Geçen sene, geri gelmesi için canını veriyordu Bu sene tek kelime etmedi Bilin bakalım hangi yazar?

Habertürk yazarı Fatih Altaylı, 10 Kasım 2018 tarihli yazısında Atatürk'ten bahsetmedi.

Geçen sene, geri gelmesi için canını veriyordu Bu sene tek kelime etmedi Bilin bakalım hangi yazar?

Altaylı geçen sene 10 Kasım'da ise "Biz onu çok sevdik. Geri gelmesi için canımı veririm" konulu bir yazı kaleme almıştı.

İşte 10 Kasım 2017 tarihli yazısı;

"BİZ ONU HEP SEVDİK

BUGÜN 10 Kasım.

Bu ülkeyi kuran, herkesin sahip olduğu her şeyi borçlu olduğu adamın bizi kederimiz ve kaderimizle baş başa bırakıp gittiği gün.

Bize elinden geldiğince parlak bir gelecek çizmek için varını yoğunu ortaya koyan adamdan yoksun kaldığımız gün.

Çok şükür biz o adamın değerini sonradan anlayanlardan olmadık.

Biz O’nun değerini bilerek büyüdük.

Doğduğumuz günden itibaren evde, gittiğimiz günden itibaren okulda bize O’nun yaptıkları anlatıldı.

Biraz aklı olan zaten yaptıklarını görünce büyüklüğünü anlardı.

Benim büyüdüğüm ortamda Cumhuriyet Bayramlarında, 30 Ağustos’larda O’nun yaptıklarına duyduğumuz heyecandan, 10 Kasım’larda yoksunluğundan duyduğumuz üzüntüden ağlardık.

Dedelerim, anneannem, babaannem, babam, annem, hepsi bize her şeyimizi O’na borçlu olduğumuzu anlattılar.

Dedem, Atatürk’e laf eden siyasetçileri duyduğu zaman bir küfür savurur, “Osmanlı kalsa sarayın kapısının önünden geçirilmeyecek adamlar Atatürk sayesinde oturdukları koltuktan Atatürk’e sövüyorlar. Buna arsızlık da değil hayâsızlık denir” derdi.

O’nun getirdiği Cumhuriyet sayesinde bu ülkenin çobanının bile önünde sınırsız ufuklar açılmıştı.

Bunu kimi bizim gibi doğduğu gün öğrendi, kimi sonradan anladı.

Önemli olan anlaşılmış olması.

Gerisi boş, hikâye.

Kimseyi, “Sen dün Atatürk’ü sevmezdin” diye kızacak, eleştirecek değiliz.

Önemli olan anlaması.

Eminim ki O’nun ne yapmak istediğini herkes anlayıp o doğrultuda yürümeye başlayınca Türkiye’nin bugün sorun dediği şeylerin tamamı çok hızlı biçimde ortadan kalkacaktır.

Büyük kişiliği önünde saygıyla eğilirken, içimden “Geri geleceğini bilsem canımı verirdim” demek geliyor.

Bunu diyecek milyonlar var bu ülkede ve bu ülke bugün hâlâ bu yüzden ayakta."

****

BU DA 10 KASIM 2018 TARİHLİ YAZISI

EYT nasıl hallolacak?

10.11.2018 - 11:07 | Güncelleme: 10.11.2018 - 11:15

Türkiye’de son zamanlarda çok ciddi bir “baskı grubu” ortaya çıktı.

Kısa adı “EYT”

Bu bir dernek, bir kulüp, bir cemiyet, bir cemaat adı ya da kısaltması değil.

Bu “Emeklilikte Yaşa Takılanlar”ın baş harfleri.

Bu grup inanılmaz örgütlü bir biçimde çalışıyor.

Her gün posta kutumda bu gruptan gelen en az birkaç yüz mail buluyorum.

Televizyonda bilim üzerine bir program yapıyorum, 2 bin mail geliyor, bini bu gruptan, “Ne zaman sorunlarımızı dile getireceksiniz” diye.

