RSS / XML
$1.8325
€2.3355
IMKB56,669
Firma Rehberi
Foto Galeri
Video Galeri
     
     
     
     
     
    Bu haber 15 Şubat 2012, Çarşamba 19:45:19 tarihinde eklendi.
    Bu yazı 1472 kez okundu.
    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

    GALİP ERDEM Kimdir ?

    FİKİR, SEVGİ, İMAN VE AKSİYON ADAMI

    GALİP ERDEM Kimdir ?

    FİKİR, SEVGİ, İMAN VE AKSİYON ADAMI
    10 Mart 1930’da Rize’nin Fındıklı ilçesinde doğan Galip Erdem, çeşitli kamu kuruluşlarındaki görevlerinin yanı sıra 1989-1995 yılları arasında Kültür Bakanlığı’nda uzman ve müşavir olarak görev yaptı. Hukuk fakültesinden mezun olmasına rağmen sadece MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sırasında görevini ifa eden Erdem, Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’ndaki görevi sırasında cezaevindeki ülkücüler ile 12 Eylül öncesi mücadele sırasında şehit düşen ülkücülerin mağdur yakınlarına yardımcı olmak amacıyla yoğun bir çalışma dönemi geçirdi. Cezaevindeki ülkücüler ile aileleri arasında sağlam bir köprü kuran Erdem, milliyetçi-ülkücü çizginin en önemli fikir ve dava adamlarından biri olarak tarihe geçti. Erdem, 12 Mart 1997’de vefat etti.

    Soyadına Layık Bir Devdi
    Elbette Galip Erdem, girişe alınan birkaç cümleden ibaret değil; elbette Galip Erdem’in hayatı ve mücadelesi girişe alınan birkaç cümleyle izah edilemez. Çünkü O, soyadına layık bir dev, “erdemli” ve “onurlu” bir hayat sürmenin timsali haline gelmiş seçkin bir ülkücü ve münevverdi. “İnandığımız her şeyi söylemesek bile, söylediğimiz her söz, işimizin ve inancımızın aynası olmalıdır” sözünün sahibi Galip Erdem, Türkiye’de yaşanan huzursuzlukları da “birbirimizi yeterince sevemeyişimiz”e bağlar. Ömrü boyunca tam bir sevgi, iman, fikir ve aksiyon adamı olarak yaşayan Erdem, engin birikimi, güçlü sezgisi, berrak anlatımıyla çözümü çok zor görünen problemleri bile en pratik ve net bir şekilde ortaya koyabilen aydın bir şahsiyettir. Fikir ve aksiyon adamlığı gibi iki zor işi şahsında meczedebilen Erdem’in kendini anlatırken kullandığı şu ifadeler, hayatı boyunca hangi yolun yolcusu olduğunun da en çarpıcı örneğini teşkil eder(*):
    “İnsan vardır, kendini dünyanın mihveri sanır; insan vardır, kendini aşan bir büyük gayenin vasıtası olduğuna inanır. Ben, inananlardanım. Hayatın yemek, içmek ve ‘serin serviler’ altında uyumaktan ibaret olmadığına, maddi varlığımızı devam ettirme içgüdüsü dışında, mahiyeti itibariyle farklı bir gayretin lüzumuna inanıyorum. Beşeri plandaki vazifelerimizin en başta geleni ve en ziyade saygıya değer olanı da, bütün gücümüz ve kabiliyetimizle, milletimizin emrinde yaşamaktır(7). Fikrimce, yeryüzündeki misafirliğimize sığabilen hakikatlerin en haysiyetlisi budur. Böyle inandım ve bir gün bile şüphe etmedim. Şahsıma veya dahil olduğumu zannedebileceğiniz zümrelere ait herhangi bir hesabı hakka ve halka hizmet endişesinden üstün tuttuğumu görürseniz, ikaz ve ihtar ediniz. Samimiyetine inandıklarımın yermesine üzülmem, riyakarlığını bildiklerimin övmesinden sakınırım(8).”

