Hakkı Öznur: Ülkücü gençlik Dündar Taşer'in eseridir

Ülkücü hareketin kanaat önderlerinden Hakkı Öznur, Ülkücü Hareketin kurucularından, fikir mimarlarından Ülkücü Hareketin fikri ve siyasi gelişiminde tarihi önemi ve rolü olan aziz Dündar Taşer’in vefatının 48. yılında, Dündar Taşer’in 47 yıllık hayatını fikri ve siyasi çizgisini, Türk siyasi hayatındaki yerini, Milliyetçi-Ülkücü hareketteki tarihi önemini, duruşunu, tavrını, bilge kişiliğini anlatan tarihi öneme sahip bir yazı kaleme aldı.

banner311
Hakkı Öznur: Ülkücü gençlik Dündar Taşer'in eseridir

Merhum Alparslan Türkeş’in “Türkmen Ağası” dediği, veli bir Türk milliyetçisi olan Dündar Taşer ile ilgili yazısının tam metni:

20. YÜZYILDA BİR ALPEREN, TÜRKMEN AĞASI: DÜNDAR TAŞER

Ülkücü hareketin, siyasal anlamda kurucusu milliyetçi hareketin lideri merhum başbuğumuz Alparslan Türkeş, fikri mimarı ise Dündar Taşer’dir. Taşer de Türk-İslam ülküsünün örnek bir şahsiyeti, yılmaz bir savaşçıydı. Milletinin derin ve saf kültürü ile mücehhez, insan sevgisiyle dopdolu, asil davranışlarıyla, efendiliği ve engin kültürüyle, bilge bir dava adamıydı.

İslam’a, Türklük’e, Türk’ün teşkilatçılığına ve büyük devlet kurma hassasiyetine hayran, keskin görüşlü, kıvrak zekalı büyük bir Türk milliyetçisiydi. Geniş tarih bilgisi, milletine olan inanç ve güveniyle meselelere fevkalade isabetli teşhisler koymuş, çözümü yine milletinde bulmuştu. Müstesna şahsiyetiyle davasını yaşayan yılmaz bir mücadele adamı olarak, Ülkücü hareketin şerefli mazisi ve mücadele geleneğinde, önde gelen isimlerden biri olarak hak ettiği yeri almıştır.

İlk gençlik yıllarından beri milliyetçi ruha ve aksiyona sahiptir. 3 Mayıs 1944 Olayları’nda Türk milliyetçilerine karşı düzenlenen “Haçlı Seferi”nde, Atsız ve arkadaşlarının tabutluklarda, hücrelerde işkencelerden geçirilip, zindanlara atıldığı tek parti döneminin faşist diktatörlüğünde baskılara ve zulümlere karşı çıktığı için Harp Okulu’nda okuyan birçok genç Türkçü gibi soruşturmaya maruz kalan kişilerden biri olmuştur.

Taşer ismini kamuoyu ilk defa 27 Mayıs Hareketi’yle birlikte duydu. Hiç beyanat vermediği, kendini tanıtıcı faaliyet göstermediği için hakkında bilinenler çok azdır. Onun hayat çizgisini takip edenler ağırbaşlı, mütevazi, zamanında konuşan ve davanın en çok kendisine ihtiyacı olan mevkilerinde yer alan sabırlı, metin ve cesur üslubuyla, Bozkurtlar’ın Böğü Alp’ini hatırlar. Taşer’in ömrü “Taş yerinde ağırdır.” sözünün tefsiri gibidir. 

27 Mayıs Darbesi’nden vefatına kadar fikir birliği, kader birliği yaptığı Alparslan Türkeş’le birlikte olmuştur. Bu darbeye katılmasının sebebiyse, ülkenin içinde bulunduğu bunalım ve kaçınılmaz bir şekilde ‘geliyorum’ sinyalleri veren askeri bir darbede, ülke yönetimini, CHP yanlısı İnönü taraftarı güçlere ve zihniyete yönetimi bırakmamaktı. Türkeş’le beraber ihtilal komitesinin içinde yer alarak, CHP yanlısı güçlerin iktidar oyunlarını bir süre bozdular. Fakat daha sonra ihtilal komitesi içerisinde yer alan MBK üyeleri arasında komiteci oyunlar başlayacaktı.

SÜRGÜN YILLARINDA BİLE BÜYÜK TÜRKİYE’Yİ DÜŞÜNDÜ

Komite içerisindeki 13 Kasım Darbesi’yle, sürgüne gönderilen 14 kişinin içerisindeydi. 13 Kasım hadisesi onu çok üzdü. Bu hadiseyi hayatı boyunca hoş görmedi. Sürgün yıllarını Fas’ta geçirdi. 

Dündar Taşer, asker olmasına ve 27 Mayıs 1960 darbesi içinde yer almasına rağmen darbeleri, askeri müdahaleleri pek hoş karşılamıyordu. Darbe hareketlerinin ne kadar kötü olursa olsun mevcut düzeni sarstığını ve milletin başına yeni belalar getirdiğini söylüyordu. Milleti sihirli kelimelerle aldatmanın vahametine de vurgu yapıyordu. 

Bazı kavramlarda sihirli kuvvetler vehmetmenin aydınlarımızın zaafı olduğunu ve kendimize yabancılaşmanın sonucu olduğuna dikkat çekiyordu. Milli ölçüyü kaybetmemenin önemini her dem tekrarlıyordu. Milli ölçüyü kaybedenlerin iç ve dış politikada kendi milletinin menfaatini gözetemeyeceğini belirtiyordu.

Dündar Taşer adını hatırlayanların çok azı onu asker olarak hatırlar. Daha çok dava adamı bir Taşer hatırlanır. Büyük Türkiye davasının adamı… Askerliği, karıştığı 27 Mayıs hareketi ve siyasetçiliği hep bu dava adamlığının gölgesinde hatırlanır. Ve o gölgede bir askerden ziyade tarihçi bir bilge, bir devlet adamı durur. Esasen Dündar Taşer’den geriye kalan da bilgeliği ve devlet adamlığıdır.

Millî ve vatanî duygulara doğuştan sahipti. Türkeş’in ifadesiyle O “bir Türkmen ağası” idi. Kendini idrak ettiği çağdan itibaren milletimizle ilgili rüyaları vardı.

Taşer, iki yıl süren sürgün hayatından sonra yurda dönüşlerin serbest bırakılmasıyla, 1963 yılında, çok sevdiği vatanına ve toprağına kavuşacaktı. Onun yeri ve önemi, yurda döndükten sonra yer alacağı siyasi hayatta çabuk fark edilecekti. 1965 yılında Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi darbede yer alan, birlikte sürgüne gittikleri arkadaşlarıyla, CKMP’de siyasi hayatına başladı. 

27 Mayıs müdahalesini takiben adı MBK üyesi olarak açıklanıncaya kadar, kimliğini, fikrî kişiliğini yakın çevresi ve ailesinin dışında bilip tanıyan yoktu. Hayatının sonuna kadar lider olarak tanıyıp sadakatle bağlı kaldığı Alpaslan Türkeş bile, kendi ifadesiyle 13 Kasım’a kadar onun milliyetçilik yönünü tam olarak bilmiyordu. Ancak Taşer’in müstesna vasıfları, ilkeli ve millî şuur sahibi seciyeli kişiliği, kültürel birikimi, tarih bilgisi kısa zamanda herkes tarafından fark edildi. Sürgüne gönderildiği 13 Kasım 1960’dan iki yıl sonra yurda döndüğü sıralarda Dündar Taşer’in nasıl bir cevher olduğu artık biliniyordu. 1965’den itibaren milliyetçi hareketin partileşerek Türk siyasetinin temel unsurlarından biri haline gelmesinde Dündar Taşer’in büyük rolü olmuştur.

DEVLET GAZETESİ’NDEKİ YAZILARI, MİLLİYETÇİ HAREKETE YOL GÖSTERİYORDU

CKMP’nin 30-31 Temmuz 1965 tarihlerinde yapılan kurultayında, partinin GİK üyeliğine seçildi. 1967 Kurultayı’ndan sonra Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi. Partide Türkeş’ten sonra gelen ikinci isimdi. CKMP’nin yeni döneminde fikri ve siyasi gelişiminde çok büyük hizmeti ve emeği vardır Gecesini gündüzüne katarak, partinin Anadolu’da kök salmasında, ‘Milliyetçi Hareket’ bayrağının bir uçtan bir uca dalgalanmasında daima önde koşanlardandı.

Taşer 1965’te Gaziantep’ten milletvekili adayı, 2 Haziran 1968 seçimlerinde senatör adayı, 1969 Genel Seçimleri’nde İstanbul’dan milletvekili adayı oldu. İstanbul’daki adaylığında seçimi çok az bir farkla kaybetti. AP iktidarının milli bakiye seçim sistemini kaldırarak, yerine daha avantajlı çıkacağını düşündüğü nispi seçim sistemini getirmesiyle, birçok MHP’li gibi milletvekili olamadı.

Taşer siyaseti bir gaye olarak değil, milletine ve ülkesine hizmet yolunda bir araç olarak görürdü. Siyasette dürüstlüğü, erdemliliği şiar edinmiş gerçek bir dava adamıydı. Politik hayatta Taşer, fazileti, inancı, fedakarlığı, sevgiyi, tevazu ve ülkücülüğü temsil etmiştir. Siyasi arenadaki dostları da muarızları da onun engin tarih, kültür, siyaset bilgisine ve zekasına hayrandılar. Onun yapmış olduğu tespitler ve değerlendirmeler bütün kesimler tarafından dikkate alınırdı.

1970’ler Türkiye’sine baktığımızda onun yapmış olduğu tahlillerin ve tespitlerin ne kadar doğru olduğunu bugün bile görüyoruz. Meseleleri ele alırken kendine mahsus, sağlam ve rahat bir üsluba sahipti. Milliyetçi Hareket’in sözcülüğünü yapan ‘Milli Hareket’ ve daha sonra yayına başlayacak olan Devlet Gazetesi’nde yazmış olduğu başyazılar ve parti sözcüsü olarak beyan ettiği ülke ve dünya meseleleriyle ilgili görüşler, hareketin ideolojik çizgisine de yön verirdi.

GENÇ ÜLKÜCÜLER TEŞKİLATI, ÜLKÜ OCAKLARI, ÜLKÜCÜ GENÇLİK HAREKETİ ONUN ESERİDİR

1965’li yıllardan itibaren Avrupa’da esen sol rüzgarlar ve sosyalizm modası, Türkiye’yi de etkiledi. 1961 Anayasa’sının sağlamış olduğu siyasi haklarla birlikte çok sayıdaki komünist ve sol gruplar, illegaliteden legaliteye dönerek su yüzüne çıkacaklardı. İhtilalci sol hareketlerin, fikri ve siyasi açıdan faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürüp kitleselleşme çalışmalarıyla, milleti ve devleti tehdit edecek yıkıcı ve bölücü çalışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde, Türk milletinin milli refleksi olan Türk Milliyetçileri sessiz kalmadı. Taşer, Türkeş’in de bulunduğu CKMP’nin bir toplantısında ülkede yaşanan durumla ilgili; “Mutlak mana da milli, manevi, İslami değerlere bağlı gençliği ülkü ve fikirler etrafında toplayacak aksiyoner bir hareketi oluşturmak zorundayız.” diyordu. 

Taşer kolları sıvayarak, kendini parti çalışmalarından çok, gençlik çalışmalarına ayırdı. Üniversitelerde ve Anadolu’da, ‘Ülkücü Hareket’ ismiyle siyasi kimliğe kavuşacak olan ülkücü gençlik teşekküllerinin kurulma çalışmalarında öncülük ve önderlik etti. Gençlerle sadece bir arada oturarak dernekçilik yapmadı. Türkiye’nin istikbali olarak gördüğü milliyetçi, ülkücü gençliğin faaliyetlerinde bir ışık gibi duruyor, yön gösteriyordu. Ortaya çıkan problemler veya zorluklarla karşısında ise meselelerin nasıl çözüme kavuşacağını, bir taktisyen gibi öğretiyordu. 

Taşer bir konuşmasında şunları söylüyordu:

Ülkücüler! Hedefiniz Büyük Türkiye ülküsünü gerçekleştirmektir. Hedefiniz yeniden büyük Türk-İslam medeniyetini kurmaktır. Şanlı tarihimiz ve büyük ecdadımızın bize yüklediği misyon budur. Allah (c.c.) bizimle beraberdir.”

İçtimai yapıdaki bozukluğun sebeplerini ve kaynaklarını iyi bilirdi. Milliyetçi Hareket’in geleceğini ve Türkiye’nin kurtuluşunu Ülkücü gençliğin yetişmesiyle mümkün olacağına inanırdı.  Gençliğin üzerine titrerdi. Türk milletinin bekasının teminatı olan Ülkücü gençliğin, düşmanlarının bütün oyunlarını bozacak kudretteki ruh sağlamlığında ve teşkilatlanma gücünde, onun damgası vardır. Gençliğin yetişmesinde, şahsiyetini bulmasına önem vermesi sebebiyle, yöneticisi olduğu partiden bağımsız olarak bir araya gelmelerini arzu etmiş, dolayısıyla zaman içinde gücü, cesareti, şecaati milletçe takdir edilen, gençlik üzerindeki müessiriyetini geniş çevrelere göstermesini başarmıştır.

TAŞER, YARININ BÜYÜK TÜRKİYESİ’NİN KADROLARINI HAZIRLIYORDU

1967-1968 yılları arasında kurulmaya başlayan Genç Ülkücüler ve Ülkü Ocakları’nın kurdurulmasında ve eğitiminde önemli görevler ifa etmiştir. 

İlk gençlik hareketlerinin başladığı yıllar içerişinde, onun en önemli özelliklerinden biri, gençliği milli, manevi değerlerle yetiştirecek, onları her türlü anarşist, materyalist düşüncelerden koruyacak bir teşkilatın nasıl kurulacağını bir tarihçi, sosyolog ve psikolog gibi düşünmesiydi. 

Kendini bir siyasi parti yöneticisinden çok, mefkure insanı olarak görüyordu. Gençliğin siyasi kadroların programları etrafında değil, fikirler ve ülküler etrafında toplanması gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden gençlik çalışmalarını parti çalışmalarından hep ayrı tutmuştur.

Dündar Taşer, bir ülkücünün yaşama ve hareket şevkini net çizgilerle ortaya koyarken, milli şuur sahibi münevverlerimize de en güzel örneklerden biri olmuştur. Memleketin içinde bulunduğu şartların bir var olma kavgası olduğunu biliyor ve ülkenin, Akif’in “Asım’ın nesli” dediği dinine, milletine, kültürüne ve tarihine sahip, vatanperver ülkücü kadrolarla kurtulacağına inanıyordu.

Taşer, temellerini oluşmasına katkıda bulunduğu, öncülük ettiği genç ülkücülerin ve Ülkü Ocakları’nın düzenlemiş olduğu sohbetlerde en çok aranılan ve değişmez isimlerdendi. Onun aydınlattığı sohbetlerde Ülkücü gençler, geleceğe ümitle bakarlardı. Bazen gece yarıları başlayıp sabahlara kadar devam eden konuşmalar, uzadıkça uzar ama hiç kimse sohbetlerin bitmesini istemezdi. Onun sıcaklığı, içtenliği bütün genç ülkücülerin yüreğini ısıtırdı. Hele Osmanlı’yla başlayıp cumhuriyetle devam eden konulara girildi mi, sanki tarihin derinliklerinden gelen bir insan konuşuyor gibi pür dikkat dinlerlerdi. O sanki yaşayan bir Osmanlı’ydı.

TÜRKEŞ, GENÇLİĞİN EĞİTİMİNİ DÜNDAR TAŞER’E BIRAKMIŞTI

CKMP/MHP döneminde 1968-1970 arası Mustafa Kaplan, Numan Esin, Rıfat Baykal, Muzaffer Özdağ vb. bazı isimlerin Türkeş ile   fikri ve siyasi konularda ters düşüp ayrılmalarıyla Ülkücü gençlerin problemlerine, eğitimlerine Türkeş tarafından Dündar Taşer görevlendirilmiştir. Devlet’teki makaleleri Ülkücü gençlere yol gösteriyordu. 

