100. Yılı vesilesiyle Ekmek yedikleri tekneyi pisletenler üzerine...

Osman Oktay'ın "Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100. Yılı vesilesiyle Ekmek yedikleri tekneyi pisletenler üzerine" başlıklı yazısı;

100. Yılı vesilesiyle  Ekmek yedikleri  tekneyi pisletenler  üzerine...

Niyazi olan asıl adını beğenmeyip ve dahi onun yerine kullandığı “Yavuz” ön adıyla da yetinmedikten sonra “İşler” soyadından bile vazgeçerek “Bahadıroğlu”nu tercih eden biri, son yıllarda ilk defa doğru bir iş çıkartan TRT’nin hazırlatıp yayınladığı “Ya İstiklal Ya Ölüm” isimli diziden rahatsız olarak Atatürk’e laf etmeye kalkmıştı. Haliyle tepkiler çığ gibi büyüyünce ve istifa etmiş olan Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş’ten de okkalı bir cevap alınca tükürdüğünü yalamak zorunda kalıp attığı tweet’i silmişti. Sinan Ateş’in bu yüzden istifa ettirildiği söylense de biz, “Akademik çalışmalarını” gerekçe gösteren Sinan Ateş’in beyanına inanmak durumundayız.

Allah şahit, Yavuz Bahadıroğlu’nun hiçbir yazısını ve yayınladığı hiçbir kitabı okumamıştım. Birkaç defa televizyon kanallarında rastladığımda da üstten bakan bir gurur ve kibir abidesi kanaati uyandırdığı için dinlememiştim. Kibir abidelerine karşı zaten oldum olalı bir tavrım vardır ve hiç yüz vermem, hiç dinlemem. ..

Söz konusu tweet olayı patlak verdikten sonra merak edip Google Amca’ya müracaat ederek eski yazılarını şöyle bir karıştırdım. Yazıları da kendini yansıtıyor; hep gurur, hep kibir… Bırakın küçük dağları, büyük dağları bile “ben yarattım” havasında. Ayrıca Atatürk’le bir zoru olduğu da ortada. Ya İstiklal Ya Ölüm adlı dizinin özellikle son bölümünü seyrettikten sonra doğrusu, bu zat ve pervasızca ortaya çıkarak Atatürk düşmanlığı yapan benzerlerinin İngilizlerin kuklası son Sadrazam Damat Ferit’le bir akrabalıkları olup olmadığını düşünmeye başladım!

Şimdi TRT’ye düşen, toplam altı bölümden oluşan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dualarla açılışı ile sona eren Ya İstiklal Ya Ölüm isimli müstesna diziyi devam ettirerek İstiklal Savaşı günleri, Cumhuriyet’in ilanı ve “Az zamanda çok işler başarılan” dönemle taçlandırıp 10 Kasım 1938’de bitirmektir. Ortaya çıkan ve çıkacak olan bazı püsküllü belalar istese de istemese de olması gereken budur. Çünkü onlar “İstiklal Savaşı’nı keşke Yunan kazansaydı”, “Keşke Çanakkale geçilseydi” diyecek kadar alçalabiliyor ve anlaşılmaz, akıl almaz kinlerini dine dönüştürerek tarihi gerçeklerden kopup milletin kafasını karıştırabiliyorlar. En son, “Prof” unvanı da almış olan Ekrem Buğra Ekinci isimli biri de, oluşan siyasi zaman ve zemine göre politika belirleyerek gemisini yüzdüren ve ne yazık ki adı da “Türkiye” olan bir gazetede “Keşke Çanakkale Geçilseydi” saçmalığını yumurtlamış, son Padişah’ın İngilizlere sığınarak kaçtığını da bilmezden gelerek “Atatürk’e İngilizlerin yol verdiğine” dair saçmalıklarda bulunmuştur. Demek ki bazı insanlar okusalar da idrakten yoksun oluyorlar. Cenab-ı Allah’ın “Kalpleri mühürlenmiştir” dedikleri tam da bunlar olmalı. Onların karakteri bağımsızlık ve hürriyete değil esarete ve köleliğe meyilli. Üniversitelerimizde ve gazete köşelerinde böyle “Akıldane”lerle “Öğretim üyeleri”nin ahkâm kesmeye devam etmesi gerçekten umut kırıcı ve huzur bozucu. Haklarında herhangi bir soruşturma açılmaması da ayrı bir dert, ayrı bir konu.

Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan 20 Mayıs 2015 tarihli “Atatürk Olmasaydı Halimiz Ne Olurdu” başlıklı yazısı mesela… Bu yazı tam bir komedi aslında:

“19 Mayıs münasebetiyle yine esip savurdular. Ciddi görünümlü adamlar, yine “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık!” türünden “komik” nutuklar attı! İçimden sormak geldi: “Şimdi Atatürk yok diye biz de mi yokuz?”

Hani derler ya, “Dam başında saksağan” diye, işte öyle bir durumla karşı karşıyayız. Atatürk de her insan gibi ölümlü idi ve elbette ebedi âleme göçüp gidecek, eserleri ise yaşayacaktı. Ama olmasaydı ve o büyük İstiklal mücadelesini başlatmasaydı da herhalde bu topraklar Büyük Yunanistan/Megalo İdea’nın bir parçası, İstanbul Hristiyanlığın merkezi, hayatta kalan Niyazilerle Ekremler, Ayşelerle Fatmalar da işgalcilerin kulu kölesi olacaklardı. Bu kadar açık ve net!

Niyazi Bey sonra devam ediyor: “Bir milletin varlığını tek kişiye endekslemek, ancak hastalıklı akılların ürünü olabilir: Saçma sapanlığın endazesiz biçimidir! Yağcılığın en damıtılmış şeklidir! Hiçbir millet, birini övmek için kendini böylesine yerle bir etmez!”