    MHP Ve Ülkücü Kuruluşlar Davası
    Elindeki geniş imkanlara rağmen, kendi yüreğinden dökülen “Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir” sözünün gereklerini iliklerine kadar yaşayan Erdem’in en önem verdiği şey ülküsüdür. Nitekim avukatlık olan mesleğini, aşkla bağlı olduğu ülküsünün diğer sevdalıları 12 Eylül zindanlarına düşünce hatırlayan o güzel insan, zulüm kalesi Mamak’ta görülen ünlü MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvası’nın avukatlığını üstlenir. Dava sonuçlanana kadar gösterdiği insan üstü gayret nedeniyle, savunduğu gençler ve onların yakınları gözünde “efsane” haline gelen Erdem’in bir başka önemli mücadele alanı Türk fikir hayatıdır.

    İlk yazısı 1948’de yayınlanan, sonraki dönemde Karakedi(1950), Tercüman(1960), Ölçü(1960), Sonhavadis(1961), Yeni İstanbul(1962-1963), Düşünen Adam(1962), Sabah(1965), Zafer(1966), Bizim Anadolu(1969), Töre(1971), Bozkurt(1974), Ortadoğu(1974), Ocak(1978), Yeni Sözcü(1981), Bakış(1981) gibi gazete ve dergilerde yazan Erdem, 1958-1960 yıllarında Türk Ocakları Merkez Heyetinin yayın organı Türk Yurdu Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulunur. Kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı ve yayınlanmamış elliye yakın şiiri bulunan Erdem, yazılarında pek çok takma ad kullanır. Bunlardan bazıları Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim, Aptali’dir. Yayınlanmış eserleri ise şunlardır: Ülkücünün Çilesi(1975), Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar(1975), Suçlamalar-2 Cilt(1975-1976), Mektuplar(1984).

    Ülkücü Kimdir?
    “Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür(9)” diye tarif ettiği ülkücülerin diğer insanlara nazaran bambaşka bir hayat sürdüklerini belirten Erdem, ülkücülerin dünya nimetlerinden yana nasipsiz olmalarını “Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter” ölçüsüne bağlar. Ülkücülerin paraya karşı bu tutumlarının başkalarını hayrete düşürdüğünü de kaydeden Erdem, şöyle devam eder:
    “Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte. Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, ona karşı hiç kimse aferin demez. Üstelik, ‘böyle olacağı zaten belli idi’ buyurulur.”
    Bu fedakarlığı, ülkücünün ülküsüne duyduğu aşk derecesindeki tutkuya bağlayan Erdem, söz konusu tutkuyu şöyle açıklar:
    “Ülkücünün ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştan başa hassasiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükafat istemez, bir garip kişidir. Gerçek aşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegane süsüdür(10).”
    “Ülkücülerin en amansız düşmanları eyyamperestlerdir” diyen Erdem, diğer insanların ülkücülere, ülkücülerinse diğer insanlara nasıl baktığı konusunda da şunları yazar:
    “Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. Kalabalık ona acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca kalabalığa acımıştır(10).”

    Sevgisizliğin Nedenleri
    Ülkücünün ülküsüne bağlılığı konusunda bu muhteşem cümleleri kuran Erdem, Türkiye genelindeki sevgisizliğin nedenlerini değerlendirirken şu önemli soruyu sorar: “Çekişmemiz hiç bitmiyor, bin kere bozuşuyoruz da bir defa bile anlaşamıyoruz. Acaba neden?” Ardından, Namık Kemal’in “Fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşekleri doğar” sözüne atıfta bulunan Erdem, Türkiye’deki tabloyu şöyle özetler:
    “Doğru bir söz, ama bize göre değil! Bizdeki çarpışmalardan hep küfür doğuyor, hep yalan ve iftira çıkıyor. Hakikat şimşeğinin parıltısı ezkaza bir görünecek gibi olsa, hemen yutuluveriyor. Niçin?”
    Fikirler ve inançlar arasındaki mesafeleri, şahsi ve zümrevi menfaatlerin çatışmasını sebep olarak görmenin gerçeğe yakın bir izah yolu olmakla birlikte, yetersiz olduğunu belirten Erdem, yaşanan sevgisizliğin en önemli nedenini şöyle açıklar:
    “Bu devamlı didişme halini, insanoğullarının ezeli zaaflarından birine, kendi kendisi hakkındaki ölçülerinin isabetsizliğine bağlıyorum. Herkes, diğer bir insanı değerlendirirken mukayeseye esas olan kendisini ele alıyor. Dostluğu, düşmanlığı, aşkı, kini, sevgiyi, kıskançlığı, cesareti, fedakarlığı, hasılı beşeri duygu ve hasletlerin hepsini, kendine göre ölçüyor. Yapmaya muktedir olamadığı bir şeyi hiç kimsenin yapamayacağını sanıyor. Kendisinin duyamadığı bir hissi bir başkasının duymasını kabul edemiyor(17). En basitinden en karışığına kadar insani münasebetlerin her biri, bu hakikatin bir ifadesidir(18).”

