Fehmi Koru “Türkiye’de hakimler var” çığlığı her dönemde işitildi bu ülkede.. Bugünlerde de aynı güven veren sesi durmak istiyorum…"

Fehmi Koru'nun "fehmikoru.com"da bugün yayınlanan “Türkiye’de hakimler var” çığlığı her dönemde işitildi bu ülkede.. Bugünlerde de aynı güven veren sesi durmak istiyorum…" başlıklı yazısı;

banner311
Fehmi Koru “Türkiye’de hakimler var” çığlığı her dönemde işitildi bu ülkede.. Bugünlerde de aynı güven veren sesi durmak istiyorum…"

Henüz orta öğrenimini bitirmemiş çocuk-genç arası biri ne okur?

Ben o dönemimde önüme ne çıkarsa okuyordum. 

Çok değer verdiklerimi kapağına bile zarar gelmemesi için kırmızı kaplama kağıdıyla kapladığımı itiraf ederim.

Arasam bulurum, ama bu yazıyı o imkandan mahrum olduğum bir ortamda yazıyorum, o sebeple kırmızı kağıtla kaplanmış kitaplardan biriyle ilgili olacak bu yazımda hafızama güvenmek zorundayım.

“Türkiye’de Hakimler Var” başlıklı kitabın henüz çocukluktan kurtulamamış benim üzerinde, hukukun pek de önemsenmediği bir dönemde -1960’lı yıllarda- geleceğe dönük umutları şahlandıran bir etkisi olmuştu.

Maraş hakimi Abdülmecid Belli önüne cezalandırılması için getirilmiş, bütün suçları topluca kitap okumak olan bir grubu yalnız beraat ettirmekle kalmamış, sonradan kitaplaşacak çok sayfalı ayrıntılı kararıyla okudukları kitapların da okunmasında herhangi bir sakınca olamayacağını ilan etmişti.

Risale-i Nurlar ile ilgiliydi karar.

Kitap okumak ülkemizde çok uzun yıllar ‘suç’ olarak görülebildi.

Abdülmecid Belli ismini daha o zamandan hafızama yürekli bir hakim olarak kazımışımdır.

Nurcu muydum, hayır, ama kitapların suçlanmasına karşıydım; hayat boyu da kitapların suçlu muamelesi görmesine hep karşı çıktım.

Düşünüyorum da hafızamda Abdülmecid Belli’nin isminin yanına yerleştirdiğim aynı dönemden birkaç isim daha var.

Bunlardan biri Ali Himmet Berki, diğeri de Refik Gür’dü. 

Ali Himmet Berki ismiyle ilk olarak, Kemalettin Şenocak tarafından 1960’larda çıkarılan ve bütün ciltleri babamın abone olması sayesinde kütüphanemde bulunan ‘İslam’ dergisinde karşılaşmıştım. Yaşını başını almış bir hukukçu olduğu yazılarının üslubundan belliydi Berki‘nin (1882 doğumluymuş). Mahkemede Cumhuriyet’in anayasası ve yasalarına uygun kararlar veren bir hakimin İslam hukukuna duyduğu ilgi ve o konularda makale ve kitaplar yazması bana ilginç geliyordu.

‘Mecelle’ kitabı (1959) hala kütüphanemdedir.

Refik Gür de ‘Mecelle’ ile ilgili bir kitap yazmıştı, ama onun büyük eseri baskıları hala yapıladuran -yakın zamanda (2017) Türkiye İş Bankası Yayınları yeniden bastı- ’Osmanlı İmparatorluğu’nda Kadılık Müessesesi’ kitabıdır. 

Gür’ü mercek altına almamı sağlayan, 1952 yılında baktığı bir davada, hüküm vermesi beklenen yasanın anayasaya -o zaman adı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu idi- aykırı olduğunu hükme bağlamasıydı. Yargıtay kendisinin o kararını ‘hakimlere böyle bir görevin verilmediği’ gerekçesiyle bozmuş, Refik Gür buna rağmen kararında ısrarcı olmuştu.

Günümüzde Prof. Kemal Gözler kendine ait internet sitesi ve yazdığı kitaplarla bu üç ismin izinde olduğu izlenimini veriyor.

Yazdıkları dikkatle okunmayı hak ediyor.

Bu isimleri yalnız günümüzde hukuk üzerinde hala tartışmalar devam ettiği için de hatırlayabilirdim; herbiri hatırlanıp dua edilmeyi hak ediyor çünkü. Ancak, hukuk sınırları içerisinde kalsa da farklı bir konuda yazılmış bir makalenin dipnotları arasında karşılaştım Ali Himmet Berki ve Refik Gür adlarıyla.

Okuyalım:

“Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mal Müdürlüğü’ne haciz uygulayıp, kararın sonunda da: ‘Devlet haciz edilemez, ama devlet varsa’ diye yazabildiği için Atatürk’ün talimatıyla temyiz mahkemesine atanmış İnebolu Hakimi Ali Himmet BERKİ ve 1952 yılında henüz Anayasa Mahkemesi ortada yokken, önüne gelen davada uygulanan kanun hükmünü Anayasaya aykırı görerek davayı reddetmiş ve (zamanın Yargıtay’ı tarafından bozulsa da) bu kararıyla Anayasa Mahkemesinin kuruluşuna esin kaynağı olmuş, Akşehir Hakimi Refik GÜR birer İskender olarak şimdi anılarda kalmıştır.”

Düşünün, biri (Berki) İnebolu’da, diğeri (Gür) Akşehir’de yani küçük sayılacak kazalarda hakimlik yapıyorlar. İlki haciz davasında, diğeri de bir başka basit davada zamanın kabullerine aykırı kararlar verebiliyorlar.

Abdülmecid Belli’nin Risale-i Nurlar ile ilgili bir davada sayfalar dolusu yazdıkları da döneminin yerleşik kabullerine taban tabana tersti.

Başlarına bir şey geliyor mu?

Hayır gelmiyor.   

Cumhuriyet’in ilk dönemine yönelik hukukun ayaklar altına alınma eleştirisine muhatap ‘İstiklal Mahkemeleri’ uygulaması vardır. Eleştiriler yerden göğe kadar doğrudur. Fransız İhtilali’nin kelleleri düşürdüğü dönemin ilkelliğini andırır o mahkemeler. Ancak bir özelliği genellikle unutulur: İstiklal Mahkemeleri dönemin hukuk sistemi dışında çalışmaktaydı ve mahkeme heyetini oluşturanlar aslında hukukçu değillerdi. Mahkeme adını taşıyan heyetler hukuk sistemi dışında tutulmuş, karar vericiler de siyasi kişilerden seçilmişti.

Aradan geçen onca yıla ve her askeri darbe sonrasında yaşanan hukuk skandallarına rağmen, hukuk ve adalet kavramlarının hala eleştirilmeye değer bulunması, günümüzün en önemli sorununun mahkeme kararları olmasına ne diyebiliriz?

Daha dün, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir şahsın yüzüne kezzap atılmasıyla ilgili davada verilmiş bir mahkeme kararını, topluluklar önünde yerden yere vurdu. [Cumhurbaşkanı konuşmasında hakimlere kanunların sınırları içerisinde kalmama öğüdü verdi; umarım mahkemeler bu sözleri yanlış değerlendirmez.]

Türkiye her dönemde “Türkiye’de hakimler var” çığlığını duyma özlemini duyuyor.

Çocuk halimle duyduğum o ses üzerimde kalıcı etki bırakmıştı. 

Şu yaşıma geldim, bugün de duymak istiyorum.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.