Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Başkanı ve Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTUDAM) Müdürü Prof. Dr. Hilmi Özden, “Endülüs’ten Türkiye’ye Reconquista” başlıklı yazısında Endülüs tarihini gündeme taşıdı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Trablusgarp’tan arkadaşı Salih Bozok’a “Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan daha çok gayret ve özveri zorunludur. Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz” dediği Ziya Paşa’nın “Endülüs Tarihi” adlı eserine işaret ederek, İslam Devleti’nin yıkılışını anlatan Prof. Dr. Özden, “Allah bu milleti Endülüs’ün akıbetinden korusun ve Türk milletinin aydınına 21. Yüzyıl Anadolu Reconquista’sını anlayacak basiret versin” dedi.

Endülüs döneminde İber Yarımadası’ndaki Hristiyanların, yarımadadaki Müslümanların varlıklarını ortadan kaldırmasını amaçlayan Reconquista’nın 1492 yılında son Endülüs devletinin yıkılmasıyla başarıya ulaştığına dikkat çeken Özden, “Endülüs yöneticilerinin hukuksuzluğu, aydınlarının vurdumduymazlığı ve halkın sahipsiz dağınıklığı nasıl bir yok oluş hazırladıysa Türk Milletine de İsrail, ABD ve Avrupa'nın Siyonist - Hıristiyan işbirliğinde Türkiye’nin içine düşürüleceği yok edilme planları hazırlanmaktadır.  Rusya ve Çin gibi devletlerin ilave olarak çok uluslu kapitalist şirketlerin de Türkiye’yi kendi pazarları için ufak şehir devletlerine bölüp parçalayarak Türksüzleştirme amaçları da bilinmelidir” sözleriyle de bugüne işaret etti.

İşte Prof. Dr. Hilmi Özden’in o yazısı:

ENDÜLÜS’TEN TÜRKİYE’YE RECONQUISTA

Mustafa Kemal (Atatürk) Trablusgarp’tan arkadaşı Salih Bey’e (Bozok) yazdığı mektupta Endülüs’ü hatırlatıyordu: “Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan daha çok gayret ve özveri zorunludur. Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz” (5 Ekim 1911)[1]. Mustafa Kemal’in son sayfalarını okuyunuz dediği Ziya Paşa (1825- 1880) “Endülüs Tarihi isimli eserinde şunlar yazmaktadır:

“Gırnata’nın İstilası ve İslam Devleti'nin Yıkılışı”

Şehrin teslimine karar verilen gün-ki Beni Ahmer Devleti'ni son günüdür- gece sabaha kadar el-Hamra ve el-Beyzain sarayları ve şehirdeki bütün evler feryat ve figanlar, ağlama ve bağırmalarla matem yerlerine dönmüştü. Seher vakti Melik Ebu Abdullah aile ve akrabalarını ve hazinede mevcut altın, gümüş, kıymetli eşya ve mücevherlerden ne varsa hepsini toplayarak büyük bir kervan oluşturdu. Cebelülbeşer'e gönderdi. Sonra kendisi şehrin ve hazinenin anahtarları ile elli süvariyi yanına alarak saltanat tebriki için Ferdinan'ın ordusuna gitti. Ebu Abdullah uzaktan göründüğünde Kral Ferdinan karşılamaya koştu, saygı gösterip atından inmek istedi. Ancak Ferdinan razı gelmedi. Tekrar atına binerek at üstünde görüştüler. Himaye usulü üzerine Ebu Abdullah, Kral'ın sağ elini öptü….. Ebu Abdullah:  “Şimdi bütün mal ve mülkümüz, devlet ve tebaamız insaf ve merhametinize kalmıştır. Önceden verdiğiniz sözlerinizin yerine getirilmesini istemekle beraber Endülüs ve Gırnata'da sekiz yüz seneden beri hakimiyet süren İslam Hükümeti'nden geriye kalan bir hatıra olan bu anahtarları takdim ederim" dedi. Bu sırada Hacib Ebulkasım anahtarları Kral’a teslim etti. Ve o da dönüp Kraliçe'ye verdi…. Ebu Abdullah bunca seneden beri içinde hükmettiği Gırnata'ya düşmanın şenlik ederek girdiğini görmemek için hemen oradan Kral ve Kraliçe'ye veda edip Cebelülbeşer yolunu tuttu. İspanya tarihlerinin çoğunda yazılıdır ki; Ebu Abdullah es-Sağir dağ yolunu tutup Badol tepesine çıktığında, şimdi İspanyollar arasında “Arabın ah ettiği yer” diye meşhur olan mevkiden son defa dönüp Gırnata'ya bakmıştı. Allahu Ekber diye yakıcı bir ah çekip gözlerinden pişmanlık damlaları akmaya başlamıştı. Bu durumu gören annesi Ayşe: "Ağla ağla, namussuz alçak! Vatanını ve saltanatını kahramanca muhafaza edemedin..……." deyip ayıplamıştı. Ebu Abdullah da bu azarlamadan pek etkilenmiş: “Ey valide bu felaketlerin benim başıma ve halkın başına gelmesinin birinci sebebi senken şimdi herkesten önce beni ayıplayan da sen oldun. Vallahi eğer senin bu sözü söyleyeceğini vakti ile bilseydim cesedimi Gırnata toprağında bırakıncaya kadar çalışırdım" demiştir[2].

