Diyanet’in vazifesi İslamiyet’i doğru anlatmak mı yoksa yanlış uygulamaları sürdürmek midir?

Diyanet Diyanet olalı siyasetin ve bazı cemaatlerin dümen suyuna böylesine girmemiş, daha açık bir ifade ile bu derece yıpranmamıştı. “Bana benden olur her ne olursa, başım rahat bulur dilim durursa” hikmetli sözü gereğince bu yıpranmışlıkta en büyük pay Diyanet’i yönetenlerde ve tabii ki siyasi iktidarda.

Özellikle, görev süresi uzatılan Başkan zamanında siyasetle içli dışlı hareket edilmesi zaten işin en başında itibarı sıfırlamıştı. Hadi ona alıştık, yazıp dertlenmekten, konuşup öfkelenmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok ama bari dini konularda ölçüyü kaçırmasalar!

Üzerine vazife olsun ya da olmasın hemen her konuda ve her fırsatta konuşan bir Diyanet İşleri Başkanı’na ilk defa rastlıyoruz. Açıklamaları, ziyaretleri, yazıları ve kitaplarındaki ifadelerle mutlaka dillere düşüyor. Oysa Diyanet İşleri Başkanı olan kişi ilmiyle, bilgi birikimi ve kültürü ile öne çıkmalı, milletin hemen her kesiminden saygı ve itibar görecek bir duruş sergilemeli değil midir? Ama olmuyor işte.

Konu çok da, sadede geleyim. Bu yazıyı kaleme almamın sebebi, 8 Ekim Cuma Namazı’ndaki uygulama ya da “Virüs verir dersini Diyanet yapar tersini!..”

Malum, iki yıla yakın bir zamandan beri bütün dünya gibi bizler de virüs belası ile boğuşuyoruz. Alınan tedbirler çerçevesinde 2020 yılında bir süre Cuma Namazlarında bile camiler kapalı kalmış, Ramazan ayında Teravih namazları kılınamamış, bu durum bizzat Başkan tarafından Peygamberimizin, “Bir yerde tâûn (veba) hastalığı olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Eğer bir yerde veba hastalığı vuku bulmuşsa ve siz de orada iseniz oradan çıkmayınız” mealindeki Hadis-i Şerifi ile gerekçelendirilmişti.

Bunda bir beis yok ve doğru olan yapılmıştı. Gerçi Diyanet İşleri Başkanı kamuoyunda “VİP Cuma Namazı” diye adlandırılan bir uygulamayı da başlatarak seçilmiş cemaatle bazı camilerde Cuma Namazı kılıp/kıldırıp Hutbe okuyarak aldıkları kararı delmişti ya, olsun!

Vakaların seyrine ve iktidarın kararlarına göre zaman içinde Cuma Namazlarındaki uygulama önce gevşetilmiş, sonra da “Zuhru Ahir” denen eklemeler kaldırılarak normal hale getirilmişti. “Eklemeler” diyorum, çünkü Cuma Namazının öyle teferruatı yok. Peygamber Efendimiz de, Dört Halife de, Sahabe de öyle bir namaz kılmamışlar. Hani Hristiyanlık’ta ve Yahudilik’te dine ilaveler yapılmış diyoruz ya, bizde de öz bir kenarda dururken teferruat ön plana çıkarılmış. Tâûn/ veba Hadis-i Şerifi’ne inananlar Kütüb-i Sitte’de yer alan şu muteber Hadisleri niye görmezden geliyorlar da, “Cuma kabul olmazsa öğle namazı yerine geçer” gibi inananları şüpheye düşürecek gerekçelerle İlmihallere konan ifadelerin peşine düşüyorlar. “Efendim öyle gelmiş öyle gider”miş. “Kamuoyu öyle alışmış ve gelenek haline gelmiş”miş. “Fazla namaz kılmanın ne zararı varmış” mış! Mış mış da mış mış!.. Fazla namaz kılmanın elbette zararı olmaz da nerede, nasıl, ne zaman?

Gelelim Cuma Namazı konusundaki Hadis-i Şeriflere ve Peygamberimizle takipçilerinin uygulamalarına. Kaynak, Prof. Dr. İbrahim Canan tarafından hazırlanıp 1989 yılında Akçağ Yayınevi tarafından basılan 18 ciltlik “Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi.”

Kitabın 8. Cildinin 231. Sayfasında yer alan 2334. Hadis-i Şerif’te Hz. Ömer’den nakledilen “Kurban Bayramı’nda kılınan namaz iki rek’attir. Fıtır (Ramazan) Bayramı’nda kılınan namaz iki rekâttır. Cuma Namazı da iki rekâttır” ifadesine rastlıyoruz. 9. Cildinin 286. Sayfasında Cuma’nın Nafileleri başlığı altında verilen Hadis-i Şeriflerde ise konu hiçbir tereddüde meydan vermeyecek açıklıkta anlatılıyor. İşte o Hadis-i Şerifler:

Hz. Cabir anlatıyor: “Resulullah hutbe verirken bir adam girdi. Resulullah adama, ‘Namaz kıldın mı’ dedi. Adam ‘Hayır’ dedi. Efendimiz, ‘Öyleyse iki rekât kıl’ diye emretti.” (Buhari, Cuma 32 – 33, Teheccüd 25; Müslim, Cuma 55, Ebu Davud, Cuma 237; Tirmizi, Salat 367, (510); Nesai, Cuma 21, 27, (3, 103, 107).

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah buyurdular ki, ‘Sizden biri Cuma’yı kıldı mı, ondan sonra da dört rek’at kılsın.’ (Müslim, Cum’a 67, (881); Ebu Davud, Salat 244, (1131); Tirmizi, Salat 376.

Kitapta başka örnekler de veriliyor ve Cuma Namazı’nın nafileleri olarak farzdan önce ve sonra iki ya da dört rekât kılındığından başka hiçbir örnek, hiçbir açıklama yok. O iki ya da dört rekâtların camide kılınacağına dair de bir hüküm, bir emir zinhar yok. Dileyen evinde, dileyen camide kılabilir.

Peygamber Efendimizin uygulaması ve emri bu. Diyanet’in ya da Din görevlilerinin yıllardır yapamadığını virüs belası yapmış ve Cuma Namazları bazı güdümlü vaazlarla hutbeler dışında olması gerektiği gibi kılınmaya başlanmıştı. Ancak bazı cemaatlerin baskısı ile midir nedir bilmiyorum ama 8 Ekim 2021 Cuma günü yeniden başa dönüldüğünü öğrenmiş olduk. Ankara Bağlum Merkez Camii’nde kamet getiren Müezzin, hutbeden sonra da İmam Efendi, “Cuma Namazı’nı eskiden olduğu gibi 16 rekât kılıp tesbihat yapacağız” diye üstüne basa basa ilan ettiler.

Araştırmacılık ruhumuza işlemiş ya hemen telefona sarıldım. Cumayı Maltepe Camii’nde kılan bir arkadaşımı arayınca farzın ardından kılınan dört rekâttan sonra Cenaze Namazına geçildiğini öğrendim. Demek ki orada değişiklik yapılmamıştı. Sonra Keçiören Müftülüğü’nü aradım. Bağladıkları yetkiliden “Diyanet’ten öyle istendiği” bilgisini aldım. Diyanet İşleri’nden soruşturunca da “Yazılı bir talimat olmadığı ancak Müftülüklere mesaj yolu ile salgın öncesi duruma dönülmesi” talimatının verildiğini öğrendim.

İyi de ey Diyanet! Kurumunuzda üst görevlerde bulunan ya da bulunmuş, İlahiyat Fakültelerinde öğretim üyesi olarak görev yapan dostlarım, arkadaşlarım oldu. Onlar da Zuhru Ahir diye bir namaz kılmıyor, o süre içerisinde ya çıkıp gidiyorlar ya da “Laf ederler diye kaza namazı kılıyorum” diyorlardı. Hatta geçmiş yıllarda zamanın Ankara Müftüsü verdiği vaazdan sonra ön tarafa geçmeyip kürsünün hemen yanında kalarak tesadüfen yanıma oturmuş, farzdan sonra da yalnızca dört rekât kılmış, kısacası cemaat Zuhru Ahir kılarken kendisi Peygamber buyruğuna uymuştu. Demek ki “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” iğnelemesi boş yere söylenmemiş! Fesüphanallah!..

Peki, şimdi sorularımı sıralıyorum:

Salgın hız kesti mi? Camilerin Cuma, Vakit ve Teravih namazlarına kapatıldığı dönemde vaka ve günlük vefat sayıları kaçtı, şimdi kaç? Aşı konusu istenen seviyeye ulaştı mı? Bilim adamlarının ısrarla dile getirdikleri Toplum Bağışıklığı eşiği aşıldı mı? Vaka sayıları günlük 30 binin üzerine çıkmışken, her gün 200’den fazla can kaybı verilirken, mevsim itibarı ile virüs belasının üstüne bir de nezle – grip vakaları eklenmişken, kışa hazırlanılan şu dönemde dışarıda namaz kılma imkânı giderek azalırken, velhasıl başta malum virüs olmak üzere pek çok etken hepimize ders vermeye devam ederken bu tersine gidiş nedendir? Vakaların daha az olduğu günlerde hatırlanan Tâûn/veba Hadis-i Şerif’i şimdi unutulmuş mudur? Bir türlü önü alınamayan toplu organizasyonlar gibi toplu namazlar da vaka artışlarında etken olursa vebal kimin olacaktır?

Laf lafı açar da soru soruyu açmaz mı? Devam edelim: Salgından yıllar önce Diyanet’e bağlı Almanya ve Moğolistan camilerinde Cuma Namazı kılmak nasip olmuştu. Oralarda tıpkı Hadis-i Şeriflerde buyurulduğu gibi kılınıyordu. Yani kitapta yeri olmayan “Zuhru Ahir” oralarda uygulanmıyordu. Kaldı ki yurdumuzda mesela Kayseri ve İzmir taraflarında da Cuma Namazlarının eskiden beri Hadis-i Şeriflere, bir başka deyişle Peygamber buyruğuna uygun olarak kılındığını öğrendim. Peki, bu nasıl oluyor da Ankara başta olmak üzere yurdumuzun pek çok yerinde Peygamber buyruğunun dışına çıkılıyor? Diyanet’in görevi yanlışta ısrar etmek yerine o tür uygulamaları sonlandırıp doğru olanı anlatmak ve yerleştirmek değil midir? Bu cesaret niye gösterilmiyor?

İnsanlar çeşitli vesilelerle zaten dinden soğumuş, daha doğrusu soğutulmuş durumda. Cuma Namazlarını terk edenler bile var. “Papaza kızıp oruç bozmak” ifadesinde olduğu gibi “İmama kızıp namazı terk etme” anlayışı da yerleşmek üzere. Cenab-ı Allah Maide Suresi’nde “Allah size zorluk dilemez ve sizi temizleyip nimetini tamamlamak ister” buyurmuşken, Peygamberimiz, “Nefret ettirmeyiniz müjdeleyiniz, zorlaştırmayınız kolaylaştırınız” emrini vermişken insanları teferruata boğmak akıl kârı olabilir mi?

YORUM EKLE