    Huzursuzluğun Nedenleri
    Huzursuzluğun kaynağında “bir tek neden” görmenin haksızlık olduğunu kaydeden Erdem, çeşitli toplum kesimlerinin konuya yaklaşımını şu cümlelerle irdeler:
    “Huzursuzluğun şu veya bu sebeple meydana geldiğine inananlar, hiç şüphesiz, inançlarını müdafaa edeceklerdir. Bu kadarı ile yetinilse idi, mesele yoktu. Farklı sebepler üzerinde durulması, yeni bir huzursuzluk amili olmazdı. Halbuki, doğruluğuna inanılan amillerin izahı ile iktifa edilmiyor; başka bir görüşün ileri sürülmesine de imkan verilmemek isteniyor. Bu hususta en müfrit, dolayısıyla huzursuzluğa en fazla yol açan zümre, huzursuzluğun yegane sebebi olarak iktisadi amilleri kabul eden zümredir(21).”
    Materyalistlerin, huzursuzluğun kaynağına dair ortaya attıkları, “Cemiyetlerdeki bütün düzensizlikler gibi, huzursuzluğun da bir tek sebebi vardır; iktisaden geri kalmış olmamız, milli gelirin düşüklüğü ve nispetsiz bir şekilde paylaşılması, sosyal adaletin tahakkuk etmemesi” görüşünü hatırlatan Erdem, problemi can damarından şöyle yakalar:
    “Ama, birisi çıkıp da böyle bir izahın eksik olduğunu, yalnız iktisadi sebepler üzerinde değil,diğer sebepler üzerinde de durulması gerektiğini söyledi mi, kıyameti koparıyorlar. Muarızlarının fikirlerine cevap vermektense, sövmeyi tercih ediyorlar. ‘Ben böyle düşünüyorum, sen de başka türlü düşünüyorsun. istediğin gibi düşünebilirsin, benim için vazgeçilmez olan fikir hürriyeti, senin için de aynı değeri taşır. Ama, şu, şu, şu… sebeplerle yanlış bir yoldasın. Gel, münakaşa edelim. Kimin haklı olduğu ortaya çıksın’ diyecek yerde; ‘Siz, halk düşmanısınız. Fakirleri sömürüyorsunuz, Düşüksünüz, kuyruksunuz, geri kafalısınız. Pis burjuva!.. Pis kapitalist!’ diyorlar(21). Özlediğimiz huzurlu havaya kavuşmamız için, evvela küfretmeyi marifet sayanların susması, sonra da doğru düşünmeye çalışmanın bir ihtiyat haline gelmesi lazımdır(22).”