Mustafa Kemal'in Ziya Paşa'nın Endülüs Tarihi’nden hatırlattığı mısraların arka planını tarihin tozlu sayfalarından çıkarıldığında; Batı-Hıristiyan düşüncesinin Anadolu toprakları üzerinde de hangi emeller taşıdığı anlaşılabilecektir. Ayşe Kılıç Endülüs Müslümanlarının Sürgünü[3] isimli orijinal kaynaklardan hazırladığı eserinde bugünkü İspanya topraklarında 800 Yüzyıl hüküm sürmüş bir İslam devletinin nasıl Haçlılar tarafından tekrar ele geçirildiğini detayları ile anlatmaktadır. Müslümanlar tarafından 711 yılında Feth edilip 1492 yılına kadar İber Yarımadası İslam hâkimiyeti altında kalmıştır. 1492 yılında özellikle Katolik krallar olarak bilinen Kastilya kraliçesi I.  Isabel (1474- 1504) ile Argon Kralı II: Fernando (1479 1516) zamanında Hıristiyan kuvvetlerin Gırnata (Granada) girmesiyle Müslümanların elinden çıkmıştır.1492 yılında yeniden fetih anlamına gelen İspanyolca bir kelime olan Reconquista dönemi Hıristiyanlar için başlamıştır. Bu tarihten itibaren Müslümanlıklarını gizlemeye çalışan Endülüs Müslümanlarına Morişko[4]lar ismi verilmiş gördükleri zulümler karşısında bir kısmı gönüllü olarak göç etmiştir. Kalanları ise 1609-1614 tarihleri arasında zorunlu sürgüne tabii tutulmuşlardır. Fernand Braudel Akdeniz ve Akdeniz Dünyası eserinde:  “Morişko sorunu daha büyük çaplı bir çatışmanın bir kesiminden ibarettir. Akdeniz'de büyük oyun ebedî bir doğu sorunu içinde doğu ile batı arasında oynanmıştır; Bu oyun esas itibarı ile bir uygarlıklar çatışması olup, oyunun sırasıyla birinin veya öbürünün üstünlüklerinin ortaya çıkma durumuna göre defalarca oynanması söz konusu olmuştur.  ….. Batının lehine ilk alt-üst oluş Makedonyalı İskender'in olayıdır. Helenizm yakın doğu'nun ve Mısır'ın ilk Avrupalılaşmasını temsil etmekte ve Bizans yüzyıllarına kadar sürmeye aday olmaktadır. Batı ortaçağının tümü Haçlı Seferleri öncesinde, sırasında ve sonrasında doğu tarafından doyurulmuş ve aydınlatılmıştır. Haçlı Seferleri Döneminden itibaren bir tersine dönme hareketi tamamlanma yoluna girmiştir. Hıristiyanlar denizi ele geçirmiştir Artık yolların ve trafiklerin denetiminin işaret ettiği zenginlikler ve üstünlükler ona aittir. XVIII. yüzyılın sonuna kadar bunun nedeni doğuda ikametin;  daimi elçiliklere, konsolosluklara,  tüccar kolonilerini, ekonomik araştırma heyetlerine, Katolik misyonlarını açılmış olmasıdır. Bu durumda doğunun batı tarafından istilası meydana gelmiştir Bu istila kendisiyle birlikte bir egemenliğin unsurlarını da taşımaktadır[5]” Fernand Braudel burada uygarlıklar arası savaşı Morişkoların katliamları ve sürgünleri ile özetlemektedir. Batı Endülüs’e çok şey borçlu olduğu halde Müslümanları imha etmekten asla çekinmemiştir. Yüzyıllardır Braudel’in vurguladığı doğu-batı çekişmesi devam etmiş ve edecektir. Türkiye coğrafyası da bu çekişmenin tam merkezindedir.