Yakın dostu, milliyetçi fikir adamı akademisyen Erol Güngör, Taşer’in Ülkücü gençlerle kurduğu ilişkiyi, büyük sevgiyi, bağlılığı şöyle anlatıyor:

“Taşer, her şeyden önce kendini bir derviş mahiyeti içinde tutmayı bildi. Onun gençlik hareketinde kendini bir lider olarak ortaya attığını veya öyle düşündüğünü hiç kimse söyleyemez. Taşer, gençlerle bir arada oturup dernekçilik de yapmadı. O sadece bütün çalışmaların önünde bir ışık gibi duruyor, çıkan her ihtilafta hakem oluyordu. Gençlere iki şey öğretti: Birincisi Türk tarihinin yeni bir yorumu, ikincisi bu tarih içinde çağdaş Türk gençliğinin yeri ve vazifesi. Başarısının fikrî bakımdan sırrı işte bu noktada yatar. Onun getirdiği yorum şimdiye kadar milliyetçilikte ihtilaf konusu olan bütün noktaları bertaraf etmiş, herkesi birleştirmiştir.

Fikirlerinin yanında şahsiyetine ait vasıfları hesaba katmazsak onun başarısını yine açıklayamayız. Kendisini görme imkânı bulamayan gençler, işte bu yüzden onun yaptığı işi kolaylıkla anlayamayacaklardır.”

Türk tarihini çok iyi bilişi ve parlak zekasının hadiseleri milli tarih şuuruyla yorumlayışı, mükemmel bir kafa yapısına sahip oluşunun işaretiydi. Ülkücü gençlerle olan sohbetlerinde tarihi gelişmelerimizi bir sarkacın hareketine benzetirdi. Türk tarihinde sarkacın son noktasına gelindiğini ve artık zaruri olarak kabarıp taşma, büyüme istikametinde gelişeceğini söylerdi. 

ÜLKÜCÜLERE BÜYÜK HEDEFLER GÖSTERİRDİ

1967 yılından itibaren vefatına kadar her yıl Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yer olan Söğüt’te düzenlenen Ertuğrul Gazi Törenleri’ne, partinin ve gençlik kollarının da katılmasında önemli etkisi olmuştur. Düzenlenen törenlere katılımlarda ülkücü gençliğin kalabalık bir şekilde yerini almasına, toplantılarda hazır bulunmasına özen gösterirdi. Söğüt’te düzenlenen bu ziyaretlerle gençliğin tarih ve milliyetçilik şuuruna, tarih sahnesinde büyük rol oynamış, ecdadımız Osmanlı’nın daha iyi anlaşılması noktasında, ülkücü gençliğin misyonunun öneminin altını çizer, hedefler gösterirdi. Kafasındaki güçlü, milli bir devletin adı, tarihteki Osmanlı’ydı. Yeni bir Türk-İslam medeniyeti kurmanın yolunun Osmanlı’yı kavramaktan geçtiğine inanıyordu.

Taşer, bizim tarihimizde ki “Veli” ve “Alp” tiplerinin her ikisinin de özelliklerini üzerinde taşıyordu. Gençler ve tabii yaşlılar onu kendilerine bu kadar yakın bulurken, efsane devirlerden bugüne kalmış bir kahraman gibi onu bütün benliklerini bağlarken, bu vasıfların tesiri altındaydılar.

Türk siyasi hayatına damgasını vuran, Türkiye’nin en güçlü sivil hareketi olan Ülkücü Hareket’in gerçek manada kurucusu ve öncüsü olan Taşer, gençliğe üç önemli temel esası öğretmeye çalışmıştır:

1. İslam ahlak ve fazileti,

2. Türklük ve tarih şuuru,

3. İlayı Kelimetullah için Nizam-ı Alem.

İşte bütün hayatı boyunca yapmış olduğu konuşmalar, yazmış olduğu makaleler ve o meşhur sohbetlerinde her şeyin özeti, bu esaslarda yatmaktaydı.

Erol Güngör, Dündar Taşer’i klasik siyasetçilerden ayıran önemli vasıflar var. O, her şeyden önce dava adamlığı şartlarını haiz bir gönül insanıydı. 

Dündar Taşer Türk tarihi, Türk kültürü, Türk ülkücülüğü mayasıyla yoğrulmuş abide bir şahsiyetti. Türk'e ait değerleri o'nun kadar iyi tanıyan ve bilen münevver sayısı çok azdır.

ŞEHİT SÜLEYMAN ÖZMEN’İN CENAZESİNDE GÖZYAŞLARINI TUTAMADIĞI AN

Aziz Dündar Taşer, Ülkücü gençliğin sadece sohbetlerine katıldığı, fikir danıştıkları bir siyaset adamının ötesinde, onların zor günlerinde, çatışmalı yıllarda, küfre karşı vermiş oldukları milli, İslami kavgalarında, başları sıkıştığında, darda kaldıklarında o hep genç ülkücülerle birlikteydi.

Taşer, üniversitelerden hapishanelere, hastane kapılarından mezarlıklara uzanan ülkücü mücadelede, onların arkadaşı, ağabeyi, güvendikleri bir dağ idi. 1969-1970 yıllarının başlarında, kızıl terörün okullardan sokaklara kadar yansıyan saldırıları karşısında, büyük bir azim ve kararlılıkla küfrün karşısına dikilen ülkücü hareket mensuplarının vermiş olduğu, o büyük mücadelede, ilk şehitlerden olan, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen’in Maltepe Camii’nde düzenlenen cenaze töreninde yaptığı duygusal konuşma, herkesi derinden etkilemişti.

Hatta tören esnasında yanında bulunan Galip Erdem’e söylediği;

“Ne kadar üzülürsem üzüleyim, ağlamak adedim değildir. Hatta annemin ölümünde bile ağlamadım ama bu çocuğun gidişi ağlattı beni.” diyecek kadar etkilenmişti.

Binlerce ülkücüye hitaben şu sözleri söylüyordu:

“Süleyman; bu vatan, bu millet, hepimiz için ölmüştür. Süleyman bir semboldür, bir şehittir. Şehitler kutsisidir. Süleyman hayatının başındaydı. Ne kapitalist ne de burjuvaydı. Hepimiz için öldü. Süleyman sizlersiniz. Süleyman yaşayacaktır. Çünkü ‘Şehitler Ölmez’”.

Erol Güngör, şehit Süleyman Özmen’in cenaze törenine katılan ‘ağabeyim’ dediği, aziz dostu Dündar Taşer’i şöyle anlatıyordu: 

“İlikleri donduran bir kış günü, karlar altında yüzlerce gencin bayrağa sarılı bir tabut arkasından, muntazam sıralarla yürüdüklerini gördüm. Elinde kitaplarıyla fakülte kapısından çıkarken şehit edilmiş bir arkadaşlarına karşı son görevlerini yapıyorlardı. Gözlerinde sadece bulanık bir hüzün değil, bir ümit parıltısı okunuyordu. Başlar dik, vakar içinde yürürlerken onlara baktım ve düşündüm ki, bu gençlerin pek çoğu Dündar Taşer'i görmemiştir. Hâlbuki bu vakur kalabalığın en önünde sanki o vardı. Gençler hakikatte bir şehit arkadaşlarının tabutu arkasında değil, kendilerini kutsal bir ülkü yolunda toplamış ve mayalamış olan Taşer'in gösterdiği hedeflere doğru yürüyorlardı.

Önümüzdeki yıllar içinde, bu gençler ve onlar gibi daha binlercesi bütün Türkiye'de ülkenin idaresini ellerinde tutacaklar. Aralarından ilim ve fikir adamları çıkacak, kendilerini bir delikanlılar kalabalığı olmaktan kurtarıp da bir milletin gençliği haline getiren azim ve iradenin nereden geldiğini araştıracaklar. Ağabeylerinin bir zamanlar dağınık, derbeder, sahipsiz, ezik dolaşırken nasıl olup da bir gün toparlandıklarını düşünecekler. O zaman bu kutlu toparlanmada büyük emeği geçmiş kimseleri daha iyi tanıyacaklar. Karşılarına bir büyük adam çıkacak ki onun yaptıklarını kolay kolay izah edemeyecekler, bir tek kişinin bu büyük işi nasıl omuzlayıp yürüttüğünü büyüklerine soracaklar, büyükleri ise onlara ancak şunu söyleyebilecek: Taşer'i tanımayan, bunu anlayamaz.”

