Çerâğân vakti geldi lâlezârın didesi rûşen

Nisan, lâle demektir. Rengiyle, zarâfetiyle, asâletiyle bahçeleri süsleyen lâlenin, nasıl ortaya çıktığını, nasıl yayıldığını, ne mânâlar gizlediğini hatırlayalım.

Çerâğân vakti geldi lâlezârın didesi rûşen

Lâle, doğunun çiçeğidir. İran mitolojisine göre, bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine yıldırım düşünce yaprak alev alır ve lâleye dönüşür. Ortasındaki siyahlık ise yıldırımdan hâtıra kalan yanık izidir.

Aslında dağların, kırların çiçeğı olan lâlenin, Osmanlı bahçelerine yerleşerek kültür çiçeği hâline gelişi, 16. asırda başlar. Zamanla bahçelerin vazgeçilmez çiçeği olarak gülün tahtını salladı. O kadar itibâr görmüştür ki lâle sevgisi delilik mertebesine ulaştı ve meşhûr lâle-perestler yetişti.

Lâlenin bu kadar itibâr görmesinin en mühim sebebi, “Allah” lafzının harfleriyle yazılmasıdır. Yine aynı harflerle İslâmın sembolü “hilâl” kelimesi yazılır ve hepsi de ebced hesâbı ile 66 eder. İzzet Ali Paşa, bunu, şiire şöyle dökmüşür.

“Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa hakka lâle

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle”

Yahya Kemal’in Lâle Devri

Sultan 3. Ahmed’in saltanat yıllarına rastlayan Lâle Devri, Pasarofça Antlaşması’nın imzâlandığı 1718’de başladı ve 1730 Patrona Halil isyânına kadar sürdü. Devrinde bu isimle anılmıyordu. Daha sonra, Yahya Kemal tarafından bu isim verildi. Târihe geçmesi ise Ahmet Refik Altınay’ın bu dönemi anlattığı eserine Lâle Devri demesiyle oldu.

Lâle Devri’nde renk renk lâleler yetiştirildi. Sadâbâd bahçeleri lâlenin en güzel renkleriyle bezenirdi. Çerağan vaktinde bahçelerde eğlenceler düzenlenir; şâirler lâlelerden ilhâm alırdı. Patrona Halil eşkıyâsı yüzünden bu bahçeler târumâr oldu.

Lâlenin Avrupa yolculuğu

Ecdâdımızın fetih yolculuğuna çiçekler de eşlik ederdi. Anadolu kapıları 1071’de Türklere açıldığında, doğunun zarif çiçeği lâleye de açıldı. Bizans’ın ve Avrupa’nın ise bu çiçekten henüz haberi yoktu.

Avrupalılar lâleyi Kânûnî döneminde tanımaya başladılar. B. Belon isimli Fransız Hekimi, Uzak Doğu gezisini anlattığı hâtıralarında lâleyi, kırmızı zanbak olarak tanımladı ve Osmanlı’dan lâle alan gemilerden bahsetti. 1554’de İstanbul’a gelen Avusturya Elçisi Ogier Ghiselin De Busbeck veya kısa adı ile Baron Busbek, yollarda gördüğü çiçeklere, özellikle lâleye hayran oldu ve Avusturya’daki arkadaşı Carolus Clusius’a lâle soğanları gönderdi. Bu şahıs daha sonra Hollanda’ya giderek lâle yetiştirmeye ve halka tanıtmaya başladı.

Böylece Avrupa’ya yayılan lâle, Hollanda’da da tam bir çılgınlık derecesine vardı. Lâle borsası kuruldu. Tüm servetini lâleye yatıran zenginler ortaya çıktı. Lâle koleksiyonu olmayanlar görgüsüz kabul edildi.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER