Demokrasi mi, Meritokrasi mi?

Burak Candaş'ın "Demokrasi mi, Meritokrasi mi?" başlıklı yazısı;

Demokrasi mi, Meritokrasi mi?

Meritokrasi, yönetim gücünün, yeteneğe ve kişilerin bireysel üstünlüğüne yani liyakata dayandığı yönetim biçimidir. Kısaca layık olanın, o konuda yeteneği, üstün özelliği olana görevin verilmesi hâli de diyebiliriz.

Demokrasiyi ise zaten biliyorsunuz; bilenle bilmeyenin eşit olduğu, liyakâtten ziyade popülizm ve sadakatin kişiyi ön plana çıkardığı bir sistemdir.

Türk ve İslâm kültüründe liyakat, geçmişte, olmazsa olmaz bir ilkedir. Selçuklu, Osmanlı gibi devletlerimizin ilk başta mükemmel uyguladığı, son dönemlerinde gördüğümüz üzere, terkedildiğinde yıkıma sebep olan bir ilkedir liyakât...Daha geriye gidersek, peygamber efendimizin "İş ehline verilmediğinde kıyameti bekleyiniz." buyurduğu gibi de önemlidir.

Günümüzde kendisini "Yeni Osmanlıcı" olarak tanımlayan büyük bir kitle olduğu için yine Devlet-i Aliyye'den örnek vereyim. Mesela Osmanlı Devletinde eğitim kurumu olan medreselerde öğretim elemanı olmak için, kişinin iktidara yakın bir sendikaya üye olması değil, medrese sürecindeki kitapları okuması gerekiyordu. Kitap geçme sistemi de diyebiliriz buna. Bu şartlara haiz olan kişi mülakatı geçmek için, bir siyasi partiye değil, eğitim ve adalet işlerinden sorumlu olan Kazaskerliğe başvururdu. Öğretmen, siyasilere yaranmaya veya iktidar sendikasına üye olmaya göre değil, mesleğinde sergileyeceği başarı, yapacağı bilimsel çalışmalar ve sınavlarda alacağı dereceye göre en yüksek medrese müderrisliğine kadar yükselebilirdi.

Monarşik bir yönetime sahip olan Osmanlının kuruluş ve yükselme döneminde de liyakât baş tacıydı. Ancak bunu sağlayan da adaletin tesisiydi. Hani bir söz vardır; "Adalet, bir kutup yıldızıdır. Her şey onun etrafında döner durur, adalet ise yerinde durur." Türk töresinde hükümdarın, yöneticinin en birincil görevi adaleti tesis etmektir. Adalet, liyakati; liyakât başarıyı getirince sonuç "toplumsal barış ve huzur" olarak karşımıza çıkar.
Yine Mevlâna da Mesnevî'sinde "Toplumda barışın, adaletin, huzurun sağlanması, ehliyet ve liyakat sahibi insanların iş başına getirilmesiyle mümkün olabilecektir. Ehliyet ve liyakate bakılmaksızın işlerin yürütülmeye çalışılması halinde ise toplumsal düzenin işleyişinde aksaklıklar ortaya çıkacaktır." demektedir.
Baktığımızda Osmanlı devşirme sistemi dahi bir liyakat, başarı, yetenek esasına dayanır. Enderun okuluna girmek bu özellikleri gerektirirdi. Türk hâkânı dahi bu töreyi bozamazdı, çünkü töre (İslam sonrası şer'i hukukla birlikte) her gücün üstünde bir denetim sağlıyordu.

17.yüzyıldan itibaren ise liyakat ve adalete dayalı düzen bozulup rüşvet, iltimas, adam kayırma vb. ahlaksızlıklar başlayınca Osmanlıda da düzen bozulacak ve devlet duraklamaya, sonra gerilemeye başlayacaktır. Sonuç ise çöküştür. Bu gidişatı durdurmak isteyenler de oldu. 17.yüzyılda 4. Murat zamanında sarayda önemli görevlerde bulunan Koçi Bey, devlet idaresinde meydana gelen boşlukları görmüş ve bir felakete doğru gidildiğini Padişaha bir risale (rapor) ile sunmuştur. 1631 tarihli risale, Osmanlı’da o tarihe kadar Padişaha sunulan ilk yazılı rapor olma özelliği taşımaktadır. Bu risalede Koçi Bey:
“giderek her işe hatır karışmakla ve her işe göz yummakla hak sahibi olmayanlara hadden aşırı mevkiler verilip, eski kanun bozuldu. Eğitim ve adalet işlerinde dahi Kazaskerler, memuriyetlerin çoğunu rüşvet ile ehliyetsizlere verir oldular.” demiştir.

Yine liyakatin önemini gösteren şu cümleler de Koçi Bey’e aittir: “yüksek makamların şunun bunun aracılığı ile verilmesi doğru değildir. En bilgilisi hangisi ise ona verilmek gerektir."

18. yüzyılda Defterdar Sarı Mehmet Paşa da benzer sorunlardan bahsetmiştir. Demek ki bu hastalık tüm bünyeyi sarmış.

19. yüzyılda Tanzimat, devamında Islahat Fermanı ve nihayetinde 1.Meşrutiyet sayesinde Anayasaya eşitlik, liyakat ilkelerinin de girmesi ile din, mezhep, etnik köken ayırdetmeksizin tüm Osmanlı ahalisi eşit sayılmış, hukuk önünde, kamu görevine girişte eşitlik ve liyakat vurgusu yapılarak yeni bir sayfa açılmaya çalışılmıştır. 1876 Anayasasına göre kamu hizmetine alınmada liyakat esasına ek tek şart ise devletin resmi dili olan 'Osmanlıcayı bilmek' olarak belirlenmiştir. Bu ilkeler her ne kadar 2. Meşrutiyet ile korunmuşsa da tam olarak uygulandığı söylenemez.

Cumhuriyet dönemine geçtiğimizde ise 1924 Anayasası ile kamu hizmetine alımda aynı eşitlikçi, liyakati vurgulayan ilkeler korunmuş, memur ile siyaset ayrı tutulmuştur. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun 3/C Maddesinde de 'Temel İlkeler' başlığı altında liyakâttan şöyle bahsedilmektedir ; "Liyakat: Devlet kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmak ve bu sistemin eşit imkanlarla uygulanmasında Devlet memurlarını güvenliğe sahip kılmaktır." Evet, ben demiyorum kanun diyor, peygamberimiz diyor hatta Kur'an'da birçok ayette buyuruluyor. Şimdi siz düşünün Meritokrasi mi , demokrasi mi ? Yoksa telâffuz etmediğim başka bir yönetim şekli mi mevcut?

Kutlu günler dilerim.

TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYINIZ

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2019, 20:25
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER