimi sorunca, hatırlayabildiğim kadarıyla şunları anlattım:
“İsmail Türk tanıdığım en samimi adamlardan biri. Ama İsmail Türk tanıdığım en kurnaz adamlardan biri değil.
Eğer tanıdığım en kurnaz adamlardan biri olsaydı, 11 Şubat’taki basın toplantısını şöyle yorumlardım: Herkes bir şeyler yapmak istiyor ama herkes korkularına esir olmuş. Kongreden önce Genel Merkez’in kapısında bir basın toplantısı yapacak ve kongreye girmeden önce MHP’de yanlış giden şeylerin değişmesini isteyen ama tereddütlü çoğunluğun, o korku eşiğini aşmasını sağlayacak.
Bunu düşündü mü bilmiyorum. Muhtemelen, içindeki ‘Yeter lan!’ duygusuyla hareket etmiştir. Kararını açıklamadan konuşsaydık, kararının doğruluğunu yanlışlığını kendisiyle tartışırdım. Kararını açıkladıktan sonra, arkadaşı olarak bana sadece destek olmak düşer.”.
Sonuçları her ne olursa olsun, yaptığı şey, alafranga tabirle “şövalyece”, alaturka tabirle “delikanlıca” bir davranıştır.
Toplantıda söylenenlerin tümü yanlış olsa bile -ki hepsinin doğru olduğuna inanıyorum- toplantıya katılanlar, sırf cesaretlerinden ötürü takdiri ve aynı sıfatları hak ettiklerine inanıyorum.
Merak eden var mı bilmiyorum. Zannetmiyorum ama söyleyeyim. Kendimle ilgili, siyasetin neresinde olacağımla ilgili bir kararım var: Dışında olacağım.
Bütün mesaimi, evimin ve çocuğumun rızkını temin etmek için harcamaya karar verdim.
Bir makama gelmek için, listeleri yazanlardan yardım, vatandaştan oy dilenmeyi artık vicdanımın hiçbir şekilde kaldırmayacağını hissediyorum.
Oy vermeyi, düşündüklerimi söylemeyi ve yazmayı, topluma karşı -varsa-sorumluluklarımı yerine getirmek için yeterli görüyorum.
Yeterli görmeyen varsa da bu kadarını becerebildiğimi söyleyip geçerim karşıya…
Bunu parantez içinde belirttikten sonra aynı paralelde bir tespit yapalım: Siyaset güreşe benzemez, netice almak için kendi gücünüz değil, başkalarının sizle ilgili emek ve tercihleri belirleyici olur. Dolayısıyla, siyasetle ilişkili herkesin, bir gün, birilerinin külüne muhtaç olabileceğini düşünmek çok absürt bir bakış açısı olmasa gerek…
Bu, alışılagelmiş usullerle, herhangi bir göreve talip ya da aday olmak olabileceği gibi, alışılmadık bir şekilde kilitli kapıları kırarak ya da “tosuncuklar”ın (ülkücüler için bu tabiri kullananlara lanet olsun) oluşturduğu barikatı yararak salona girmek olabilir.
Siyaset yapıyor, ya da yapmaya niyetleniyor olabilirdim.
İsmail Türk’ün davranışlarını yanlış buluyor, siyasi olarak kendime ve inandığım misyona zarar vereceğini düşünüyor da olabilirdim.
Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun, girdiği bu kavgada, basın toplantısına 3-5 gün kalmışken, sırf “ben bu işin dışındayım” mesajı verebilmek için bir yazı yazıp onu zor durumda bırakmaz, yalnızlaştırmazdım.
“Âlemin delikanlısı” veya “racon sahibi” olduğumdan filan değil, sadece karşılaştığımızda utanmamak ve gözlerimi kaçırmamak için yazmazdım…
Olmaz ya, aynı pozisyonda olsalardı Türkeş de, Yazıcıoğlu da bunu yapmazlardı. Ama Suat Başaran yaptı.
Daha geçen yaz, “Ben Alparslan Türkeş de Muhsin Yazıcıoğlu da değilim.” demişti. Tamam, hiçbir şüphe kalmayacak ölçüde anladık…
Suat Başaran’ı İsmail Türk’ten daha eski tanırım. Biz çocuktuk, o Ülkü Ocakları Genel Başkanı’ydı.
Farkındadır veya değildir, bizim yaş grubundan herkesin üzerinde hakkı vardır.
Tahminlerinin ve hak ettiğinin kat be kat üzerinde bir sevgi ve saygı duyarım kendisine. Bunun bir terazisi olsa ve ölçse bile inanmayacağını bilirim, o da ayrı mesele.
Suat Başaran o yazıyı yazmak zorunda mıydı? Ne gerek vardı?
İsmail Türk’ün yaptığını doğru bulmuyor musun? Toplantıya katılmazsın…
Yeterli olmadı mı, haydi, en yakınında bulunan arkadaşlarının katılmamasını sağlarsın, oldu, bitti.
İnsanlar aptal mı? Senin o organizasyonun içinde olmadığını bilmiyorlar mı? Anlamayacaklar mı?
Muhtemel bir olumsuzlukta sanki “Suat Başaran çuvalladı” mı diyecekler. Hadi canım, abartmayalım…
“11 Şubat” başlıklı yazıda “…başkalarının da sizin bu eyleminizi beğenmeme hakları vardır...” ve “… İnsanlar sizlerin yaptığı her şeyi alkışlamak zorunda değildir...” demiş ya, aynı kanaldan ilerliyorum…
Bu yazıyı, yazıya sebep olan ruh halini ve İsmail Türk’le ilgili davranışını beğenmedim.
Bu yazıyı, yazıya sebep olan ruh halini ve İsmail Türk’le ilgili davranışını alkışlamıyorum.
Arşivde bir yazım var… “Sahi, O Gençler Neredeler?” başlıklı yazı.
O yazının sonunda yer alan, Bizim Ocak Dergisi’nin sahibi ile ilgili ifadelerimi geri alıyorum. Okuyucuyu yanıltmayalım.
Arşivde bir yazım daha var… “Devlet Bahçeli Rahat Uyuyabilir” başlıklı yazı. O yazının, ihtiyaca binaen tekrar altını çiziyorum.
Abartıyor muyum? Belki…
Basit bir hadise işte…
Olsun, bu kadar basitliği kaldıramıyorum…