MODA VE SİYASET  – Bir Seçim Sonrası yazısı-

Üretim imkânları kısıtlı toplumların sihirli ve temel kavramlarından biridir moda. 


Harcamak üzerine kurulu bu toplum ekonomilerinde tüketimi çılgınlık düzeyine çıkarmak için sıkça telaffuz edilen modayı;


Konfeksiyondan gastronomiye,


İnşaattan sanata,


Spordan siyasete her alanda görmeniz mümkündür.


Bu denli çok ve popüler olmakla birlikte fonksiyonel anlamda kısırdır ama.


Bu kısırlık onu bir döngü içerisinde, belirli zaman aralıklarıyla kendisini daima tekrar eden bir yapı olarak çıkarır karşımıza. 


80’li yılların saç modasını 2000’li yıllarda yeniden görebilirsiniz mesela.


Popülaritesini yitirmek üzere olan bir şarkıcı, müflis tüccarın eski defterleri karıştırdığı gibi, eski şarkılara sarılır, nostalji kabilinden bir cd çıkartılır, ya tutarsa hesabına.


70’lerde kadınların çokça giydiği çiçekli basma entarilerin bir benzerini sokak eylemlerinin birinde, protesto kabilinden, bir fırlama eliyle bir siyasetçinin ardından yola fırlatılmış olarak da görebilirsiniz.


Doğruluğu sadece beni bağlamakla birlikte, Türk siyasetinin girdiği bu son düzlemde, gözlemim odur ki bu moda çılgınlığı politik arenaya da sirayet etmiştir.


Az olanın hakkının kutsallığından çok olanın tahakkümüne doğru gerileyen, çoğulcu anlayışı tekçi anlayışa irca eden (döndüren) bu yeni moda, 40’lı ve nispeten 50’li yılların son dönem Türkiye siyasetini çağrıştırmaktadır.


Birbirinden keskin çizgilerle ayrılmış, bağımsız ve biri diğerini kontrol eden farklı denetim mekanizmalarının tek elde toplandığı bir yapıda liderin ismi, ünvanı ve mensup olduğu siyasi kimlik ne olursa olsun, o bir Milli Şef’tir artık. 


Toplumsal bir uzlaşı olması gereken Anayasanın bir kişi üzerinden ve bir kişiye göre yeniden yazıldığı yerde o kişi için kullanılacak unvan: genel başkan, başbakan veya Cumhurbaşkanı değil, ebedi önderdir.


50’li yılların ortalarından itibaren, bizzat dönemin muktedirleri tarafından kurulan, toplumsal kutuplaşmayı körükleyen “Vatan Cephesi” misali örgütlenmelerin dönemin iktidar mensuplarının yakın çevresi yada bağlılarına kurdurulan vakıf ve derneklerden zerre farkı var mıdır ki?


Yine o yılların tek haberleşme aracı olan radyolarda, ajansların (haberlerin) sadece iktidar mensupları ile yandaşlarına açık olduğu, muhalefetin göz ardı edildiği, Vatan Cephesi’ne katılanların il il, ilçe ilçe, köy köy isimlerinin okunduğunu bilenler, bu tavrın, 21. yüzyılda, büyük medya tarafından adeta kopya edildiğini, mesela milliyetçi muhalif kanada Türkiye medyası tarafından ke-en lem yekün (yokmuş gibi) yaklaşıldığını da göreceklerdir. 


Terörle alakalarından dolayı genel başkanları ve genel merkez yöneticileri ile milletvekillerinden bir kısmının cezaevinde olduğu bir partiye, 21 Mart günü, terörist başının posterleri altında, Diyarbakır’ın en büyük meydanında, Nevruz kutlamaları kapsamında, toplantı ve gösteri izni verilirken, bir terör olayının olma ihtimalinin en az olduğu bir ilde, sırf milliyetçi muhalif kanadın liderlerinden biri olan Meral AKŞENER konuşma yapmasın diye, OHAL bahanesine sığınarak, bir günlük sokağa çıkma yasağı ilan eden vali ile 40’ların tek parti il başkanı statüsü taşıyan valisi arasında değil yedi, yetmiş benzerlik bulunması ihtimali bile hayli kuvvetlidir.


