İnsanoğlu sürekli kendini aşan bir üst varlığa ya da hedefe ulaşma çabasındadır. Onu bu eyleme sürükleyen; yaratılışındaki eksiklik, sınırlı ve sonlu iken sınırsızı arama, orada mutluluğa belki de daha büyük ideallere ulaşma çabasıdır. Bazen var olanla yetinmeyip başkaldırır, bazen farklı ve düşünülemeyenleri öne çıkarır; hep kendini yenileme çabasına girer.
Bütün canlılar içinde çevresini fiziki ve sosyal yönden değiştiren tek varlık olan insan, kültür dediğimiz yapay bir dünya ile kendisini çevreleyebilmektedir. Meydana getirdiği kültürel değerler daha sonra kendisini kuşatmaya başlayınca ona karşıda harekete geçmek zorunda kalmaktadır. Bu süreç dünyasının her alanında sürekli tekrarlanırsa da o, hiç bıkmadan hep içinde yaşadığı fiziki ve oluşturduğu kültürel-sosyal dünyayı aşmaya var ettiği dogmaları, alışkanlıkları kırmaya ve yeni ufuklar açmaya çalışır.
İnsan, fiziki dünyaya sığmayacak kadar büyük gayeler peşinde koşmaktadır. Var olan bilgi kaynakları; akıl, duyu, sezgi ve deney meramını anlatmasına yetmez, bir türlü. O hep mutlak varlığa ulaşma çabasında ve kendisine o ruhu vereni aramaktadır. Bu refleksif düşünüş tarzı hep yolda olmasına hiç durmadan, bıkmadan menzile varmak için çalışmasına da neden olmaktadır. Yunus, Hakk’a ancak hakikat bilgisi ile ulaşılır derken belki de amacı budur, kim bilir?
Yaratılışın özünde bir dualitenin olması, yani ”And olsun biz insanı, çamurdan bir özden ya-rattık.” ilahi mesajı ve sonradan ruhun verilmesi, bireyi hep bir arayışa mı sürükler acaba? Çamurdan yaratılan ve kendisine ilahi ruh verilen varlık; bütün tartışmaların temel noktası, ideolojilerin bazen nesnesi bazen öznesi olacaktır.
Bedeniyle dünyaya hâkim olan insan, ruhsal boşluğunu tamamlayabilmek için kendisine verilen ruhun kaynağına doğru devam eden mücadeleden de kurtulamayacaktır. Aşık Veysel “benim sadık yarim kara topraktır” derken mutlak dönüşü ifade etmektedir ama bir dirilişinde olacağı muhakkaktır. Verilen ruhun devreye girmesi ve yeniden hayat bulması serüveni…
Bu sıkıntılı problemi akıl da çözemiyor. Zira akıl; nesne ya da olaylar arasında kurulan tutarlı bağ şeklinde ifade edilirse, bu kurulan bağlarda mutlak varlığa ulaşmamızda birer engel olarak çıkmaktadır. Mevlana, “O akıl ki, onun (bağı) vardır. O parça akıl eğer aklından (bağından)kurtulursa tam akıl olur” der ki doğrudur. Akıl hakikatin bilgisini verme de yetersiz kalmaktadır. Aklın rehberliğini ve sıkıntılarını da Ozan Kutlu Bilge şöyle ifade etmektedir:
Akıl sızlar aşığım bu aşkta akıl sızlar, Kırk pazar gezer akıl kınında akıl sızlar, Kılı kırka yardıkça meşgaleler artar! Kime ve neye şöhret hangi terazi tartar! Onsekizbin alemin hangi alemindeler, Akıl sahip ararken, gönül köşkünde hemhal...
Düşünce tarihinde filozoflarda bu konuda hemfikir değildir. Bir kısmı metafiziği reddederken, bir kısmı bilinemeyeceğini ifade eder ya da tam tersi bilineceğine dair görüşler ileri sürülür. Aslında metafiziğin bilineceğine dair düşünürlerin çıkış yoluna bakmamızda fayda vardır. Çünkü diğer gruplar adeta taassup içinde kalarak çözemediğini inkâr ederek işin içinden çıkmaya çalışmışlardır.
Bir başka çıkış yolu olmalıdır. Yoksa “Adem’e bütün isimleri öğretti” diyen mutlak varlığın, insanı kaderiyle baş başa bırakması da düşünülemez. Bu noktada inanma, sanki bir üst varlığa dayanma, ona teslim olma, onda kendini bulma anlayışı olarak ortaya çıkacaktır. Bireyin yaradılışı ile ortaya çıkan ve insanın donanımı için gerekli olan bir ihtiyaçtır aslında, inanma kavramı da.
Her insan da bir inanma şekli vardır. İnanma ritüellerine bakıldığında hep bir dayanak bir arayışıyla karşılaşırız. Bir eser, çocuk vs bırakarak ölümsüzleşme kaygısı karşımıza çıkar ki mutlak anlamda inanmama diye bir şeyin olması da imkânsızdır.
Zorunlu ve sonlu varlık… Asıl çıkmaz; sonlu varlığın yaratıcıya, zorunlu varlığa yürüyüş yöntemlerindeki aksaklılardır. Zayıflıkları vardır ancak bu zayıflık mutlak varlık ile tamamlanır. Bu mücadele serüveninde sanki kendi hayatı değil, emanet edilmiş bir hayat ile yolculuktadır. Puplilius Syrus şöyle demektedir bu duruma “İnsana hayat verilmemiş kiralanmıştır”. Zamanı gelince sahibi verdiğini almaktadır, alacaktır da.
İnsana cüzi iradenin verilmesi en muteber varlık haline gelmesini sağladığı gibi ona o oranda da bir sorumluluk vermiştir. Zira özgürlük, sorumluluk ile ancak anlamlı olabilir. Aşk, gönül ya da kalp gözü dediğimiz bilgi kaynağı bireyin eserden müessire geçişinde aşkın bir yöntem olmasını, hedefe varmasını sağlamıştır. Gazali’nin son döneminde bunalıma girmesi ve ilahi aşk yoluna yönelmesi de bu anlayışın bir sonucudur.
Sonuç olarak; altı yaşındaki bir çocuğun ben kimim, nereden geldim gibi sorduğu o muazzam sorular insanoğlu yaşadıkça sorulmaya devam edecek ve o sorulara verilecek cevaplarda insanın fıtratına uygun olarak yürüyüşüne devam ettiğine şahit olunacaktır.
A ALAGÖZ BİNGÖL