Bu teklif yandaş medyadan geldi “İftar çadırlarını söküp atalım!”

Yeni Şafak yazarı Faruk Aksoy, kuruluş gayesinden sapan iftar çadırlarının sökülmesini istedi.

Bu teklif yandaş medyadan geldi “İftar çadırlarını söküp atalım!”

Aksoy, iftar çadırlarının, sadece fakirin, fukaranın karnını doyurduğu yer olmadığını, fakirin terbiyesiyle, zenginin edebiyle, talebenin coşkusuyla bir iftarlığına da olsa birlikte yaşadıkları, yeni hayallere umut bağladıkları yer olduğunu ifade etti.

Bu konuda belediyelerdeki başıboşluğu da dile getiren Aksoy, bazı belediyelerin ise iftar vermeleri için hayırseverlere baskı yaptığını kaydetti.

Aksoy’un bugünki yazısı şöyle:

Umudumu yitiriyorum, gerçekten kırılıp dökülüyorum.

Önümüzdeki Ramazan Bayramı’ndan sonra iftar çadırlarını sökelim, bir daha kurmayalım, bu iş bitsin artık. Oturalım, ya da oturun, enine boyuna konuşun bu meseleyi. 1995 yılından bu yana iftar çadırları nereden nereye geldi, kuruluş amacı neydi, bugün ne oldu, olanı biteni görün, ona göre bir karar alın.

 Yeni Şafak’tan Büşra Sönmezışık, 1995 yılında ilk iftar çadırını kuran Üsküdar Belediyesi’nin o zamanki başkanı Yılmaz Bayat ile bir röportaj yapmış. 2014’ün 13 Temmuz’unda, o röportaj gazetenin Pazar Eki’nde yayınlanmış, merak edenler bakabilirler.

Üsküdar’ın eski başkanı Yılmaz Bayat’ın bahsettiği ilk iftar çadırını hatırlıyorum. Marmara Üniversitesi’nde edebiyat okuyan aziz dostum Mustafa Tekinbaş’ın yanına gelmiştim, iftar yapmıştık. Çadır içinde bir çadır daha vardı. Etraf Türk-İslam düşüncesini sembolize eden figürlerle doluydu. Mustafa, her zamanki coşkusuyla, “Baba biz buyuz ya!... Biz böyleyiz… Şu heyecanı, şu güzelliği başka nerde yaşayabilirsin?” derken, bir taraftan da ayakkabılarımızı çıkarıp çadıra girmeye çalışıyorduk.

İlk iftar çadırındaki menüyü unutmuşum, Büşra Sönmezışık’ın röportajını okuyunca, menüde çorba, etli pilav, tatlı ve ayran olduğunu hatırladım. Çorba, az etli pilav, tatlı ve ayran vardı, herkes, hepimiz diz çökmüştük, bir hafız Kur’an okuyordu, biz ise ezanı bekliyorduk. Başkan Yılmaz Bayat’ın da dediği gibi ilk çadırdaki iftar menüsü, daha sonra kurulan bütün çadırlarda halka sunuldu, çorba, az etli pilav, tatlı ve ayran, İstanbul çadırlarının iftar klasiğine dönüştü.

Gerçekten lezzetli yıllardı…

Artık yaşlanmaya yüz tutmuş bir adam olarak kendi anılarımın heyecanına kapılıp, “Şimdi yapılan her şey yanlış, o yanlış, bu yanlış” demeyeceğim elbet; ama gittikçe anlamını yitiren, hatta çirkinleşen bir salih amelin yozlaşmasını, paçozlaşmasını da söylemek zorundayım.

Birkaç iftar çadırına gittim, baktım…

Ne oluyor, ne yapıyorlar, insanlar kendi aralarında ne konuşuyorlar, bazen fark etmeseler de nasıl bir muameleye muhataplar, bunu görmeye, anlamaya çalıştım.