Bu durum bana özel değil, muhtemelen tüm yazar ve programcılar ve elbette ki, siyasetçiler aynı grubun baskısı ve mail bombardımanı altında.

Kendilerini kutluyorum.

Bugünlerde bu grubun umutları biraz kırık.

İktidar ortaklarının iki lideri de ayrı ayrı açıklamalarla bu grubun taleplerine olumsuz yanıtlar verdiler.

Haliyle moralleri bozuldu.

Çok da dert etmesinler.

Siyasette dün dündür, bugün de bugün. Yarın ise bambaşka bir gün.

Bu kararlar ve bu fikirler değişir.

İktidar partisi AK Parti uzun iktidarının önemli bir bölümünde, popülist politikalardan uzak durdu.

Daha doğrusu seçim ekonomisi veya seçim kazanma amaçlı ekonomik vaatler uygulamadı.

Ancak özellikle son iki seçimde tavır değiştirdi ve geçmişin partileri gibi, seçim vaatleri arasına halkın kimisi ülke ekonomisi açısından tehlikeli veya karşılanması sorun yaratıcı vaatleri de aldı.

Bu nedenle de eğer anket sonuçları iktidar partisinin istediği şekilde çıkmaz ise EYT’lilerin sorunlarının çözümüne ilişkin bir açıklamanın geleceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

Umutsuzluğa kapılmasınlar.

Durmak yok maile devam.


***

Kanuna aykırı harç zammı

Bu yazıya başlamadan evvel şunu peşin peşin belirteyim.

Yurt dışından telefon almak, bu telefonu Türkiye’ye getirmek gibi bir niyetim falan yok.

Çevremde de böyle bir niyeti veya girişimi olan ya da olacak olan da yok.

Olmasının bir mahzuru da yok ama ben yine de söylemiş olayım.

Biliyorsunuzdur, yurt dışından satın alınarak getirilen telefonların Türkiye’de kullanılabilmesi için, yurda dönüşten sonra başvuruda bulunmak ve cihaz için bir harç yatırmak gerekiyor.

Bu harç miktarı da bir yasaya göre belirleniyor ve bir yasa uyarınca arttırılabiliyor.

Yasaya göre bu artış “yeniden değerleme oranında” yapılabiliyor.

Ancak bu kez öyle olmadı ve artış yeniden değerleme oranın hayli üzerinde.

Bu bir kenara bu artışın uygulanmasında da yasalara aykırı bir durum var.

Kararda atıf yapılan 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 138. maddesinin ikinci fıkrası "Her takvim yılı başından geçerli olmak üzere önceki yılda uygulanan maktu harçlar (Maktu ve nispi harçların asgari ve azami miktarlarını belirleyen hadler dahil), o yıl için tespit ve ilan olunan yeniden değerleme oranında artırılır."

Yani bu artış, ancak ve ancak 2019 yılı için uygulanabilir.

Yasa böyle diyor.

Ne var ki, “Yaptım oldu” uygulaması egemen olunca, bu artışlar anında uygulanabiliyor.


***

Federasyon’dan Terim’le hesaplaşma cezası

Fenerbahçe ile oynadıkları maç sonrası Galatasaray kulübesinin yaptığı ayıbı burada en sert şekilde eleştiren bendim.

“Utandık” diyerek.

Haklıydım da... Utanmıştık.

Ancak cezalar açıklanınca ortaya “adalet duygusuna aykırı” bir durum ortaya çıktı.

Futbol Federasyonu'nun ilgili kurulunca verilen cezalardan ikisine çok ciddi itirazım var.

Bunlardan ilki Fatih Terim’e verilen ceza.

Terim, tüm olaylar sırasında kimse ile kavga etmedi.

Sadece hakeme “beddua” ettiğini kendi açıkladı.

Basın toplantısında da sert eleştiriler yöneltti.

Eğer Hasan Şaş 8 maç ceza alıyorsa, Terim’e verilen 7 maç ağır ve haksız bir karardır.

