Hani, Ülkücü Katili Ozan Ceyhun Suçsuzdu

Osman Oktay'ın 'Türkiye kimlere temsil ettiriliyor ve Ülkücüler ne yapıyor?' başlıklı yazısı;

Hani, Ülkücü Katili Ozan Ceyhun Suçsuzdu

Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bir Büyükelçi ataması oldukça ses getirdi! “Ses getirdi” tabiri genellikle iyi, güzel, olağan üstü sonuçlar için kullanılır, bunu biliyorum. Bu atama devletimizin geleneklerine uymasa ve dahi bundan önce aşağı yukarı benzer atamalar yapılmış olsa da milletimizin geneli gibi derin uykuda olan Ülkücü camianın kıpırdanmasına sebep olduğu için “Ses getirdi” diyorum.

“Bir devletin başka bir devletteki en üst düzey temsilcisi, sefirikebir…” Büyükelçi’nin sözlüklerdeki tanımı kısaca böyle. Tanım böylesine kısa ama önemi ve özelliklerini yazmaya kalksak sayfalara sığmaz. O halde bu göreve atanacak kişilerde belirli ve hatta olağanüstü şartlar aranması gerekir. Bu kişiler her şeyden önce devletini, milletini ve mensup oldukları milletin değerlerini, gittikleri ülkenin özelliklerini, iç ve dış siyasetini iyi bilecekler. Yine bu kişiler uluslararası ilişkiler ve diplomasi kurallarından haberdar olmalı, bir ya da birkaç yabancı dil bilmeli, genel kültürlü, pratik zekâlı olmalıdırlar.

AKP iktidarlarından önce de bazı büyükelçi atamalarını ve özellikle gittikleri ülkelerdeki tutum ve davranışlarını eleştirmişizdir ama son yıllarda artık bu konu tamamen sulandırılmış durumda. Ne yazık ki bazı ülkelerde ABD, Almanya, Avusturya ve Belçika vatandaşı da olup o ülkelerin Anayasaları üzerine yemin etmiş “Büyükelçilerimiz” var. Malezya Büyükelçisi Merve Kavakçı aynı zamanda ABD vatandaşı. Cezayir Büyükelçisi Mahinur Özdemir Belçika vatandaşı, Prag Büyükelçisi olarak atanan ve Bakara Suresi ile dalga geçmesiyle tanınan Egemen Bağış KKTC -ve belki de önceden ABD- vatandaşı. En son Avusturya’nın başkenti Viyana’ya “Büyükelçi” olarak atanan Ozan Ceyhun da bunlardan biri. O da Alman vatandaşı. “Bakara makara, takara tukaracı” Egemen Bağış da, “Bozacının şahidi şıracı” misali onun nikâh şahidi imiş. Böyle de bir yakınlıkları var! Bunlardan ayrı olarak, FETO kalkışmasının baş aktörlerinden Mehmet Dişli’nin kardeşi Şaban Dişli ve Emin Önen gibi AKP’liliklerinden dolayı Büyükelçi yapılanlar var. Şaban Dişli Hollanda’da, Emin Önen Çin’de… Kısacası uzmanlık, ehliyet ve liyakat gerektiren kadrolar işe adam değil de kişiye iş mantığı ile doldurulmuş durumda. Bu işin bir yönü. Öteki yönüne daha da vahim. Şöyle ki:

Mesela Merve Kavakçı’nın ABD vatandaşlığı da olduğu için şu yemini etmiş olmalıdır:

“Burada, önünüzde, şimdiye kadar tabiiyetinde bulunduğum her türlü devlet tabiiyeti ve egemenliğini reddettiğime; bundan böyle ABD Anayasası'nı ve yasalarını iç ve dış düşmanlara karşı savunacağıma; ABD'ye bağlılık ve sadakat göstereceğime; kanunun gerektirdiği hallerde ABD ordusuna hizmet vereceğime; kanunun gerektirdiği durumda sivil yönetim altında ulusal önemi olan işlerde çalışacağıma ve bu yükümlülükleri özgür bir şekilde, akıl sağlığım yerinde ve samimi olarak üstleneceğime yemin ederim. Tanrı yardımcım olsun.”

“ABD’ye bağlılık ve sadakat göstereceğine” ve yemin metninde belirtilen diğer hususlara bağlı kalacağına dair yemin eden biri aynı zamanda Türk vatandaşı olsa dahi iki ülkenin menfaatleri çatıştığında hangi tarafta yer alacaktır? Hadi, “çifte vatandaşlık” diye bir uygulama var. Normal vatandaşlar, işçiler, öğrenciler için bunun faydalı yönleri de mutlaka vardır. Ancak, temsil görevi verilen birilerinin başka bir ülkenin vatandaşı olması akla ve mantığa aykırıdır.

Keza, Ozan Ceyhun’un Almanya’da, Mahinur Özdemir’in de Belçika’da milletvekillikleri ve vatandaşlıkları olduğuna göre o ülkelerin vatandaşlık şartlarına göre yemin edip belge imzalamışlardır. Yani aynı durum onlar için de söz konusu… Ak Partililer bu durumdan rahatsız olsalar bile “Cumhurbaşkanımızın takdiri” diyerek ses çıkarmayabilirler, iktidar CHP ve İYİ PARTİ’yi dikkate almayabilir ama MHP’nin misyonu bu konularda hassas olmasını gerektirir. İktidara verdiği destek karşılığında bazı konulara müdahil olmak ve devlet için, millet için faydalı görmediği işleri engellemek zorundadır.

Gelin görün ki Ozan Efendi’nin “marifetleri” mi desek, cürümleri mi desek; saymakla bitmiyor! Mesela, Türk Milleti tarafından “Vatan borcu” olarak nitelendirilip kutsiyet atfedilen askerlik görevini yapmış mıdır? Yapmadı ise nasıl görev verilebilmektedir?

Adı geçen şahıs, Adana Yurdu’nun bombalanmasından üç yıl kadar sonra, Ülkücü Mustafa Erol’un katline karıştığı tespit edilip arananlar listesine girince yurt dışına kaçıyor ve Almanca da bildiği için kolaylıkla o ülkenin vatandaşlığına kabul ediliyor. Çok “kabiliyetli” ve Almanlar da buradan giden sol görüşlüleri çok seviyorlar ya, Yeşiller Partisi’nden Milletvekili oluyor. Ozan Ceyhun, 1998 – 2000 yılları arasında Avrupa Parlamentosu’nda görev aldı. Yani O, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre değil, Almanya Anayasası’na göre yemin eden biri. Oradaki en belirgin faaliyeti ise 1915’te yaşanan Tehcir olayının “Ermeni Soykırımı” olarak tanınması için hazırlanan yasa tasarısına destek olmak!..

Ozan Ceyhun’un Şubat 2020’de “Büyükelçi” olarak atandığı Avusturya’nın başkenti Viyana’nın, bizim için tarihte iki defa kuşatmamıza rağmen alamamış olmamızdan başka bir özelliği daha var; onu da biliyor muyuz? Unuttuk tabii, değil mi? Öyleyse hatırlayalım: Günümüzde “Monşer” diye aşağılanan Büyükelçilerimizden Daniş Tunalıgil 22 Ekim 1975 tarihinde, Türkiye Büyükelçisi olarak bulunduğu Viyana’da Ermeni terör örgütü olan ASALA militanları tarafından şehit edilmişti. Bu olaydan 45 yıl sonra ise, Avrupa Parlamentosu’na 1915 Tehcir olayının “Soykırım” olarak kabul edilmesi için faaliyet gösteren biri Viyana’ya “Büyükelçi” olarak atanıyor. Bu durum devletimiz açısından ne yaman bir çelişkidir?