    Yılbaşı Düşünceleri
    Karşılaştığı hemen her problemi sağlam bir diyalektik anlayışla masaya yatıran ve fakat olaylara herkesten farklı bir bakış açısıyla yaklaşan Erdem’in “yılbaşı düşünceleri” de enteresandır. “Türkiye için her yılbaşı yeni bir itiraftır” diyen Erdem, “Devam edegelen bir kültür savaşında mütemadiyen gerilediğimiz, en kesin yenilginin eşiğinde bulunduğumuzun itirafı!” şeklinde tarif ettiği olgunun kökenine dair şunları yazar:
    “Batı dünyasının kökünü Hıristiyanlıktan alan bir adetini benimsemiş, hatta bu adeti bir medeniyet icabı saymışızdır. Sosyolojik açıdan ele alınırsa, bu neticenin ilmi bir izahını yapmak mümkündür Yılbaşı adetinin Türk hayatına girişinde makul ve haklı sebepler de bulunabilir. Amma her şeye rağmen, hadisenin mahiyeti değişmez. Yılbaşını hususi bir gün olarak kabul edenlerin nisbeti, Türk-İslam kültürü ile Avrupa Hıristiyan kültürü arasındaki çarpışmada mağlubiyetimizin nisbetini verir(56).”
    Erdem, yılbaşı olgusunun fert boyutunu ise şöyle değerlendirir:
    “Her yılbaşı, insanoğluna has bir dramın itirafıdır. Üzüleceği yerde sevinmek, sevineceği yerde üzülmek! Akla ve mantığa zıt bir davranış. Lakin mevcut olan, yaşanan bir davranış. Hayata delicesine bağlı milyonlar bir yıl daha ihtiyarladıkları, ölüme biraz daha yaklaştıkları için çatlayıncaya kadar içecek, kendilerini kaybedinceye kadar eğlenecekler! Neden böyle yaparlar? Herkes böyle yaptığı için. Ah o herkese benzemek hırsı yok mu, insanı kendi kendine benzemekten alıkoyar. Ayrıca her yılbaşı, hazin bir tezadın itirafıdır: Manevi değerlere bağlı, hele ilahi aşka ermiş kimselerin, beşeri zaaflarından kurtulacaklarını ve gerçek vuslat gününe yaklaştıklarını düşünerek, fani ömürlerinin kısalmasına sevinmeleri, her yeni yılı bir bayram saymaları çok tabii bir haldir. Buna mukabil maddecilerin, ruhun bekasına inanmayanların her yeni yıla girişte yas tutmaları, dövünmeleri, hüngür hüngür ağlamaları beklenir. Halbuki, daima bunun aksi olur. Hep maddeciler eğlenir(57).”

    Tesettür Meselesi
    Çözümsüz gibi görünen pek çok konular hakkında basit ve fakat konuyu tüm çıplaklığıyla ortaya koyucu tespitler yapan Erdem, bugünlerde bile gündemden düşmeyen “başörtüsü” konusunda yıllar öncesinden şu değerlendirmeyi yapar:
    “Medeniyetçe ilerlemenin kıyafete de tesiri olabilir, ama, kıyafet değiştirmek sureti ile medenileşmiş bir cemiyet yoktur. Eski Yunan medeniyetinin yüceliğini her halde kimse inkar edemez. Eski Yunan kadınlarının başında şapka mı vardı? Şöhret ve tesirleri hala devam eden büyük filozofları Sokratesler, Platonlar, Aristolar ve daha niceleri, pantolonla mı dolaşıyorlardı Atina sokaklarında, kafalarında “Melon” mu taşıyorlardı? Ortaçağ karanlığından sıyrılıp bütün zamanların en yüksek medeniyetine ulaşma hareketinin başlangıç noktası olan Rönesans’ın sırrı şapkada mı saklıdır acaba? Engizisyon hakimlerinin kıyafeti ile Descartes’in kıyafeti arasında nasıl bir fark vardı? Birkaç yıl önce Nobel fizik mükafatını alan iki Çin aliminin fotoğraflarını görmüştüm: bize gülünç gelen milli kıyafetleri içinde idiler!
    Uzatmaya ne hacet: Türkiye’deki bütün kadınların başına en fiyakalı cinsinden bir şapka oturtmak mümkündür. O vakit ilerlemiş mi olacağız, fezaya adam mı göndereceğiz(66)?”