BİR DAĞ GÖÇTÜ

MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer, 13 Haziran 1972 gecesi ebedi aleme göç etti. Geri manevra yapan ekmek kamyonunun, arkasından çarpmasıyla ağır bir şekilde yaralanan Dündar Taşer, kaldırıldığı Numune Hastanesi’nde bütün çabalara rağmen kurtarılamamıştır. Acı haber kısa zamanda bütün Türkiye’ye yayılmıştı. Milliyetçi-ülkücü hareket derinden sarsılmıştı. Bu beklenmedik ölüm haberi ülkücü camiayı şok etmişti.

Cenazesi 15 Haziran 1972 Perşembe günü Hacı Bayram Camii’nden kaldırıldı. Binlerce ülkücünün, partilinin, Türkiye’nin dört bir yanından, akın akın gelen dava arkadaşlarının, ülküdaşlarının katılımıyla, tekbir sesleri arasında, Karşıyaka Mezarlığı’ndaki ebedi istirahatgahına defnedildi. Taşer’in cenaze töreninde herkes, tarifsiz bir keder içindeydi. Son yolculuğuna uğurlayanlar, büyük ve kutsal bir vazifenin şuuru içindeydiler. Çünkü o, büyük ülkücü mücahit ömrünü bu bayrak, bu millet, bu vatan için harcamıştı. ‘Ezan susmasın, bayrak inmesin’ kavgasının lider ve sembol isimlerindendi. Cenaze töreni başlamadan evvel, tabutu, musalla taşına konduğunda ülkücü gençler, yani onun, ülkemin ve milletimin geleceği dediği “Alperenler Ordusu” Türkmen Ağası’na karşı son vazifelerini sırayla nöbet tutarak yerine getirmeye çalışıyorlardı. 

Ülkücü gençlik kendilerine kimlik, teşkilat ve aksiyon kazandıran bu büyük dava adamının, Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya Hacı Bayram Camii’ne gelerek, son görevlerini ona karşı yerine getirdiler.

Cenaze törenine hükümetten muhalefete kadar birçok siyasi partinin lider ve üst düzey yöneticileri, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri olmak üzere on binden fazla vatandaş topluluğu katılmıştır.

TÜRKEŞ: BAYRAĞI GÖNDERE BİRLİKTE ÇEKECEKTİK

Dündar Taşer’in ebedi istirahatgahına tevdi edildikten sonra MHP lideri Alparslan Türkeş, büyük dostu, kader arkadaşı; birlikte çok şey paylaştıkları, Milliyetçi Hareket’in şerefli mücadelesinde büyük emek vermiş, çaba sarf etmiş, lider ve bilge bir şahsiyet olan bu büyük ülkücünün ardından şu konuşmayı yapmıştır:

“Bayrağı Göndere Birlikte Çekecektik!

Aziz ülküdaşım!

Acı kader bizi, mezarının başında konuşmak gibi aklımıza hiç getirmediğimiz bir vazifeyi yapmak mecburiyetinde bıraktı. Sen, milletimizin yiğit ve ülkücü bir evladı, partimizin çok mümtaz bir siması idin. Daha uzun yıllar omuz omuza çalışacağımıza, ülkümüzün bayrağını birlikte taşıyıp zafer gönderine çekeceğimize inanmıştık. Olmadı. Ne yapabiliriz, Takdir-i İlahi.

Aziz Taşer;

Ömrünce Türk milletini sevmenin, büyüklüğüne inanmanın sırrına ermiş, hayatının gayesini milletine hizmette görmüş, dünya hırslarına iltifat etmemiş, hiçbir mevkiin cazibesine kapılmamış, tam bir Türk milliyetçisi olarak yaşamıştın.

Zekanın parlaklığı, sevginin sonsuzluğu, kültürünün zenginliği kadar yüreğinde büyüktü. Talihsiz bir dönemde, nankör bir dünyada, milletini en çok sevenlerin horlandığı bir idrak yokluğu içinde yaşamak, kalbini kemiren bir dertti. Yine de dayanaklı idin ama kader; nankörlüklerin, anlayışsızlıkların çökertemediği mukavemetini, bir arabanın çarpmasıyla yıktı.

Biz de yıkıldık ama biliyoruz ki ömrünü verdiğin mücadelenin zaferi uğruna, üzüntümüz ne kadar büyük olursa olsun, asla sarsılmadan ilerlememizi bekliyorsun. Ruhunun daima bizi takip edeceğini, müşterek davamıza hizmet edebildiğimiz müddetçe müsterih olacağını çok iyi bilmekteyiz. Seni hep aramızda sayacağız. Hayatımın gayesi saydığın müşterek ülkümüzün zafere ulaşması uğrunda, birlikte kurduğumuz iman ocağının sönmeden yanacağına ve bir gün milletimizin kara talihinin değiştirileceğine, manevi huzurunda söz veriyoruz. 

Aziz ülküdaşım Taşer!

Seni, dava arkadaşlarının ve bütün memleketimizin gelecek yıllarda daha iyi anlayacağına ve manevi şahsiyetinin takipçisi olduğumuz kutsal davamızda bizlere destek olacağına inancımız tamdır. 

Aziz ülküdaşım!

Seni ebedi bir yolculuğa uğurluyoruz. İnanıyoruz ki huzur içindesin. Huzur içinde kal. Yüce Allah’tan rahmet dileyerek, aziz hatıran önünde deri bir acı içinde eğiliyoruz.

MHP lideri Alparslan Türkeş, Taşer’in vefatından sonra onunla ilgili düzenlenen bir toplantıda, onunla nasıl tanıştığını şöyle anlatıyor:

“Çok değerli arkadaşlarım!

Her geçen gün yokluğunu ve boşluğunu daha acı ve daha ağır bir şekilde duymakta olduğumuz, ideal arkadaşım, dava arkadaşım ve silah arkadaşım rahmetli Dündar Taşer Bey’le ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.

Dündar Taşer Bey’i, 27 Mayıs hareketinin planlandığı 26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece Harp Okulu Komutanlık odasında, ilk defa gördüm. Yere Ankara haritalarını sermiştik; o haritaların üzerinde birkaç saat sonra başlayacak olan, bütün Türkiye’de yeni bir idareyi kurma teşebbüsü ile ilgili hareketin, son planlamasını yapıyor ve görevlilere gerekli emirleri veriyorduk.

Kendisini o zaman tanıdım. Daha sonra da ‘Milli Birlik Komitesi’nde arkadaşlığımız yavaş yavaş gelişti. Sonra 14’ler denen grup içinde beraber olduk. Yurtdışına sürgüne gönderildik. Dışarıdayken mektuplaştık, ziyaretler dolayısıyla evinde misafir oldum. Türkiye’ye döndükten sonra, biz Türk milliyetçiliği fikrini siyasi aksiyon yapmak zorunluluğu olduğu görüşündeydik. Bunun için bugün ‘Milliyetçi Hareket Partisi’ dediğimiz o zamanki adı ‘Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ olan partiye girmeye karar verdik ve beraber girdik. Bu partili rejimde siyasi alanda faaliyetli hiç iddiasız, hiçbir şey talep etmeden, hiç kimseyi itici, incitici bir tavır takınmadan davaya hizmet etti.

Ben ona sevgimi, ‘Türkmen Ağası’ diyerek ifade ederdim. Neşeli olduğu zaman, ‘Gel bakalım Türkmen Ağası, önümüzde şöyle bir iş var, bunu nasıl halledeceğiz?’ derdim. Gerçekten o bir Türkmen Ağası’ydı. Aslında bir tank subayı idi ama kendisini tanımayanlar onun Müslüman Türk milletinin köklü kültürüyle bu derece yoğrulmuş olduğunu anlayamazlardı. Kültürlüydü, çok zekiydi. Gayet nükteli konuşurdu ve çok da güzel yazardı. Yazılarında ve sözlerinde, istediği zaman karşısındaki batıl fikirleri çok ince bir şekilde çarpmasını bilirdi.  

