Dini hayatımızdaki paradokslar

İnsan çok inişli çıkışlı bir mahlûk. Rahatlıkla dün ak dediğine bugün menfaati icabı siyah diyebiliyor.

Abone Ol

 İnsanın bu kaypaklığını Kur’an nankörlük ve gerçeği örtme olarak tarif ediyor:

İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar…” (Zümer, 8)

Önce aynaya, sonra da etrafımıza bakarsak gerçeğin ayette anlatıldığı gibi olduğunu görürüz.

Herhalde insandaki bu gidip gelmeler yüzünden hayatımız adeta bir çelişkiler yumağına dönüşüyor. Böyle olunca da bazı hadiseleri anlamakta zorluk çekiyoruz.

Bugün hayatımızda anlamakta zorluk çektiğimiz bazı tespitlerime dikkat çekmek istedim.

HACDA KİM KİMİ TAŞLIYOR?

İslam’ın farzlarından biri Hacca gitmektir ve bu ayet ile sabittir. Ancak ne hikmetse neredeyse her yıl şeytan taşlamada yüzlerce kişi ölüyor.

Mesela;

1994- Şeytan taşlama sırasında 270 hacı öldü.

1998- Şeytan taşlama sırasındaki izdihamda 119 kişi öldü.

2001- Şeytan taşlama sırasında 35 hacı hayatını kaybetti.

2004- Şeytan taşlamada facia: 244 kişi öldü.

2006- Şeytan taşlama sırasında ihdiham yaşandı: 345 ölü.

24 Eylül 2015: Mina’da şeytan taşlaması sırasında çıkan izdihamda 717 kişi öldü.

Şimdi ister istemez şunu sormak zorunda değil miyiz?:

“Bu nasıl bir ibadet ki her yıl yüzlerce Müslümanın ölümüne sebep olunuyor?”

Kur’an’ın bize öğrettiği İslam’a göre en kutsal olan şey insan hayatıdır ve ibadetler de insanın en mükemmel olması için Allah (cc) tarafından insanlara yapılması emredilmiştir. Haşa Allah’ın ibadetimize asla ihtiyacı yoktur. Allah (cc) Samed’tir. Samed, “Herşeyin kendisine muhtaç olduğu ama O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığı” sıfatıdır. O zaman bir ibadet yapıyoruz diye niye İslam’ca korunması emredilen insanları öldürüyoruz ki? Yapılan ibadet insan hayatından önemli mi?

Buna kendisini İslam âlimi olarak tanıtanların akli, mantıki, ilmi ve Kur’ani bir açıklama getirmesi lazım değil mi?

**

Gençliğimiz mücadelelere içinde geçti. Değişik gençlik grupları vardı. Kendilerini “Radikal İslamcı” diye tanıtan topluluklar da vardı ve kendilerini “Mücahit” olarak sıfatlandırmışlardı. Bunlarla bir araya geldiğimizde Türkiye’nin “Dar’ul Harp” olduğunu söyler ve “İslam devleti” olmadığını yüksek sesle haykırırlardı.

Aradan zaman geçti, bu mücahitler devlet erkini ele geçirdiler ve değişim de tam burda başladı. O kadar hızlı değiştiler ki takip etmemiz oldukca zorlaştı. O eski mücahitlerin hemen hemen hepsi (Birkaç istisna var elbette) şimdi ya müteahhit ya da her işe müsait hale geldiler.

Bir zamanlar bu durumu izah için şöyle bir deyim çıkarılmıştı:

“Mücahitlikte dört mertebe vardır:

1. Mücahit

2. Müşahit

3. Müteahhit

4. Her işe müsait.”

Geçenlerde böyle birinin iş yerine gittim. Yanında çalıştırdığı işçilere hakkını tam verip vermediğini, emrinin altındakileri yediğinden yedirip, içtiğinden içirip içirmediğini sordum. Keşke sormaz olaydım, öfkeli bir şekilde şunları söyledi:

“Kardeşim zaman değişti. Piyasa şartları belli. O dediğini yaparsak iflas ederiz.”

Yani o günün mücahitleri şimdinin abdestli kapitalistleri olmuş. Mücahitliği bırakmışlar ama namaza ve abdeste devam ediyorlar!

“Maun suresi sana bir şey hitap ediyor mu?” dedim.

“O sure kâfirler için indi.” deyip işi taca attı. Hâlbuki bir ayetin hususi inmesi hükmünün umumi olmasına asla mani değildir.

Namaz kılanlar yetimi itip kalkıyorsa, yoksula yardım etmiyorsa, başkalarının hakkını yiyorsa ayetin hitabı çok açık: “YAZIKLAR OLSUN O NAMAZ KILANLARA.”

Bu çelişkilerden ne zaman kurtuluruz dersiniz?

**

İslam hayat ile ölümü iç içe sayar. O yüzden Müslüman toplumların mezarlıkları bazen evinin önüdür, bazen yanı. Yani Müslüman kişi hayatın en büyük gerçeği olan ölüm ile hep iç içedir. Mezarlıklar evimizin yanındadır, mahallemizdedir. Bundan dolayı belki de yolumuz her gün mezarlıklara çıkıyor.

Bugün mezarlığa gittim, istisnasız her mezar taşının üzerinde “Ruhuna Fatiha” yazıyordu. Mezar taşlarına bunun yazılma sebebi mezardakilerin yaşayanlaran bir Fatiha bekledikleri inancıdır. Ölüler bir Fatiha’ya muhtaçtı, ancak acaba bu mezarlarda yatanlar yaşadıkları hayatta Fatiha’daki emirlere uymuş muydu? Ölmeden önce Fatiha’ya uymayan birinin arkasından okunan Fatiha onu kurtarmaya yeter mi? Dünyada iken Fatiha’daki hakikatlere sırtını dönmüş, Fatiha’yı tanımamış birini öbür tarafta Fatiha hatırlar mı?

Fatiha’nın öbür tarafta faydasını görmek isteyen ölmeden önce Fatiha’da anlatılan iman ve Kur’an hakikatlerine uymak zorunda değil midir?  Aksi halde elleri hep boş kalmaz mı?

**

Birçok dini sohbette veya arkadaşlar arasındaki muhabbetlerde sık sık gündeme gelen bir kavram var:

“Üç semavi din!”

Bu kavramı kullananlara, “Nedir bu üç semavi din?” diye sorduğumda da genellikle, “Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet”  diyorlar.

Peki, gerçekten böyle üç semavi din var mı?

İsterseniz bunun cevabını Kur’an’dan okuyalım:

“Allah katında tek din İslam’dır.” (Al-i İmran, 19)

“Sizin için din olarak İslam’ı seçtim ve onu kemale erdirdim.” (Maide, 3)

“İslam’dan başka din arayan bilsin ki o din asla kabul edilmez.” (Al-i İmran, 85)

Kur’an’a inanan bir insanın böyle bir çelişkiye düşmesinin tek sebebi var:

“Kur’an’dan uzak durmak, Kur’an’ı okumamak, anlamamak ve hayatın merkezine yerleştirmemek.”

**

Kurban yaklaştı ya; her gün onlarca mesaj alıyoruz:

“Kurbanını bize ver, sadakanı bize ver, zekâtını bize ver.”

Ülkemizde bir yardımlaşma derneği bolluğu yaşanıyor. Alan el, veren el, yardım eli, kardeş eli, dost eli vs. vs. Bu tür kuruluşların hemen hepsi vatandaştan zekât, fitre, sadaka, kurban, infak vs. istiyor. Bu işi samimi olarak yapanlar elbette vardır. Lakin yaşanan bazı hadiseler bu işlerde çok büyük istismarların yaşandığını ortaya koyuyor.

Kurbanı toplayıp kesmeyenlerden, zekât paralarını kendi şahsi menfaatlerine harcayanlara, sadakaları iç etmekten, infakları kendi yakınlarına, partililerine, cemaat ve tarikatlarına verenlerin varlığı ister istemez bizi bazı tedbirler almaya mecbur kılmıştır. Tecrübelerime ve yaşadıklarıma bakınca artık şöyle diyorum:

“Her ne ad altında olursa olsun sizden Allah adına para, zekât, kurban, infak vs. vs. isteyenlerden uzak durun. Zekâtınızı, sadakanızı kendi ellerinizle yakınlarınızdakilere ulaştırın. Kurbanlarınızı kendiniz kesmeye çalışın. Sizden bunları yapmak için para isteyenlerden uzak durun. Ayetin ifadesiyle sizden bir şey istemeyenlere yanaşın. Çünkü Kur’an’da Resullerin vasıfları, ‘Onar yaptıkları karşılığında kimseden bir şey istemezler.’ Şeklinde tarif edilir. Madem âlimler Resullerin mirascısıdır; o zaman sizden her zaman bir şey isteyen âlim kılıklılara itibar etmeyin.”

**

Eskiden çok ihlaslı insanlar tanıdım ama hepsinin ortak noktası fakir olmalarıydı. Bu ihlaslı insanların çoğunun zenginleşince ihlastan uzaklaşmaları bende şu kanaatin yerleşmesine sebep oldu:

“Eskiden tanıdığım ihlaslı insanların ihlası meğersem parasızlıktanmış!”

Malum özellikle tasavvuf ve tarikat çevreleri de müritlerine “Bir hırka, bir lokma.” Diyerek fakirliği telkin etmektedir. Bunu kürsülerde anlatan hocalar da Resullerin fakirliğini anlatıp, insanları adeta fakirliğe çağırmaktadırlar. İşin ilginç yanı Müslümanları fakirliğe çağıranların kahır ekseriyeti dini kullanarak Karun gibi zengin olmaktadırlar.

İslam çalışmayı, helalinden kazanmayı ve bunu hak yolda harcamayı teşvik eder. Bir lokma bir hırka anlayışı Hint felsefecilerinin, tasavvufcuların, tarikatların müritlerini uyutmak için uydurdukları bir faraziyedir. Müslüman zengin olacak, zekât verecek, infak edecek, sadaka dağıtacak, hayır hasenat yapacak, kurban kesecek. Çünkü Kur’an’daki İslam bunu emrediyor.

Kur’anı öpüp başına koyan ama emir ve yasaklarını çiğneyenlerin çoğunlukta olduğu bir topluma bu gerçekleri anlatmak çok zordur ama mü’min zoru başaran kişidir. Bizim inancımız durmadan, bıkmadan, usanmadan Kur’ani hakikatleri anlamak, yaşamak ve başkalarına anlatmayı telkin eder.

DURMAK YOK; KUR’AN’I ANLAMAYA, ANLATMAYA VE YAŞAMAYA DEVAM..