İspanyolların Güney Amerika’da, Uzak doğuda yaptıkları katliamlar da hatırlanırsa Batının doğuya bakışı daha net anlaşılabilir. I. ve II. Dünya savaşları ve halen devam eden yeryüzündeki savaşlar Türkiye’yi bekleyen tehlikeleri bize düşündürmelidir. Sekiz yüzyıl devam eden Endülüs Devletinin safhalarını özetleyecek olursak, Endülüs'ün fethi ve İberya’da Endülüs siyasi tarihini ele alırken, altı ayrı döneme ayırarak incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi, Fetih dönemi (711-715) ve bunu takip eden Valiler dönemi (715-756), ikincisi, Endülüs Emevileri dönemi (756-1031), üçüncüsü, Tavaifu'l-Mülük (beylikler) dönemi (1031-1090), dördüncüsü, Murabıtlar dönemi (1090-1147), beşincisi, Muvahhidler dönemi (1147-1229) ve son olarak da Gırnata Beni Ahmer Emirliği (Nasriler) (1238-1492) dönemidir[6].

Hepimizin bildiği gibi Cebelitarık Boğazı'ndan Kuzey Afrika Tanca Valisi Tarık Bin Ziyad'ın geçmesiyle Hıristiyan ordusu bozguna uğratılmıştır. Başlangıçla İspanya'nın yaklaşık yarısı Müslümanların eline geçmiştir. Fakat ilerleyen yıllarda ülkenin nüfus unsurları olan Arap-Berberi, Kaysi-Yemeni, Beledî-Şami arasındaki ilk çekişmelerle ülkede iç çatışmalar başlamıştır. Ortadoğu'da Abbasilerin Emevi hanedanına son vermesiyle Emevi halifesinin torunlarından Abdurrahman Bin Muaviye 755 yılında Endülüs'e geçip İberya’da Endülüs Emeviler dönemini başlatmıştır. Birinci ve ikinci Abdurrahman dönemleri huzurlu dönemler olsa da daha sonra yerli halktan ihtida edenler (Müslüman olanlar), berberiler ve Araplar Merkezi idareye karşı isyan etmişlerdir. Bu sürede ülke hem siyasi hem de sosyal açıdan parçalanmaya başlamıştır. Üçüncü Abdurrahman Afrika'da yayılan Şii Fatimilere karşı kendi Siyasi birliğini güçlendirmek için 929 yılında kendisini Sünni İslam halifesi ilan etmiştir. Bu ilan halifeliğin tarih boyunca siyasî bir güç olarak kullanılmak arzusunun örneklerinden biridir. Tavaiful-Mülük Dönemi (1031-1090) Şehir devletlerinin kendi aralarındaki siyasi çekişmeler ve kanlı mücadeleleri ile geçen dönemdir. Müslümanların zayıflamasıyla Hıristiyanlar yeniden fetih (Reconquista) hareketini gerçekleştirebilmeleri için güç kazanmışlardır. Yeniden Fetih (Reconquista) hareketinin ciddiyetini kavrayan Müslümanlar endişe duymaya bu dönemde başlamışlardır. Murabıtlar dönemi (1090- 1147)  Endülüs Müslümanlarının Kuzey Afrika'daki Murabıt hükümdarı Yusuf bin Taşfin’den yardım talep ettiği dönemdir. Murabıtlar zayıfladıktan sonra Endülüs'ün siyasi birliği bozulmuş yeniden Hıristiyan saldırılarına açık hale gelmiştir. Muvahhidler dönemi’nde (1147- 1229)  iç isyanlar olmuş Hıristiyan krallıklar lehine İber yarımadasındaki topraklar Müslümanlar tarafından kaybedilmeye başlanmıştır. Gırnata Beni Ahmer Emirliği’nin (Nasriler) (1238-1492) döneminde Müslümanların elinde kalan topraklar ancak eskisinin onda biri kadardır. Hıristiyanların yeniden fetih (Reconquista) hareketi hız kazanmış ülke içindeki iç savaşlarda Hıristiyanların işini kolaylaştırmıştır. 1491 Kasım ayında Müslümanlar teslim olmuştur. Hıristiyanlarla yapılan anlaşmanın hiçbir maddesine sadık kalınmamış Katolik krallar 2. Ocak. 1492 tarihinde başkent Gırnata’ya girdiklerinde yaklaşık 800 yıl kadar süren İslam hakimiyeti sona ermiş Endülüs Müslümanlarına engizisyon dönemi başlamıştır. Müslümanlara yapılan işkenceler veyahut Hıristiyanlaştırma faaliyetleri artarak devam etmiş Hıristiyan olmayanlar engizisyon mahkemelerinde acımasızca cezalara çarptırılmıştır. İhbarcı bir usul üzerine kurulan Engizisyon mahkemeleri sonucu diğer cezalar hariç 1808 yılına kadar İspanya'da 31.912 kişi diri diri yakılmıştır[7].