Yandaş memurlarına her türlü kanunsuzluğu hak görürken muhalif kanada sempatisi olan memurların ensesinde boza pişirmeye niyetli cahil ve ceberrut kasaba politikacısı tipi en az dünkü canlılığıyla yaşamını devam ettirmektedir bugün de. Örneksiz geçelim. Zira örneği Türkiye’nin her yerinde ve bolca mevcut…


Bizzat devlet görevlileri eliyle, devletin bütün imkanları seferber edilerek, raylı-raysız bütün toplu taşıma araçlarının bila-ücret meydanlara insan taşıdığı; yazılı emirlerle yada tehditlerle katılımın zorunlu kılındığı ve milyonları bulan maliyetinin yine bizzat devlet tarafından karşılandığı mitinglerle, safları belli olsun diye milliyetçi- muhalif kesimin toplantısına katılmak için, lpg masrafı dahi aralarında hakça taksim edilmiş 90 küsur model bir otomobil ile Muğla’dan Ankara’ya sıkış-tepiş gelmiş beş inanmış adamı karşılaştırdığınızda 1950 seçimi canlanıverir gözünüzün önünde. Bir farkla ki bu kez millet kaybedendir.  (Dip not niyetine: Yaş ortalaması 60 olan bu beş inanmış adamdan uzun ve az saçlı olanın: “Oğlum, sanki yine biz kaybedeceğiz gibi bir his var içimde” cümlesine kısa boylu ve gür beyaz saçlı olanının Necip Fazıl’ın: “Ne çıkar bir yola çıkmamış gölgem/ Yollar ki Allah’a çıkar, bendedir” mısraı ile verdiği cevap, o toplantının en manidar kısmıydı benim için)


Öyle yada böyle bitti seçim. Yaşadığım bu küçük yerleşim biriminde iki kanadı da tahli etmeye çalışıyorum iki gündür. Sözlerinde olmasa da hallerinde bir tereddüt ve memnuniyetsizlik var kazananların. Kaybedenler daha bir dik duruyor aksine, daha bir inançlı ve bilenmiş. Yan masada, muhaliflerin bu civardaki aksakalı sayılacak bir ağabeyin, arkadaşlarıyla yan masadaki sohbetine kulak kabartıyorum. Sesi gür ve kendinden emin: 


Başbuğ Türkeş yaşasa: “Yenilginiz kutlu olsun çocuklar derdi bize”. Yılmak yok arkadaşlar, diyor. 


Benim aklıma 46 seçimlerindeki Demokratlar geliyor.


Dedim ya, bir kısır döngü olan moda, bütün çılgınlığıyla Türk siyasetinde de popülaritesini devam ettiriyor.


Dün yarında yaşanacak illaki, önceki günün bugünde yaşandığı gibi.

Yükleniyor...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasa dışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
dk 5 gün önce

sayın yazar; tari̇h tekerrürden ibarettir.okuma alışkanlığı zayıf bir millet olduğumuzdan, çok çabuk olayları unutup gündelik çıkarlar peşinde koştuğumuz dan maalesef sonuç böyle oluyor.

Avatar
murat kürşat ertekin 4 gün önce

zeki hocam, eğitim sistemimiz bize tarihi, ne hoş ne de nahoş, yavan bir sunumla ama zihinde kalıcı olacağı iddiasıyla servis ediyor fakat iddia edildiği gibi olmuyor. bu bize servis edilen, yavan vukuf tadına haiz kronolojik olaylar silsilelerini çocukluk, gençlik çağlarının yazılı ve sözlü sınavları için ezberliyor, kısa süre sonra unutuyor neticedeyse öğrenememiş oluyoruz. öğrenemediğimiz şeyi bilemiyor, bilmediğimiz şeyi umursamıyoruz. sevememekse cabası ve işin bir başka önemli boyutu... doğal olarak, bilmediğimiz bir tarihin içerisindeki belalardan, musibetlerden de ders çıkartamıyoruz. peki, nasıl bir eğitim sistemiyle bu sorunu aşabiliriz? kısaca bahsedecek olursam, kalbin his reseptörlerini harekete geçirerek milli ve manevi şuuru azami ölçüde yükselten, teorik bilgiyi mümkün olduğunca uygulamalı olarak destekleyen bir eğitim sitemi ve branşlarına göre farklı ama her biri çoklu donanıma sahip eğitimcilerle bu sorunu aşabileceğimizi düşünüyorum.