Baştan şunu söyleyeyim…

Benim gittiğim çadırların hiçbirinde, hiçbir yetkili yoktu, oraya iftar açmaya gelen insanlar, sadece karınlarını doyurmaları için geldiklerine inanıyor gibiydiler. Bunu, böyle hissetmeleri ve daha da kötüsü, kabul etmeleri berbat bir şeydi. “En iyi et yemeği bu çadırda çıkıyor, geçen gittiğimiz yerde yemekler çok kötüydü” muhabbeti yapan iki aileyi, bir iftar boyu mecburen dinlemek zorunda kaldım, sonra başımı önüme eğdim.

İftar çadırları, sadece fakirin, fukaranın karnını doyurduğu yerler değildi eskiden. İftar çadırları, fakirin terbiyesiyle, zenginin edebiyle, talebenin coşkusuyla bir iftarlığına da olsa birlikte yaşadıkları, yeni dünyalara, yeni hayallere umut bağladıkları yerlerdi.

Umudumu yitiriyorum, gerçekten kırılıp dökülüyorum.

Ne zaman değişecek bu dil, bu üslup, ne zaman pişecek bu idareciler, bilemiyorum ki… Yahu Kurban Bayramı, bir yıl boyu, bir lokma et yememiş bir insan için değildir. Bir yıl boyu, bir lokma et yememiş bir insan, sadece Kurban Bayramı’nda bir kilo et yese ne olur, çok mu sevinir, havalara mı uçar, o bir kilo eti verene, sabahlara kadar dua mı eder, ne yapar yani, ne yapar?

İftar çadırı da açlıktan ölen insanların sığınağı değildir. Bu ülkede, bu onurlu ülkede, herkes ama herkes bir tas çorba içer ve karnını doyurur, “Garip guraba için çadır kuruyoruz” görmemişliği de nedir, bu işler böyle mi yapılır, dönün geriye bakın bakalım, her şey nasıl başladı, nereye gitti?

Belediyeler kendi aralarında yarışa girmişler, inanılır gibi değil, bir kibir, bir böbürlenme… Kimin iftarı daha şatafatlı, kimin iftar programında kimler sahnede, kimin iftarı daha kalabalık… Yahu taverna mı burası, delirdiniz mi siz?

O röportajı okuyun, bakın iftar çadırı işini başlatan adam ne diyor?

Diyor ki: “İftar veren hayır sahipleri gönüllü olmalıdır, bu işler zorla olmaz. Fakat bazı belediyelerin iftar vermeleri için hayırsever vatandaşlara baskı yaptığı söyleniyor. Eğer denildiği gibi zorlama varsa işin maneviyatı ortadan kalkar.”

İşin maneviyatı ortadan kalkmış, külliyen kalkmış, bir belediye, birine zorla iftar verdiriyorsa, yarın başka şeyler için, başka tavizler verecek demektir.

Hatırlarsınız, sade, sakin, yalnız bir dua vardı, Düzceli Dr. Faruk Ermemiş’in yazdığı bir dua… “Allah’ım, senin rızan için oruç tuttum” diye başlıyordu ve devam ediyordu, “Sana inandım, sana sığımdım, senin rızkınla orucumu açtım/ Hamd olsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete/ Ey bağışlaması bol Rabbim/ Beni, anamı, babamı, ailemi, milletimi, devletimi ve inananları koru/ Rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden/ Bizlere yaşama sevinci ver/ Her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü ver/ Senin her şeye gücün yeter/ Amin…” diyerek nihayete eriyordu o dua…

Ve biz o duayı avuçlayıp yüzümüze sürüp, o duayı üfleyip bir yudum su içiyorduk. Hatırladınız değil mi, o duayı? Ben, iftar için ezan okunduğunda, o muhteşem zaman, karşımızda bir tablo gibi donup kaldığında hep o duayı hatırlarım.

Siyah beyaz bir televizyon, o dua ve tarhana…”

YORUM EKLE
YORUMLAR
PekIYIspor
PekIYIspor - 4 hafta Önce

Hani o baskı ile iftar vermesini istedikleri
İşadamları varya,
Akp sayesinde torpille ihale ile Devletten iş alıp para kazananlar.
Yoksa neden baskı yapsınlarki normal işadamına.

Kemal Sezginer
Kemal Sezginer - 4 hafta Önce

Dini sömürü olan her türlü eylemler artık yemiyor olsa gerek.