    Türk Demokrasisi
    Türk demokrasisinin yeterli olgunluğa bir türlü erişememiş olmasının nedenleri konusunda da çarpıcı tespitler yapan Erdem, sorunun temeline “halkın cehaletini” koyanları eleştirir:
    “Demokratik nizam istendiği gibi yürüyemiyorsa halkın cehaleti yüzünden değil, bu sayın aydınların yalnız kendilerini mühimsemeleri, memleketin yüksek menfaatlerini bir zırh haline getirip yalnız küçük beyinlerinin konforunu düşünmeleri yüzünden yürümüyor. Sırça köşkten dışarı çıkamamaları, süslü koltuklara yerleşip şöyle bir tepeden bakmakla halkı tanıdıklarını sanmaları, ehliyetsizlikleri, samimiyetsizlikleri, bilhassa mefkuresizlikleri yüzünden yürüyemiyor. Halkın içine girmekten korkmasalar vebalin kimde olduğunu belki görebilir, milleti felakete sürükleyen sabit fikirlerinden belki dönebilirlerdi(82).”
    Erdem, bu konuyla ilgili olarak şu can alıcı soruyu sormadan da edemez: “Sadece bir tek soruya namuslu bir cevap verebilseler, yine de çok şey öğrenmiş olurlar: Demokratik rejimi dejenere eden davranışların hangisi halktan gelmiştir(83)?”

    Yeni Siyaset Dersleri
    Türkiye’yi yöneten siyasi kadroların yetersizliklerine dikkat çeken ve “Allah izin verirse” bu konuda gayet esaslı bir kitap çıkaracağını açıklayan Erdem, nükteli bir üslupla şunları yazar:
    “Adını şimdiden koydum: ‘Yeni Siyaset Dersleri’. Aslında hiçbir şeye inanmayacaksınız. Her kalıba girmenin kolayını bulacak, herkese mavi boncuk dağıtacaksınız. Fatih’te camiye, Beyoğlu’nda kiliseye, Balat’ta Havra’ya aynı rahatlıkla gidebileceksiniz! Fikirlere, sistemlere ve dünya görüşlerine, yükselmenize yaradıkları müddetçe itibar edeceksiniz(93).
    Fikir değiştirmenin gömlek değiştirmekten daha kolay olduğunu daima hatırlayın. Halkın çoğunluğu sizden yana ise demokrasiyi tutun. Fakat halkın çoğunluğu sizden yana değilse hemen taktik değiştirin(94). Siyasi hasımlarınızı yıkmak için yalan söylemekten, iftira etmekten çekinmeyeceksiniz. Sonuncu ve en önemli ilke: Sofranızda havyar bulunmasını istiyorsanız, soğan ekmeğe hasret çekenleri büyük sermayelerin savunucusu olmak ve halkı sömürmekle suçlandıracaksınız(95).”
    “Şeyhlerin bir kısmı kendiliğinden uçar, ama pek çoğunu müritleri uçurur” diyen Erdem, bu benzetmeyi Türk siyasetine şöyle uyarlar:
    “Siyasetin şeyhi yoktur, ağası vardır. Yine de bütün siyaset ağalarının gözü uçmaktadır. Akıllı bir siyaset ağası hiç bir zaman uçamayacağını bilmeli, kanatlanmaya özenmemelidir. Siyasetçiyi iten kuvvet çok defa kendisinden değil, etrafından gelir. Siyasetçinin bu gerçeği daima hatırlaması, hele hele kendini dev aynasından seyretmemesi şarttır. Her siyasetçi, kendisini yükselmeye doğru iten ve diğerlerinin önüne geçiren kuvvetin kaynağını iyi tanımalıdır. İnsanoğlu, yeryüzündeki bütün tavukların kaz yumurtasına özendiklerini düşünebilmiştir. Kaz yumurtasına özenerek çatlayan bir tavuğa şimdiye kadar henüz rastlanmadı. Siyasetçiler arasında, tavuğunkini bile becerememesine rağmen, kaz yumurtasına heveslenen o kadar çoktur ki! Siyasetçinin akıllısı, tavuk kaldığı sürece kaz yumurtasına özenmemesi gerektiğini hesap etmelidir(228-229).”