“Tarihçi” geçinen o zat galiba ölüp giden birine “yağcılık” yapmanın bir faydası olmayacağını da bilmiyor. Yağcılığın asıl günümüz siyasilerine yapıldığı ayan beyan ortada iken bilmezden geliyor. Dolayısıyla, milletimizin, esaretten kurtulmasına vesile olan Atatürk’e şükran borcunu ödemek için saygı gösterdiğini de anlamıyor ve O’nu “övmek için kendisini yerle bir ettiği” iftirasını atıyor.

Sonra da, “Atatürk olmasaydı, biz millet olarak yine var olurduk, ama..” diye bir sürü zırva daha sıralıyor ki baştan sakat. Daha Atatürk Samsun’a çıkmadan önce, 30 Ekim 1918’de Osmanlı’nın imzaladığı Mondros Mütarekesi’nden sonra oluşan işgal haritasını bilen, ardından hazırlanan Sevr haritasından haberi olan ve hele de “tarihçi” geçinen biri “Atatürk olmasaydı millet olarak yine var olurduk” diye bir söz söyleyebilir, bir iddiada bulunabilir mi? İşte Irak, işte Suriye, işte Libya ve Afrika’daki pek çok sözde devletle pek çok sözde milletin durumları ortada. Onlar, içlerinden bir Atatürk çıkarıp devlet düzenlerini kuramadıkları ve millet olamadıkları için bu haldeler.

Bunun idrakinde olmayanları muhatap alıp zırvalarına karşı kalem oynatmak doğru değil ama ne çare ki günümüzde oluşan siyasi ortamdan dolayı itibar görüyor, Cumhuriyet’in nimetlerinden faydalanıp iş güç, mevki makam sahibi olanlara yön verebiliyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, bu Niyazi ve benzerlerinin kötülemeye kalktığı Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet olmasaydı onlar ya hayatta olmayacaklar ya da hiçbiri de bugün sahip oldukları nimetlere, mevki ve makamlara kavuşamayacaklar, itibar görmeyeceklerdi.

Bir de, harf inkılabına taş atarak diyor ki mesela, “Hars ve irfanımızda kesiklik yaşanmayacağından, kitleler cehalete mahkûm bir duruma düşmez, kitap okuma oranı böylesine düşük olmazdı!”

İşte asıl cehalet kendisinde. Osmanlı döneminde okuma yazma oranının en iyimser tahminlere göre yüzde sekizi bile geçmediğinden haberi yok galiba. Okuyup yazma bilenler ise genellikle azınlıklar ve Saray çevresinde bulunanlar. Bunu herkes biliyor da Niyazi İşler ya da takma adıyla Yavuz Bahadıroğlu bilmiyor mu? Bir de diyor ki:

“Hilafet kalkmaz, İslâm dünyası bugünkü perişanlıkta savrulmazdı!”

Fesüphanallah!.. Osmanlı’nın kolu kanadı kırılmış, yurdumuz baştanbaşa işgal edilmiş, “Halife” unvanını taşıyan Padişahın eli kolu bağlanmışken İslam dünyasının ya da ümmetin eli armut mu taşlıyordu ki yardımına koşmadılar? Herkes biliyor ki onlar İngilizlere, Fransızlara yardakçılık yapıp Osmanlı’nın kuyusunu kazıyorlardı. İşte şimdi de görüyoruz; çoğu Amerika, Rusya, Çin ve hatta can düşmanları olan İsrail’in kulu – kölesi durumundalar. Çünkü içlerinden Atatürk gibi vizyonu olan bir lider çıkaramadılar. Kimi güçlü görüyorlarsa onun yanına sıvışmak işlerine geliyor.

Vatandaş “tarihçi” geçiniyor ama Ege Denizi’ndeki meşhur 12 Adalar’ın 1912 Uşi ve 1915 Londra Anlaşmaları ile yani Osmanlı Devleti zamanında İtalyanlara verilip sonradan Yunanistan’a devredildiğinden de haberi yok ya da bilmezden gelerek bunun suçunu da Atatürk’e ve Cumhuriyet idaresine atmaya kalkıyor. TTK eski başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu bunu belgeleriyle birlikte yayınladı ama “sağır, dilsiz ve kör olanlar” duymazdan, görmezden, bilmezden geliyorlar.

Velhasıl, çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin nimetlerinden en çok faydalananlar şimdi sahip oldukları zenginlikleri inkâr ederek adeta ekmek yedikleri tekneyi pislemeye çalışıyorlar. Ayrıca da kaş yapayım derken göz çıkararak Osmanlı’yı yüceltelim derken o büyük İmparatorluğa karşı nefret uyandırıyorlar ama galiba farkında değiller.

Dünya durdukça yaşayacağına inandığımız ve adına Türkiye Cumhuriyeti denen devletimizin en önemli adımlarından biri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100. Yılı kutlu olsun.

Ne yazık ki dünyayı tehdit eden salgın hastalık dolayısıyla görkemli törenler yapmak mümkün olmayacak. O halde küçük – büyük demeden herkes üzerine düşeni yapmalıdır. 23 Nisan akşamı saat 21.00’de balkonlarımıza çıkıp İstiklal Marşımızı okumayı unutmayalım. Satırlarıma, çocuklarımız için yazılan bir 23 Nisan şiirinden mısralarla son veriyorum:

“Nasıl sevinmez insan/Bugün 23 Nisan/Bak süslenmiş dört bir yan/Yaşasın 23 Nisan!”

TÜM YAZILARI

YORUM EKLE