Bu kadar ağır ceza, Futbol Federasyonu içindeki bazı kişilerin Terim’le kişisel hesaplaşması gibi görünür.

Federasyon’dan olaylı bir şekilde ayrılıp, sonra da Federasyon'la mahkemelik olmasının intikamı böyle alınmaz.


***

Sosyal medyada çocuk istismarı

Dün ebeveynleri tarafından sosyal medya malzemesi yapılan çocuklara değindim ve ana babaları eleştirdim.

Bununla ilgili gelen pek çok mailden biri dikkat çekici ve bir eğitimciden geliyor.

Aynen yayınlıyorum:

“Fatih Bey,

Son dönemlerde okullarda en çok çalışma yaptığımız konular çocuk istismarı ve teknoloji bağımlılığı (Bakanlığın belirlediği hedefler de bu yönde). Dün yazınızda örnek verdiğiniz durum, hem istismar hem de bağımlılık içeriyor. Anne ya da baba sosyal medya bağımlılığının bir tezahürü olarak bebeklerinin, çocuklarının fotoğraflarını-videolarını paylaşarak takipçi toplamaya çalışıyor. Ortada çocuğun rızası (Bekir Bozdağ'ın kulakları çınlasın) yok. Paylaşım yapıldıktan sonra, 2-3 dakikada bir, kim beğenmiş, kaç kişi beğenmiş diye sürekli kontrol ediyorlar ve sayı arttıkça bundan haz duyuyorlar. Çocuk aracılığıyla duyulan bu haz da çocuk istismarına giriyor (İstismar olması için çocuğa fiziksel bir müdahale olması şart değil) Kucağına bebeğini alıp para dilenen kadınla, bebeğinin videolarıyla takipçi kazanmaya çalışan kadının ne farkı var? Ne yazık ki bu davranış toplumun en alt seviyesinden üst seviyesine kadar sergileniyor. Bu, konunun istismar kısmı. Bir de sağlık kısmı var. Gözlerini açtığından beri anne baba ve telefon üçgeninde büyüyen çocukların bu döngüden kendilerini kurtarmaları çok zor oluyor. Sürekli telefon ya da tabletin yaydığı parlak ışığa ve radyasyona maruz kalıyorlar, bu da göz ve postür bozukluklarını, dikkat eksikliği ve hiperaktiviteyi beraberinde getiriyor. Bir 5. sınıf şubemizde 40 öğrencinin 13'ünde (Bizim bildiğimiz) Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite tanısı var. İlaç kullanıyorlar. Gözlük kullanan öğrenci sayımız da günden güne artıyor.

Bu konuda biz okul psikolojik danışmanları olarak üstümüze düşeni yapıyoruz ancak çok daha ciddi tedbirler gerektiğini düşünüyorum. Lütfen, memlekette kalan 3-5 gazeteciden biri olarak bu konuyu yayın organlarınızda işleyin, gerekirse Teke-Tek'te sırf bu konuda bir program yapın.“


***

Kimi SM sever!

Bir şarkıcı kadının Sıla Gençoğlu - Ahmet Kural meselesine ilişkin olarak “Erkek dediğin biraz sert olmalı. Ne var bunda” tadındaki açıklamasına sosyal medyada ağır tepki gösterilmiş, şarkıcıya bayağı bir yüklenilmiş.

Açıkçası ben herhangi birinin kişisel tercihlerinden ötürü eleştirilmesini çok da doğru bulmuyorum.

Bazı kadınlar veya erkekler “sado mazo” diye tabir edilen ilişkiden hoşlanabilirler.

Bu tamamen kişisel bir tercihtir.

Buna da karışamayız.

Taraflar şikayetçi olmadığı sürece bu iş özel ilişki sınıfındadır.

Bu hanımefendi, sert ilişkilerden hoşlanabilir.

Bizi de hiç ama hiç ilgilendirmez.

Ama o böyle seviyor diye herkes de SM ilişkiler yaşayacak değil.


***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Bu toplumun bazılarının zannettiği kadar bozulmadığını görebildiğimiz zaman.

YORUM EKLE