    Türk Aydınlarına Dair
    Erdem’in üzerinde hassasiyetle durduğu bir başka önemli konu “aydın sorunu”dur. “Bizde acayip bir aydın tipi var” diyen Erdem, şunları yazar:
    Fikir ve vicdanı hür olması lazımken, dört tarafı duvarlarla çepeçevre sarılı bir fikir avlusunda hapsedilmiş gibidir. Böylesi aydınlar fikirlerinde ve hareketlerinde her nevi taassuba karşı olduklarını göstermek isterlerken, Ortaçağ’ın Hıristiyan tarikatlarında ancak görülebilen katı bir dogmatizmin içinde olduklarını fark etmezler bile. İdealleri, sonunun nereye dayandığın bilmedikleri acayip bir formüldür. Ama bu yolun kendilerini nereye götüreceğini de bilmezler. Kalıplaşmış ilahilerinde millet ve din şeytaniliğin, taklitçilik ve gayesizlik rahmaniliğin sembolüdür. Putları ve azizleri vardır. Fakat onları da iyi tanımazlar. Yerle öğün birleştiği çizgiye değil, menfaatlerinin hududuna ufuk derler(193). Bize has olan aydının böylesi doğmamış, fakat imal edilmiştir(194).”

    Ortaçağ Karanlık Mıydı?
    Söz aydınlardan açılmışken, Erdem’in, “Ortaçağ karanlığı” söylemini ağızlarına pelesenk eden aydın tipinin diyalektiğine dair yazdıklarına da bakmak gerekir. Ortaçağla ilgili olarak Türk aydınında var olan olumsuz düşüncelerin, “batının değer ölçülerine saplanıp kaldığımızın ve bütün bir insanlık tarihini Avrupa penceresinden seyrettiğimizin en açık ve en münasebetsiz örneği” olduğunu belirten Erdem’in önemli soruları vardır:
    “Ortaçağ karanlığı imiş! Peki ama, karanlık olan kimin ortaçağıdır? Dünyanın neresine düşer? Doğru tabii. Avrupa’nın Ortaçağı elbette karanlıktır. İlim yok, sanat yok, hatta millet bile yok! Her tarafta açlık var, sefalet var, gericilik var, efendiler ve köleler var. Ya Türk dünyasının ortaçağı, ya İslam aleminin ortaçağı nasıl? Bütün zamanların en aydınlık olanı, pırıl pırıl parlayanı değil mi? Türk tarihinin en büyük devletleri, Göktürk İmparatorluğu, Karahanlılar, Selçuklular, Cengizler, Timurlular, Osmanlı İmparatorluğu, hepsi ortaçağda kurulmadı mı?(198) Bir millet haline, üstelik batının en az bin yıl sonra ulaşabildiği seviyede bir millet haline gelişimizi Ortaçağa borçlu değil miyiz? Ortaçağ zihniyeti kötü imiş! Doğru, batı ortaçağının zihniyeti kötüdür. Engizisyon zalimliği okuyanları hala titretiyor. Haçlı zihniyetinin kindarlığını ve çapulculuğunu anlamakta hala güçlük çekiyoruz(199).”
    Erdem, Türk-İslam dünyasının ortaçağını ise şöyle anlatır:
    “Batı vahşeti, inanç ayrılığından ötürü ortaçağımızda her dinden ve her mezhepten kimseler medreselerde, meydanlarda tatlı tatlı sohbet etmiyorlar mıydı? Türk milletinin ve İslam medeniyetinin ortaçağ boyunca insanlığa verdiklerini hatırlayınız. İlim tarihinin seçkinlerini hatırlayınız. Farabi, İbni Sina, Uluğ Bey, İbni Haldun, İbni Rüşt, El-Biruni, Ali Kuşçu, El-Cebir, Razi ve niceleri. Fikir aleminin bayraktarlarını hatırlayınız. İmamı Azam, İmamı Şafi, Gazali, Taberi, Buhari, Mühittin-i