DÜNDAR TAŞER’İN ŞÜPHELİ ÖLÜMÜ

Dündar Taşer’in ölümü, ülkücü camiada bazı iddiaları da meydana getirdi. Elim olayın oluş biçimi geride soru işaretleri bıraktı. Ölümünün üzerinden 48 yıl geçmesine rağmen, esrar perdesi bir türlü aralanamadı.

Değerlendirmelerinde çok hasis davranan, kolay beğenmeyen Ülkücülerin ağabeyi, 58, 68, 78 kuşağı milliyetçilerinin, ülkücülerin yetişmesinde büyük rolü ve emeği olan, fikir adamlarımızdan Galip   Erdem, Taşer’in vefatı üzerine şöyle yazmıştı:

“Büyük hedeflere yönelmenin seçkin kişiler elinde gerçekleşeceğini, yüce bir ülküye inananların birbirini sevmesi, sayması, küçüklerin büyükleri dinlemesi şartını hiç unutmamış, herkese öğretmeye çalışmıştır.”

Milliyetçi camianın önemli isimlerinden, 12 Eylül 1980 öncesi MHP’de siyaset yapmış, harekette önemli görevler üstlenmiş, Türk Ocakları’nın 16 yıl genel başkanlığını yapmış, bütün ömrünü Türk milliyetçiliği ülküsüne vakfetmiş Nuri Gürgür Ağabey de yakından tanıdığı, çok sevdiği, aziz Dündar Taşer’in ölümü ile ilgili o da soru işaretlerinden söz ederek şunları söylüyordu:

“Dündar Taşer, hiç beklenmedik bir zamanda, son derece anlamsız ve soru işaretleriyle dolu bir kaza sonucu Hakk’a yürüdü. Bütün dostlarını, sevenlerini derin acıya boğan bu elim kayıp için Ziya Nur şöyle der: ‘Milletimiz son asırda yetiştirebildiği en büyük fikir, hareket ve dava adamlarından birini, belki de en büyüğünü kaybetti… Tıpkı bir gökkuşağı gibi en sade ve açık millî renklerle harelenen bir bereketli ışık kütlesinin bu ani ölümü, gücümüzü, kuvvetimizi kesmiş, gönlümüzde takat bırakmamıştır.”

‘İftirâkınla efendim bende takat kalmadı’ mısra-ı her halde buraya muvafık düşer. Fakat bu ayrılık baki ve fâni ayrımlar arasındaki fark kadar uzak veya yakın bir ayrılık.”

DÜNDAR TAŞER: LİDER, HERKESİN DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKIP, YÜRÜYEN ADAMDIR

Dündar Taşer, 58 ve 68 kuşağına mensup milliyetçi-ülkücü kadroları, dönemin genç ülkücülerini, milliyetçi aydınları, akademisyenleri, milliyetçi çevreleri konuşmalarıyla, konferanslarıyla esas olarak sohbetleriyle, ikili ilişkileri ile derinden etkilemiş, lider kimlikli bir tarihi şahsiyetti.  

MHP camiasında zaman zaman dar bir çevrede, özellikle Taşer’e çok yakın olan ondan etkilenen bazı isimler, “Neden lider Taşer değil de Türkeş diyorlardı.” Taşer’in lider özelliklerini taşıdığını, bunu yapabilecek birikime sahip olduğunu düşünüyorlardı… Bu soruya cevap almak için, zaman zaman Dündar Taşer’i sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Dündar Taşer’i çok seven bu isimler, Türkeş’i de lider olarak kabul eden, onun talimatlarını tereddütsüz yerine getiren isimlerdi aynı zamanda.  

Türkeş, hareketin lideriydi. Ülkücü kadrolarla, gençlerle de yakından ilgileniyordu. Onlarla bir araya geliyor, onları dinliyor ve onların eğitimlerine büyük önem veriyordu. Ancak genel başkan olması, ülke meseleleri, TBMM ve diğer siyasi çalışmaları yoğunluğu nedeniyle birçok konuları Dündar Taşer’e bırakmıştı.

58 kuşağına mensup Türk milliyetçilerinden, Milliyetçi Hareket’in ideologlarından, ömrünü Ülkücü Hareket’e, Türk milliyetçiliği ülküsüne vakfetmiş, 12 Eylül 1980 öncesi MHP Erzurum milletvekili olan, MHP Başkanlık Divanı’nda görev yapmış, 12 Eylül darbesi  sonrası tutuklanan MHP ve Ülkücü kuruluşlar davasında yargılanan, yaptığı tarihi savunma ile 12 Eylülcüleri rezil rüsva eden, Milliyetçi/Ülkücü hareketin gönlünde taht kuran, Ülkücü fikir ve siyaset adamı, rahmetli Nevzat Kösoğlu (1940 – 2013) “Hatıralar Yahut  Bir Vatan Kurtarma Hikayesi”nde  Dündar  Taşer’in  “Neden lider  Türkeş” dediğini  şöyle anlatıyor:

“Rahmetli Dündar ağabey ile aramızda geçen bir konuşma vardır. Ben ondan sonra biraz daha toparladım gibi. Her Türkeş'i anma toplantısında, anlatırım. Yazdım da zannediyorum. Bir gün gazetenin bürosunda sohbet ederken, Mustafa Yıldırım, Dündar ağabeye dedi ki: “Kusura bakmazsan sana bir soru soracağım”. O da “sor” dedi.

Dedi ki Mustafa: "Sen Türkeş'ten daha bilgilisin, daha güzel konuşuyorsun. İnsanları etkileme kabiliyetin daha fazla. Bir sürü niteliklerin var. Niye sen değilsin de Türkeş lider?" Ben önce, Dündar ağabey bozulur mu, kızar mı diye düşündüm, ama o hiç umursamadı ve yine o rahat üslubu ile dedi ki: “Evet, ben Türkeş'ten daha bilgiliyim, daha kültürlüyüm, daha güzel konuşurum, daha daha daha niteliklerim vardır. Bunlar doğrudur. Ama lider dediğin adam bu vasıflara sahip olan adam değildir. Lider kimdir? Lider, herkesin düşüğü yerde kalkıp yürüyebilen adamdır." dedi. 

O zaman bu sözü ben, yeterince derinliği ile kavrayamadım; Dündar ağabeyin güzel sözlerinden birisi olarak göründü. Dündar ağabeyin, biz yanlışlarını da severdik; tartışmaz, sadece dinlerdik.

Daha sonra iki olay yaşadım.

1966 veya 1967'de, Galip ağabey ve ben, Meclis'te CKMP'nin grup odasındayız. Numan Esin, Muzaffer Özdağ, Türkeş. Başka bir iki milletvekili daha var.

Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti partiye girecek veya girmiş. Serdengeçti’yi rahmetli Osman Turan'ı, partiye girmesi için ikna etmek üzere aşağıya kulise göndermişler. Biz de grup odasında bekliyoruz. Osman Yüksel, Osman Turan'ı getirecek diye; çok da iyimser bir hava var. Ne kadar bekledik bilmiyorum ama sonunda Osman Yüksel tek başına geldi. Suratı ekşimiş bir vaziyette, dedi ki: ‘Olmuyor, gelmiyor, razı edemedim!’ Odada buz gibi bir hava esti; birdenbire yıkım oldu. Herkes çöktü.

Numan Esin ayağa kalktı bir şeyler söyledi; bu iş olmayacak dedi ve çıktı gitti. Diğeri Şefik Soyuyüce miydi, velhasıl herkes sırayla bir şeyler söylüyor ve bırakıp gidiyor. Muzaffer Özdağ'ınkini hazırlıyorum, dedi ki, ‘Biz milliyetçiliği bunlardan öğrendik, bunların yazdıklarına, çizdiklerine baktık, okuduk ve heyecan duyduk. Şimdi biz kavgaya girmişiz, bunlar gelmiyorlar!’ O da çıktı gitti. Parti çöktü, ben de yıkıldım.

Türkeş dinliyor. Sonra kalktı. Elini masaya vurdu. ‘Direnin arkadaşlar, zafer bizim olacak!’ dedi. Sonra o da kalktı, hiçbir şey olmamış gibi, Galip ağabey paltosunu tuttu, giyindi çıktı.

