BU MİLLİYETÇİLER DE ÇOK OLUYOR AMA..! 

BU MİLLİYETÇİLER DE ÇOK OLUYOR AMA..! 

BU MİLLİYETÇİLER DE ÇOK OLUYOR AMA..! 


Rubil GÖKDEMİR

Bugün Ankara’da  “Türk Milliyetçileri Hayır Demek İçin Başkentte Toplanıyor” adı verilen toplantıya katıldık. Ancak kültür merkezinin diğer salonları, fuayeleri ve dışarıda bekleyen binlerce ülküdaşımızın yoğun ilgisi sebebiyle toplantı salonuna giremedik.
 
Bu vesileyle yurdun değişik illerinden gelen tanıdık, tanımadık bütün gönüldaşlarımızla sohbet ettik, hasbihal ettik, dertleştik.

Kendilerini “Türk Milliyetçiliği” siyasi kimliğiyle tanımlayan ve daha önce değişik siyasi partilerde bulunmuş kardeşlerimizin bu yoğun ilgi ve heyecanından etkilenmedik dersek, hakîkati ifade etmemiş oluruz.

Kardeşlerimizin heyecan, endişe ve duyarlılıklarının temel sebebinin, ülkenin geleceğini derinden etkileyecek ve 16 Nisan’da yapılacak halkoylaması olduğunu belirtmeme gerek yoktur herhalde?

Referandum kampanyasında “hayır” tercihinde bulunan insanların, acımasız ve sorumsuz bir şekilde “terör örgütleri veya 15 Temmuz’un yanında bulunmak” suçlamasına muhatap oldukları zor bir dönemde, toplantıya gösterilen bu yoğun ilginin sosyo-psikolojik sebeplerini anlamaya çalıştım.

Benim tanıdığım ve gözünü kırpmadan vatan ve millet için nefislerini bile düşünmeden canlarını, kanlarını din için, devlet için feda eden bu insanlar, bu fedakârlıkları yanında artık referanduma konu yapılan başka talepleri de dile getirmeye başlamışlar.
 
Yanlış mı tanımıştım kader birliği yaptığım ülküdaşlarımı ? 

Türk Milliyetçileri; “taşranın kavruk Anadolu çocukları” olarak, “milletin birliği ve devletin bekâsı” denildiğinde her türlü siyasi mülahazaları bir tarafa bırakarak, bu kavramların “büyülü” etkisiyle, muktedirleri dinleyerek, “hukuk ve demokrasi” gibi kurumların önemini göz ardı etmezler miydi? 

Ne oldu da bu insanlar sormaya, sorgulamaya ve partilerinin şaşmaz, yanılmaz diye bildikleri liderlerinin kararları dışında, başka doğruları aramaya başladılar?
 
Türk sağı için demokrasi sadece “sandık” demek değil miydi? Beş yılda bir sandıkta Cumhurbaşkanı seçip, beş yıl sonra da tekrar sandığı beklemek neylerine yetmemeye başladı acaba?

Türk Milliyetçileri ne zamandan beri “devletin bekâsıyla” birlikte, “hukuk devleti ve demokrasiyi” de talep etmeye başladılar?

Bu kavruk Anadolu çocukları, kopup geldikleri köy ve kasabalarından demokrasi ve millî iradeye göre seçilen iktidârların “yönetme” yetkisinin sadece, temel hak ve hürriyetleri ihlâl etmeden ve hukuki denetim altında yerine getirilmesi gerektiğini kimden öğrendiler?
 
Bu “temel hak ve hürriyet” lafları nereden çıktı, hukuk devleti sözü ne biçim bir lakırdıdır? Bu devlete “komünizm veya şeriat bile lazımsa onu da biz getiririz” diyen devletlû takımına karşı çıkmanın  nasıl bir hâd bilmezlik olduğunu nasıl unutur bu insanlar ?

“Bir devletin gücünün; yönetenlerin kudretiyle değil, inşâa ettiği kurumların sağlamlığı ve dayandığı hukuk ilkelerine riayetiyle ölçülür” sözlerini hangi dış mihrak öğretti bizim bu çocuklara?