Arabi ve niceleri… İman kalesinin burçlarını ve gönül erlerini hatırlayınız: Ahmet Yesevi, Abdülkadir Geylani, Nakşibendi, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Ahmet Rufai ve daha niceleri… Bilge Kağan’ı, Yusuf Has Hacip’i, Kaşgarlı Mahmud’u, Tuğrul ve Çağrı Beğleri, Alparslan’ı, Melikşah’ı, Sultan Sancar’ı, Sultan Mesut’u, Sultan Baybars’ı, Osman Gazi’yi, Orhan Gazi’yi, Hüdavendigar’ı hatırlayınız.
    Ortaçağlardaki ihtişamımızı, zenginliklerimizi, refah ve saadet içinde yaşadığımız, Avrupa ülkelerinden daha mamur ve kalabalık şehirlerimizi hatırlayınız. 12. yüzyılda, bir milyonluk bir Tebriz’in karşısında küçücük bir kasaba olan Londra’yı hatırlayınız. Selçuk İmparatorluğunun 500 milyar liralık bütçesini hatırlayınız. Nihayet insanlığın Ortaçağda İslamiyet’le şereflendiğini, Hazret-i Peygamberin Ortaçağ’da doğup yaşadığını da hatırladıklarınıza ekleyiniz. Sonra lütfen cevap veriniz: Böyle bir çağın neresi karanlıktır, zihniyeti niçin kötüdür, neresinde bir yobazlık, neresinde bir iptidailik vardır? Ortaçağın Avrupalı için taşıdığı manayı paylaşmaya bizi kim mecbur ediyor(199)?”
    Erdem’in Ortaçağ hakkındaki son hükmü şöyledir:
    “Ortaçağ bütün zamanlar içinde ve bütün zamanlardan önce, Türk milletinin altın çağıdır; İslam aleminin altın çağıdır. Avrupalının değer ölçülerine köleliğimiz artık bitmeli, çağların en güzeline karşı saygısızlığımızın sonu gelmelidir. Türk milleti ve İslam dünyası için karanlık bir çağ varsa adı ‘yakın çağ’dır. Zihniyetimizin kötülemesi ‘yakın çağ’la başlar. Yobazlık ‘yeni çağ’la başlayan ve ‘yakın çağ’da devam edip hala bitmeyen bir hastalığımızdır. İlimde, ahlakta, iktisatta, kısacası dünya hayatının bütün sahalarındaki geriliklerimizin hepsi yeni ve yakın çağların eseridir. Zamanı bölmek ve çağlardan birini mutlaka kötülemek mecburiyetini duyuyorsak ve tarihin bir dönemini milletimiz için verimsiz görüyorsak, yakınçağa yüklenelim. Ve mutlaka, yakın çağımızı ortaçağımıza benzetmek için çalışalım. Evet, Ortaçağımıza dönmek istemeliyiz ve bütün zamanlar içinde en ziyade o mübarek çağ sevmeliyiz(200).”
    (*) Galip Erdem’in “çeşitli konulardaki fikirleri” için “Ülkücünün Çilesi” adlı eserinin 3. baskısından faydalanılmıştır. Eser, Ötüken Neşriyat tarafından 1993 yılında İstanbul’da yayınlanmıştır. Alıntıların sonunda yer alan sayfa numaraları bu esere aittir.

    ETİKETLER :
    Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
    Bütün Yorumları görmek için tıklayınız!

    Haber Kapital
    Yazarlarmz
    Hava Durumu

    ANKET
    MHP de Genel Başkan Kimi Görmek istersiniz ?
    Ahmet Çakar
    Musavat Dervişoğlu
    Koray Aydın
    Devlet Bahçeli
    Levent Temiz
    İsmail Hakkı Küpçü
    Diger anketlerimiz için tıklayın...
    Yol Durumu

    Ekin Nakliyat

    © Copyright 2010 Gazi SOFT PHP Haber Full haber
    Her hakkı saklıdır.Karasu Satılık Yazlık