Ben o anda kendimi yeniden doğmuş gibi hissettim. Milletvekilleri filan, her kalkan bu iş burada bitti dedikçe, ben kafama balyozla vurulmuş gibi oluyorum. Bir daha çöküyorum. Ha bire çöküyorum. Ben daha siyasete bile başlamamış, amatör heyecanlarla dolu biriyim. Gazeteciyim ama kendimi partili gibi görüyorum.

Fakat Türkeş kalkıp da bu laf söyleyince, ben zannettim ki güneş yeniden doğdu. Dünyam ışıklandı. O kadar coşkuya geldim. Galip ağabey de aynı vaziyette. Çıktık gittik.

Dündar ağabeyin ne demek istediğini, o zaman anladım. Lider buymuş. Herkesin çöktüğü yerde, düştüğü yerde, ‘Devam arkadaşlar!’ diyebilen adam.”

DÜNDAR TAŞER, KÜBİTEM VE AYDINLAR

Dündar Taşer 1969 yılında kısa adı KÜBİTEM olan Kültür Bilim Teknik Merkezi’ni, Ankara’daki milliyetçi-ülkücü üniversite öğretim üyeleri ile birlikte kurdu. KÜBİTEM’in gayesi Türk milliyetçiliği fikrine gönül vermiş MHP hareketini destekleyen, sempati duyan üniversite çevrelerini burada toplayarak ülkücü hareketin ülke ve dünya meseleleri ile ilgili plan, program üreten bir fikir üretim merkezi işlevini sağlamaktı. Üniversite çevrelerinin yoğun bir ilgi gösterdiği KÜBİTEM, Dündar Taşer’in büyük gayret ve çabalarıyla adeta ülkücü hareketin entelektüel bir okulu haline geldi. Taşer, KÜBİTEM vasıtasıyla merkez ve Anadolu’daki ülkücü kuruluşların faaliyetlerine, burada toplanan ilim ve fikir adamlarını konferans ve seminer vermek üzere konuşmacı olarak gönderirdi.

KÜBİTEM, bir ilim, irfan merkezi olarak tasarlanmıştı, Dündar Taşer’in dergâhıydı. Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin, Halil Özyıldız, İskender Öksüz ve birçok isim, Meşrutiyet Caddesi’ndeki KÜBİTEM’in kadroları arasındaydı. KÜBİTEM, Dündar Taşer’in sohbet yeriydi. 

1970’lere damgasını vuran yayınların, elit örgütlenmenin merkezinde bu kuruluş vardır. Stratejisinde, çeşitli kesimlerdeki Türk milliyetçilerini ayrı ayrı teşkilatlandırmak vardı. KÜBİTEM’in her çekmecesinde yeni kurulan veya kuruluş safhasındaki bir derneğin evrakı bulunurdu. Bu çekmecelerden biri, “Ülkü Ocağı”nınkiydi.

DÜNDAR TAŞER SOHBETLERİYLE HER ÇEVREYİ ETKİLEMİŞTİ

Dündar Taşer’in en önemli özelliklerinden biri de zaman zaman İstanbul’da Marmara Kıraathanesi’nde, Ankara’da Bulvar Palas Oteli’nin lobisinde, dönemin önde gelen fikir ve siyaset adamlarıyla, birlikte yaptığı, ilgi çekici sohbetlerdi.

Marmara sohbetlerinin müdavimlerine, ‘Marmaratör’ deniyordu. Zaman zaman şimşek gibi çakan esprilerle tadına doyum olmaz bir revnak kazanan sohbetler müdavimlerine her meseleye, Osmanlı tarihinin adesesinden bakabilme ve Osmanlı tarihini bir Osmanlı gibi görüp değerlendirme alışkanlığını kazandırmıştı. Özellikle bu sohbetlerde Dündar Taşer’in yakın dostu Ziya Nur ile yaptığı, eşi az bulunur Osmanlı tarihine çok farklı yorumlar getiren genel geçer görüşleri alt-üst eden yorumları hem sohbetlere hem de bu sohbetleri dinleyenlere büyük haz verirdi.

Çaylar sürekli tazelenirken günün meselelerini enine-boyuna tahlil eden Dündar Taşer ve Marmaratör sakinleri her meseleyi tarihin arka planını açarak bakar, tarihin mucizesi olarak Osmanlı’ya her vesile ile atıfta bulunurlardı. Hiçbir izahı alışılmış izahlara benzemez, yaptıkları her tahlil beynimizin bir köşesine yerleşmiş resmi doğrulardan birini mutlaka yıkardı.

Bu sohbetler gerçekten kültürlü, şuurlu, entelektüel birikime sahip birçok çevreden insanın adeta platform haline getirdikleri zengin tartışmalara, fikri güzellikleri sahne oluyordu.

Özellikle Taşer’in Marmara sohbetlerinin bir devamı da Ankara Bulvar Palas Oteli’nin lobisinde yapılan gece yarılarından, sabahlara kadar devam eden konuşmalardı. Konulara olan hakimiyeti ve üslubu dinleyenleri çabucak etkisine alırken, insanlar onu dinledikten sonra müthiş bir haz duyarlardı. Dinleyenler arasında birçok milliyetçi muhafazakardan, liberal ve sosyal demokrat çevrelere kadar tanınmış şahsiyetler vardı. Eski CHP milletvekili Dışişleri Bakanlığı yapmış devrin önde gelen sosyal demokratlarından Turan Güneş de bunlardan biriydi.

Türk düşünce hayatının önemli isimlerinden Cemil Meriç, “Mağaradakiler” adlı kitabında Dündar Taşer hakkında şunu söylüyor:

“Taşer, coşkun bir zekâydı… Fetihten fethe koşan akıncı bir zekâ…

Ne ikbal sarhoş etmiş Taşer’i ne bozgun yeise düşür¬müş. Feleğin “germ-ü serd”(iyi-kötü)ine vakur bir tebessümle bak¬masını bilen yalçın bir irade. Bu yiğit mücahidin de Koçi Bey, Sarı Mehmet Paşa ve Cevdet Paşa gibi tek kaygusu var; “Devlet-i ebed müddetin ‘devlet’i ebed müddet” ol¬ması…

Taşer, dizgin tanımayan bir tecessüs, cesur bir idrak ve büyük bir gönül; vicdanını kaybeden bir devrin vicdanı.”

Kendisinden başka kolay kolay hiç kimseyi beğenmeyen Necip Fazıl’ın da Taşer için övgü dolu sözlerini Galip Erdem şöyle naklediyor: 

“Hayret, askerden böyle bir adam çıksın, tanıdığım insanlar arasında kendini hemen belli eden kültürlü, aydın ve müthiş bir zekaya sahip olan ender insanlardan biridir.”

Büyük dava mefkure adamı Osman Yüksel Serdengeçti ise; “O ne bir tarihçi ne bir edebiyatçıydı. Fakat kendisinde öylesine köklü, renkli orijinal bir tarih şuuru vardır ki her yerde herkes tarafından istenilen bir adamdı.” diyordu.

EROL GÜNGÖR: DÜNDAR TAŞER’İN ÖLÜMÜYLE BİR YANIM KOPTU

Dündar Taşer, tarih şuuru ile beslenen milli ölçünün adamı idi. Taşer’in tarih şuuru, milli ve manevi değerlerin gölgesinde nefes alan, binlerce yıllık ömre sahip bir ruhi hayatın tavır ve davranışlarından ilham alan bir şuurdur.

Dündar Taşer’i sohbetleriyle, konferanslarıyla fikir ve siyaset merkezlerini, üniversite ve aydın çevrelerini derinden etkilemiştir. Erol Güngör Hoca, şehit Gün Sazak ve daha pek isim sayabiliriz. 

Erol Güngör’ün Taşer hakkındaki yazılarının tamamında, onun kaybından duyulan derin üzüntü ve hiç yaşlanmayan bir dost hasretinin kokusu ile birlikte, bu sihirli bağlılığın da izlerine rastlamak mümkündür. Özellikle Dündar Taşer’in Osmanlı tarihine bakışıyla, Erol Güngör’ün ‘Devlet-i Ebed Müddet’ hakkındaki fikirleri örtüşüyordu.