Bizlerin “millî seferberlik”  ilân etmemiz yetmiyormuş gibi,  millî birliğin “nimet-külfet” dengesi kurulmadan sağlanamayacağını, “iç ve dış tehditler” ortada iken, devletin hukuk ve adaletle idare edilmesi gerektiği yönündeki zararlı fikirleri kimlerden öğrendiler bu insanlar ?   
 
Kim bunlar, nereden çıktı bu arsız Türkler, oysa ne güzel de idare ediyorduk bu devleti ?

12 Eylül’ün işkencehânelerinden geçerken bile darbecilere “küsmek” dışında devlete yönelik bir tepkileri olmayan, “itâat etmenin rahatlık” sayıldığı bir toplumda bu milliyetçi-muhafazakâr çocukları hangi “kefereler” ifsâd etti?

Yasama-yürütme- yargı ayrı olmalıymış, bunun adı da kuvvetler ayrılığıymış… Kuvvetler ayrılığı da neymiş, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı sistemin bizim tarihimize uygun olduğunu kim unutturdu sizlere?
 
Daha ne istiyorsunuz, seçilme yaşını 18’e indirdiğimiz, sayısını 600’e çıkardığımız milletvekillerinin kendi aralarında askerlik hatıralarını anlatacakları TBMM’ni kaldırıyor muyuz? 

Siz de uslu durun, “liderinizin” gözüne girin, belki size de mebusluk sırası gelir. Ne güzel iki yılda kıyak emekli de olursunuz.
 
Bugün bir daha farkettim ki, benim arkadaşlarım; Türk Milliyetçileri hür bireyler olarak yaşadıkları ülkenin yönetimden dışlanmak istemiyor, tebâ yerine eşit vatandaş muamelesi görmek istiyor. Gözü gibi koruduğu devletiyle “aidiyet” duygularını güçlendirmek, elde ettiği temel hâklardan vazgeçmek istemiyor. Yapılmak istenenler konusunda “bilmediğiniz şeyler var” gerekçesi dışında, kendisine her âkıl sahibi insan gibi rasyonel açıklamaların yapılmasını bekliyor. 

Benim arkadaşlarım; 200 yıllık muasır medeniyet yolculuğumuzda benimsediğimiz, hukuk ve refah devleti, demokrasi ve adil yönetim taleplerinin “devletin bekâsına” tehdit teşkil etmediğini, devlet denilen aygıtın;  güçlü ve rasyonel kurumsal yapılardan teşekkül etmesi ve temelinde adâletin bulunması gerektiğini,  bir milletin kaderinin TEK ADAMLARIN kurtarıcılığına terk edilemeyeceğini artık bildikleri için, korku duvarlarını aşarak bir araya geliyorlar.

Dünün “taşralı çocuklarının”, bugün medeni bir milletin hür mensupları olmak istediklerini anlamayanlar, eskiden olduğu gibi işi hamasi nutuklarla götüremeyeceklerini ve bu sebeple pek yakında ciddi şekilde yanıldıklarını göreceklerdir.

Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2017, 23:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
MOLLOĞLU
MOLLOĞLU - 4 yıl Önce

Selamlar

hüseyin yaşar
hüseyin yaşar - 4 yıl Önce

sadece kalemine saglık hocam bir isyan bu kadar güzel anlatılır

zafer
zafer - 4 yıl Önce

aynı soruyu face sayfanızda da soracağım: başından beri bahçeli'den şüphelenmekteydim dava adına tuttuğu yolun, yol olmadığını, rahmetli başbuğ'dan sonra ülkücülerin siyasi seyrinin nasıl değiştiğini ilk başlarda görenlerdenim. peki, nasıl birşeydir ki bu, ülkücü kardeşlerimiz yıllarca bahçeli'yi tanıyamadılar!? büyüklere saygı-itaat olur da bu kadar mı olur?! İtaat edilenin yanlış yol tutması durumunda kontrol mekanizması neden çalışmadı?! Şimdilerde görüyoruz ki, bir tek siyasal islamcı iktidar partisine katılmadıkları kaldı genel merkezdekilerin!