Endülüs’ün yıkılmasından sonra 1507 yılında Kuzey Afrika’da İspanyol işgaline direnemeyen Cezayir 1510 yılında Tunus ve Trablusgarb’ın da dâhil olmasıyla İslam ülkeleri İspanyanın eline geçti. Ed-devlet-ül Türkiye'nin (Osmanlı Devleti Memlük olarak isimlendirir) Sultanı Kansu Gavri, Sultanlığı döneminde (Barbaros) Hızır Hayrettin Paşa'nın ağabeyi (Barbaros) Oruç Reise Ed-devlet-ül Türkiye’nin Akdeniz filosu Komutanlığını teklif etmiş Oruç Reis'te bunu kabul etmiştir. Barbaros kardeşlerin ilişkileri Kansu Gavri ile iyi olmuş Doğu Akdeniz'de Rodos şövalyeleri dâhil haçlılarla sık sık savaşmıştır. Barbaros kardeşler Kuzey Afrika'daki İspanyol hâkimiyetinede müdahalelerde bulunmuştur. Mısır’ın Osmanlı Hâkimiyetine girmesinden sonra Barbaros Kardeşler Yavuz Sultan Selim'le birlikte hareket etmişlerdir. Afrika'nın kuzeyinde kendilerini zorlayan İspanyollara karşı Osmanlı Devleti ile stratejik işbirliği yapmaya karar vermişlerdir. Böylece hem Kuzey Afrika'nın güvenliğini hem de Osmanlı'nın genişleme stratejisine katkıda bulunmuşlardır[8]. Barbaros Kardeşler'den İshak Reis ve Oruç Reis'in şehit olmasından sonra İspanyollarla mücadelede Barbaros Hızır Hayrettin Reis görevi üstlenmiştir. 1519- 1533 yılları arasında Cezayir'in ve Türk akıncılarının temsilcisi Barbaros Hızır Hayrettin Reis olmuştur. Barbaros Hayrettin Reis Osmanlı Devleti'ne müracaat edip Cezayir'in Osmanlı toprağı olmasını istemiş ve bu isteği kabul edilmiştir. Daha sonra (Kanuni dönemi) Paşa unvanı alarak Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmiştir.

1609- 1614 yılları arasında Endülüs Müslümanlarına uygulanan sürgünlerdeki coğrafya Cezayir, Fas, Tunus, Fransa, İngiltere, İtalya ve Osmanlı hâkimiyetinde bulunan topraklar olmuştur. Büyük çoğunluk atalarının toprağı Kuzey Afrika'ya geçmişler ve kendilerini güvende hissetmişlerdir Osmanlı donanmaları bu dönemde Endülüs Müslümanlarına Kuzey Afrika’ya taşınmada yardımcı olmaya çalışmıştır. Gizli Müslüman Morişkolar’dan 16. yüzyıl boyunca İspanya'dan göç veya sürgüne tabi tutulanların toplam sayısı İspanyollara göre 350.000 Müslümanlara göre 600.000 civarında olduğu belirtilmektedir[9].

Osmanlı Cihan Devleti'nden daha uzun bir süre yaşamış olan Endülüs Devleti'nin 800 yıl sonra hiçbir Müslüman bırakılmadan Hıristiyanlaştırılması ve yeniden fetih (Reconquista) hareketinin İber yarımadasındaki dehşetinin anlaşılması gerekmektedir. Lord Kinross Kutsal Anadolu Toprakları[10] isimli eserinde 1950'li yıllarda Karadeniz'den başlayarak tüm Karadeniz sahil şehirleri ve daha sonra Kars, Erzurum, Ani, Van, Bitlis, Diyarbakır, Urfa, Mardin, İskenderun, Konya güzergahından Ankara'ya doğru yaptığı yolculuğu anlatmaktadır. Eser Pontus vurgusu ile başlayıp daha sonra Ermenilerle devam eden Anadolu coğrafyasını Kiliseler ve Hıristiyan tarihî ekseninde anlatmaya çalışan hatıralar içermektedir. Bir tarihçiden ziyade adeta Anadolu'nun Hıristiyanlar tarafından yeniden fethedilmesinin meşru gösterebilecek kayıt ve bilgileri sunmaktadır.

Lord Kinross kendisine Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin sağladığı imkânlarla Atatürk (Bir Milletin Doğuşu)[11] kitabını yazan meşhur İngiliz tarihçisidir. Atatürk eseri Atatürk gerçeği ile asla bağdaşmayan yer yer Atatürk'ü küçük düşürücü ifadeleri ile pervasız bir çalışmadır. Maalesef Türkiye'de Türk müelliflerin bir kısmı bu eseri sık sık kaynak göstermiştir. Bir kısmı da yine İngiliz istihbaratının istediği doğrultuda Atatürk'ü gerçeğe aykırı bir şekilde Türk milletine tanıtmaya çalışmıştır. Bununla birlikte Atatürk'ü gerçek boyutlarıyla anlayan ve anlatan bilim insanlarımız ve araştırmacılarımız da bulunmaktadır.  Lord Kinross Kutsal Anadolu Toprakları eseri ile zihninin karanlık köşelerindeki Hıristiyan Batı emellerini (Reconquista) açığa çıkarmaktadır.

Endülüs yöneticilerinin hukuksuzluğu, aydınlarının vurdumduymazlığı ve halkın sahipsiz dağınıklığı nasıl bir yok oluş hazırladıysa[12]” Türk Milletine de İsrail, ABD ve Avrupa'nın Siyonist- Hıristiyan işbirliğinde Türkiye’nin içine düşürüleceği yok edilme planları hazırlanmaktadır.  Rusya ve Çin gibi devletlerin ilave olarak çok uluslu kapitalist şirketlerin de Türkiye’yi kendi pazarları için ufak şehir devletlerine bölüp parçalayarak Türksüzleştirme amaçları da bilinmelidir. Sözlerimi Mikdat Topçu’nun Reconquista ve Türk milletinin Mukadderatı isimli eserinden şu paragrafla bitirmek istiyorum:

“Allah bu milleti Endülüs’ün akıbetine uğramaktan korusun ve Türk milletinin aydınına 21. yüzyıl Anadolu Reconquista’sını anlayacak basiret versin”.

 Saffat suresi 173 ayeti unutulmamalıdır:

“ VE BİZİM ORDUMUZ MUTLAKA GALİP GELECEKTİR[13]”.

[1] İbrahim Karakaş & Gülnur Aksop, Atatürk Atatürk’ü Anlatıyor, Hürriyet Yayınları, 2015, s., 87.

[2] Ziya Paşa, Endülüs Tarihi, (Sadeleştiren: Yasemin Çiçek), İstanbul, 2012, Timaş Yayınları, s. 405-406.

[3] Ayşe Kılıç, Endülüs Müslümanlarının Sürgünü, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2015.

[4] Geniş Bilgi İçin Bakınız: Sefa Dereköy, Morişkoların Şifresi, Endülüs ve Osmanlı Tarihi ekseninde Avrupa Tarihi, Pozitif Matbaa, Çanakkale, 2014.

[5] Fernand Braudel,(çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay), Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, II. Cilt, Eren Yayınları, İstanbul, 1990, s. 101-102.

[6] Ayşe Kılıç, a. g. e., s.27.

[7] Ayşe Kılıç, a. g. e., s.,24-40.

[8] Ertan Özyiğit&Halil Özsaraç, Barbaroslar (Akdeniz’in Anlatılmamış Hikayesi, Wızart, 2021, İstanbul, s. 260.

[9] Ayşe Kılıç, a. g. e., s.,142.

[10] Lord Kinross, Kutsal Anadolu Toprakları, Nokta Kitap, İstanbul, 2003.

"Kerkük’ü kaybedersek Urumiye’yi de kaybedebiliriz" "Kerkük’ü kaybedersek Urumiye’yi de kaybedebiliriz"

[11] Lord Kinros, Atatürk(Bir Milletin Doğuşu), (Türkçesi: Ayhan Tezel, Sander Yayınları, İstanbul, 1978.

[12] Mikdat Topçu, Reconquista ve Türk milletinin Mukadderatı, Erguvan Yayınevi, İstanbul, 2006.

[13] Mikdat Topçu, a. g. e., 275.