“Töre” dergisinde; Dündar Taşer’in vefatı dolayısıyla yazdığı “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” adındaki yazılar “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si”nin resmini önümüze seriyordu. Erol Güngör’ün “Dünden Bugünden Tarih-Kültür ve Milliyetçilik” adlı kitabı ile “Türk Kültürü ve Milliyetçilik” ismindeki kitabında Taşer hakkında yazılmış, bir dostun ardından yazılabilecek en güzel vefa yazıları vardır.

Erol Güngör, Marmara Kıraathesi’nde, İstanbul sokaklarında, birlikte yaptıkları yürüyüşlerde, Ankara’da KÜBİTEM’de Dündar Taşer’le sohbet ederken bu gözlemleri yapmış, bu kanaate varmıştı.

Erol Güngör can dostu, ağabeyi Dündar Taşer’i şöyle anlatıyor: 

“Orta boylu, kıvırcık kır saçlı, yüzü daima mütebessim, alnında kış ve yaz ter damlaları eksik olmayan, parlak ve canlı gözlerinde zekâ kıvılcımları tutuşan bir adam. Konuşurken gözleri yukarıya doğru çevriliyor, sanki orada kendisine fikirleri ve sözleri en güzel terkipler halinde veren gizli eller var. Bir âlimin dikkati ve titizliği ile bir sanatkârın zarafetini, bir velinin ıstırabını kendine saklayıp sevgi ve şefkati başkalarına sunan diğergâmlığını, bir Türk köylüsünün karşısındakini küçülten tevazu ve mahcubiyetini, bir Osmanlı paşasının vakar ve azametini şahsında toplayabilmek için mutlaka yukarılarda bir kaynaktan ilham alıyor olmalı, çünkü bu vasıfları bir araya getirmek her fâniye nasip olacak gibi değil. Nadir olarak öfkelendiği zaman gözlerini yere eğiyor; belli ki sevginin yukarıdan, öfkenin aşağıdan geldiğini pekiyi anlıyor. Ailesinin küçük yaştaki fertleri dışında hiç kimseye küçük adıyla hitap ettiğini gören olmadı; yüzlerine karşı saygı gösterdiği insanların arkalarından da hep saygılı konuştu. Siyasî hasımlarından bir teki için bile bir tek kaba sıfat kullanmadı. İnsanlar hakkında hüküm verme yolunu seçmedi, onları tahlil etmeye çalıştı. Kendisine tuzak kurarak yurdundan dışarı çıkaran eski kader arkadaşlarını bile cenazesinin arkasından sürükleyen kuvvet işte buydu.”

XX. yüzyılın ikinci yarısında İslâm’ı ve milliyetçiliği yeniden ele alıp değerlendirenler arasında önemli bir yeri bulunan Erol Güngör, bir tarafıyla Ziya Gökalp ve Mehmet İzzet’le başlayıp Mümtaz Turhan’la devam eden Türk sosyoloji mektebinin bir halkasını teşkil ederken diğer taraftan İslâm’ın ve milliyetçiliğin ilgiyle takip edilen bir yorumcusu olmuştur.

1960 ve 70’li yılların aydınları içinde farklılığı, birikimi ve akademisyenliği, dikkat çeken ilim ahlakına ve yüksek kültürüne     ortaya koyduğu eserlere, büyük saygı gösterilen çalışmaları, makaleleri ilgiyle takip edilen Prof. Dr. Erol Güngör ‘Ölümün en güzel tarafı, onun sohbetlerine yeniden kavuşmak’ diyordu. Erol Güngör ve Dündar Taşer birbirini anlayabilen iki büyük ülkücüydü.

Erol Güngör’le Dündar Taşer aynı “ruhî hayat”ın erenleriydiler. Her ikisinin de birer ruhları ve içerisinde nefes alıp verdikleri birer ruh dünyaları vardı. 

Her iki büyük değeri genç yaşlarda kaybettik. Ömrünü büyük düşünen, büyük rüyaları olan, “Büyük Türkiye” ülküsüyle Hakk’a yürüyen Dündar Taşer (1925-1972) 47 yaşında, “Türkün fikir kalesi, altın beyinli adam, camideki rektör” Erol Güngör Hoca (1938-1983) 45 yaşında hakka yürüdü. En verimli çağlarda kaybettiğimiz bu iki büyük şahsiyetin eksiklikleri derinden hissediliyor. Türk milliyetçiliği davası için, Türk ilim ve siyasi hayatı için çok büyük kayıplardır.

DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYE’Sİ

Erol Güngör, Taşer’le ilgili yazısının sonuna küçük bir dipnot düşmüştü: "Bir dostumuz Taşer'in sohbetlerinde tuttuğu notları kitap haline getirerek ‘Dündar Taşer'in Büyük Türkiye’si' adı altında yayımlanmış bulunuyor. Okuyucunun bu kitaba müracaat etmesini hararetle tavsiye ederiz."

“Büyük Türkiye” tabiri, milletimizin tarihî büyüklüğüne denk düşecek bir gelecek hayali için kullanılan bir temenni lafzı olarak, bir neslin rüyalarını süslerdi. Zaten Ziya Nur Aksun da Taşer’in sohbet ve yazılarıyla zenginleştirdiği kitabının adını “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” koymuştur.  

Dündar Taşer’in sözlü eserleri sohbetleridir. Marmara sohbetleri her meseleye, Osmanlı tarihinin adesesinden bakabilme ve Osmanlı tarihini bir Osmanlı gibi görüp değerlendirme alışkanlığını kazandırmıştı. Özellikle bu sohbetlerde Dündar Taşer’in yakın dostu Ziya Nur ile yaptığı, eşi az bulunur Osmanlı tarihine çok farklı yorumlar getiren genel geçer görüşleri alt-üst eden yorumları hem sohbetlere hem de bu sohbetleri dinleyenlere büyük haz verirdi.

Tarihi yazan ve resmeden adam Ziya Nur (1930-2010), Osmanlı tarihini sevdiği kadar, bu muhteşem medeniyete hayranlığını dile getirenlere de ilgi duyuyordu. Dostlarını ve ahbaplarını, Osmanlı âşıkları, tarih meraklıları teşkil ediyordu. Dündar Taşer, bunların arasında önemli bir yer tutuyordu. Nitekim daha sonra kaleme aldığı “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” adındaki eseriyle hem bu aziz dostuna duyduğu bağlılığı ve muhabbeti dile getirdi.

Tarihçi, hukukçu, yayıncı Ziya Nur Aksun, 1960’lar ve 1970'lerin başında, devrin muhafazakâr entelektüellerinin toplanma mekanı olan, Beyazıt’taki Marmara Kıraathanesi’nde ülkenin yakın tarihine ilişkin konuşmaları ile tanındı. Ülkücü hareketin mimarlarından Dündar Taşer ile sohbetlerini derleyerek 1974 yılında “Z.N” rumuzu ve “Dündar Taşer'in Büyük Türkiye’si” adıyla yayımladı.

Ziya Nur Aksun, Dündar Taşer’i anlatırken onu “fena fi’d-devle ve millet” olarak nitelendiriyor. Yani devlet ve millet kavramlarında benliğini eritmiş, bunlardaki büyük ölçü ve sırlara ermiş bir adam.

Yakın dönemin en önemli Türk aydınlarından biri olan, sosyal-psikolog, yazar ve fikir adam Prof. Dr. Erol Güngör’ün anlattığı Taşer’i, Ziya Nur Aksun’un aktardıkları ile birlikte düşündüğümüzde, karşımızda derdi, davası, iddiası ve elbette muhteşem bir sırrı olan bir insan, yani bir millete mensup birini görüyoruz. Dündar Taşer, Erol Güngör, Ziya Nur Aksun; bunların üçü bambaşka idiler; bunların sohbetleri sohbet değil, tam anlamıyla bir meşk idi; Dündar Taşer’in fikir ve düşüncelerinin çoğunu yakın arkadaşları Erol Güngör ve Ziya Nur Aksun’dan öğrendik.

Can dostu Ziya Nur Aksun’un vefatından sonra bu değerli insanı birçok yönüyle anlatan, özellikle onu tanıyıp dinleme imkânı bulamayan milliyetçi gençlere tanıtan “Dündar Taşer’in büyük Türkiye’si” isimli eseri son derece yararlı bir hizmet olmuştur. Bu “can dostlar” şimdi ebedî hayatta buluşmuş olmalılar.

Milliyetçi-ülkücü camianın önemli isimlerimden, hukukçu Nuri Gürgür, “Fikir, Hareket ve Dava Adamı: Dündar Taşer” adlı yazısında, bugün aramızda olmayan Dündar Taşer, Erol Güngör ve Ziya Nur Aksun için şu anlamlı ifadeleri kullanıyordu:

“Tefekkür dünyamızın bu üç güzide ismi, birbirlerini 1960’lı yılların ortalarında tanıdılar. Hem fikir ve düşünce yapılarının hem de mizaçlarının, iç dünyalarının şaşılacak derecede benzeştiğini fark ettiler. Kısa zamanda kaynaştılar, can dostu oldular. Ömürlerinin elverdiği birkaç yılı, vakitlerini birlikte paylaşmanın hazzını duyarak dolu dolu yaşadılar. Ömürleri elverseydi milletimiz bu üç değerli beynin hizmetlerinden kuşkusuz çok daha fazla yararlanacaktı. Ne yazık ki en verimli dönemlerinde aramızdan ayrıldılar.”  

NEVZAT KÖSOĞLU: ZİYA BEY, RAHMETLİ DÜNDAR TAŞER’E HAYRANDI

Nevzat Kösoğlu, Ziya Nur’u ilk defa 1967 yılında, Milliyetçi- Ülkücü camiada “Zaptiye Ahmet” olarak bilinen, tam bir Osmanlı hayranı, Türk tarihi ile yaşayan, genç yaşına rağmen sanki tarihin içinden çıkmış hissini veren, her hali ve tavrıyla farklı bir kişilik olan, tam bir idealist, tam bir ülkücü dava adamı olan Ahmet Ersin Yücel (genç yaşta 28 yaşında 1969 yılında mide kanserinden vefat etti) ile Söğüt’e Ertuğrul Gazi İhtifali’ne gitmek için otobüs tuttuklarında tanıdığını söyler. Anılarında, giderken gelirken hep Osmanlı üzerine sohbet ettiklerini anlatır. Ancak aralarında daha büyük yakınlığın, dostluğun 1974 yılında başladığını söyler. 

Ziya Nur ve Dündar Taşer sohbetlerine tanıklık eden, iki büyük değeri çok yakından tanıyan Nevzat Kösoğlu, ikili arasındaki büyük muhabbetin, dostluğun ve “Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi”nin nasıl ortaya çıktığını, “Hatıralar Yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi”nde Osman Çakır’a şöyle anlatır:

“Ziya Nur, 1970'li yıllarda, Dündar Taşer ile tanıştı. Bir keresinde rahmetli Dündar ağabey ile birlikte İstanbul'a gitmiştik. Doğruca Marmara Kıraathanesi’nin yandaki bahçesine gittik. Marmara'nın altında bir salon var. Dündar Taşer orada konferans verecek. Bunlar da orada oturuyorlar. İhtilalcilerden de hiç hoşlanmazdı, demokrattı. Onun için Dündar Taşer'in filan hiç anlamı yoktu. Erol Güngör mü, birisi, gidelim Ziya Bey diye ısrar etmiş, bunu sürüklemişler. Aşağı inmişler. Gidiş o gidiş.

Ziya Bey, rahmetli Dündar Taşer’e tutulmuştu; resmen tutulmuştu. Ve işte o, "Dündar Taşer'in Büyük Türkiye’si" tutkunluğun eseridir.

Onu öyle candan dinliyor ki, gece eve gidince yatmadan önce o dinlediklerini kaleme alıyor. Dündar Taşer de onu sevdi.

Her geldiğinde mutlaka buluşurlardı. Ve sohbet ederlerdi. O sohbetten sonra Ziya Bey notlar alır, onları yazıya çekerdi. İşte o kitap böyle meydana geldi. “Dündar Taşer'in Büyük Türkiye'si”, hem Dündar Taşer'in hem Ziya Bey'indi. O kadar hemhal olmuşlardır. Ben bunların ikisinin sohbetlerini de defalarca dinlediğim için çok yakından bilirim.

Tabii bu işin bir diğer unsuru da Erol Güngör'dür. Erol Güngör'ün Dündar Bey üzerine yazdığı yazıyı hatırlarsın. Öyle bir yazı bir daha yazılmadı. O kadar güzel, o kadar muhtevalı, o kadar duygulu. Çok ender bir yazıdır.

Ziya Nur, rahmetli Dündar Bey'i tanıdıktan sonra sanki yeniden bir daha doğmuştu. O zamana kadar, kendi hayal hanesinde bir Osmanlı dünyası vardı. Bu tanışıklıktan sonra bu hayal dünyası geleceğe yansımaya başladı. Geleceği de bu şekilde hayal etmeye başladı. Ben öyle yorumluyordum.

Dündar Bey çok gerçekçi, bugünü yaşayan, bugünün politikacısı, ihtilal yapmış adam. Ziya Bey, Dündar Bey'i tanıyınca gerçekle karşılaştı. Bu gerçek içerisinde, Osmanlı inşasını yine birlikte yaptılar”

MUHSİN YAZICIĞLU: DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYE’SİNİ ÜLKÜCÜLER MUTLAKA KURACAKTIR

Meselesi “Büyük Türkiye” ülküsü olan ve ömrünü bu ülküye vakfeden Taşer, her ülkücünün, Türk milliyetçisinin gönlünde hak ettiği yeri alan bir abidevi şahsiyettir. Onun yeri doldurulmaz büyük boşluğu karşısında ülkücüler her zaman, Karşıyaka Mezarlığı’ndaki ebedi istirahatgahını ziyaret ederek duygularını ifade etmişlerdir. 1985 yılından itibaren Ankara’da Yenimahalle ülkücülerinin organize ettiği, her yıl Ramazan ve Kurban Bayramları’nın arefe günlerine rastlayan tarihlerde, Dündar Taşer’i ve ülkücü şehitleri ziyaret ediliyor.

Şehit lider Muhsin Yazıcıoğlu da kabirleri düzenli olarak ziyaret edenlerdendi. 1997 yılının Ramazanının arefe gününe rastlayan Dündar Taşer’i kabrini ziyaretinde, beraberindeki partililere ve ülkücü gençlere şu konuşmayı yaparak Taşer’in büyüklüğünü şu sözlerle anlatıyordu:

“Taşer’in ülkücü gençliğin milli, manevi değerlere bağlı yetişmesinde büyük önemi olmuştur. Büyük dava ve aksiyon adamı olan Taşer, ülkücü hareketin mücadele geleneğinde onun şanlı tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Ülkücü gençler, onun fikirleri ve yaşantısıyla aydınlattığı ülkücü yoldan taviz vermeden, onun büyük Türkiye’sini kurmak için mücadelelerini sürdürecektir.

Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

Seni ülkücüler unutmadı, unutmayacak.”

ÜLKÜCÜ YOLUMUZ TAŞER’İN YOLUDUR

Bir dava ve ülkü adamı, güzel insan, yazar Dr. Mehmet Güneş, Dündar Taşer ile ilgili kaleme aldığı o muazzam yazısı “Veli Bir Türk Milliyetçisi: Dündar Taşer”de aziz Dündar Taşer’imizi nefis bir üslupla anlatmıştır: Kitapları, makaleleri, şiirleri ile Türk fikir ve kültür hayatına, edebiyat dünyamıza büyük hizmetleri ve katkıları olan Mehmet Güneş, Taşer ile ilgili o muhteşem yazısında; “O;  muttakî bir mü’min, dînî, millî ve ahlâkî hasletleriyle temâyüz eden örnek bir ideâlist,  fikir kubbemizin parlak yıldızlarından birisiydi.” diyor.

Yaşasaydı Dündar Taşer 93 yaşında olacaktı. 47 yaşında rahmet-i Rahmân’a kavuşan, Türkmen Ağamız, dava büyüğümüz, tavizsiz Türk milliyetçisi Dündar Taşer’in kabri nûr, rûhu şâd, mekânı Cennet, makâmı âlî olsun.

Güncelleme Tarihi: 13 Haziran 2020, 23:40

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.