Devletimizin çelişkisi ve Ozan Ceyhun’un “marifetleri” ya da cürümleri bunlarla da sınırlı değil tabii…

Tarih 1 Mart 1977… İstanbul’daki Adana Öğrenci Yurdu sabah ezanı vakti bombalanıyor. Yurdun karşısında bulunan bir minibüsün üzerine çıkıp ellerine tutuşturulan bombayı yurt binasının 3. katındaki odaya doğru atarak isabet ettiren kişilerden birinin o zamanın tıfıl bir genci olan Dev-Sol üyesi Ozan Ceyhun olduğu kayıtlara geçiyor. Tespit, aranma, gıyabi tutuklama, mahkeme safhaları malum… Hacettepe Üniversitesi Alman Filolojisi öğrencisi iken 12 Eylül 1980’den sonra Almanya’ya kaçıyor. Almanya ise, yurt dışına kaçan solcularla PKK’lılara kucak açıp onları koruyup kollayan bir ülke. Nitekim Ozan Ceyhun orada da boş durmuyor ve Yeşiller Partisi’nden Milletvekili olan Türk asıllı Cem Özdemir’le birlikte hazırladıkları bildiride, “Kürt sığınmacılar Türkiye’ye iade edilmesin” diyerek PKK’lılara destek oluyorlar. Bununla ilgili haberi merak edenler arşivlere müracaat ederek, 14 Aralık 1994 tarihli Milliyet Gazetesi’nin 19. Sayfasına bakabilirler.

9 Mayıs 1998 tarihli Milliyet Gazetesi’nin 17. Sayfasında Ozan Ceyhun’la ilgili bir haber daha var: “17 Yıl Sonra Gelen Karar” başlığı ile yayınlanan bu haberde, Ozan Ceyhun’un, Ülkücü Mustafa Erol’un öldürülmesi ile ilgili olaydan dolayı arandığı ve zaman aşımı süresinin dolmasına iki ay kala dosyanın kaldırıldığına işaret ediliyor. Yani “Ozan Ceyhun Ülkücü Mustafa Erol’un katilidir” diyenler boş yere konuşmuyorlar. Ortada kayıtlara, mahkeme zabıtlarına, gazete haberlerine konu olan ve “zaman aşımı” gerekçesiyle kapatılan bir dosya var.

Siz böyle bir iş yaparsanız, Nasrettin Hoca’nın dediği gibi yol olur ve millete malzeme verirsiniz. İşte ortalıkta dolaşan “kara mizah” mı desem, “geyik” mi desem, “espri” mi desem ne desem bilemedim ama ağlanacak halimize güldüren söylentilerden bir demet:

“- Apo da Birleşmiş Milletler’e Türkiye temsilcisi oluyormuş, duydunuz mu?”

“- Onu duymadım ama Mehmet Ali Ağca’nın Roma Büyükelçisi olacağı söyleniyor!”

“- Hani kırmızı bültenle arandığı halde TRT’ye çıkarılan Osman Öcalan vardı ya?”

“- Ee e?”

“- Ona da bir yer aranıyormuş ama karar verememişler!”

“- Brüksel’e verebilirler!..”

İşte böyle efendim, milletin ağzı torba değil ki büzesiniz; bu ve benzeri konuşmalara şahit olup duruyoruz; yazık ki ne yazık!

***

Kamuoyu, güvenlik güçlerimiz ve Ülkücü camia Türkiye’nin sürüklendiği macera içerisinde pek çok kayıp vermişti. Toprağa düşüp hayatlarını kaybeden her bir ülkücünün elbette ayrı bir değeri vardır. Ancak, verilen ilk şehitler olması bakımından unutulmayan Ruhi Kılıçkıran, Yusuf İmamoğlu, Süleyman Özmen ve Dursun Önkuzu gibi, Ozan Ceyhun ve arkadaşlarının katlettiği Mustafa Erol da sembolleşmiştir. O’nun, tıpkı Başbuğ Alparslan Türkeş’in cenazesini andıran bir görüntü ile yağan karlar altında Türk bayrağına sarılı cesedinin ülküdaşlarının omuzlarında taşındığı resim unutulmayacaktır. Çünkü o resim hemen her ülkücünün arşivine girmiş, çerçeveletilerek Ülkü Ocakları başta olmak üzere bütün ülkücü derneklerin odalarına, salonlarına asılmış, gazete ve dergilere girmiştir.

Bu gerçekler ortada durup dururken Ozan Ceyhun’un “pat” diye “Büyükelçi” yapılması Ülkücüleri yürekten yaralamıştır. Ancak ne var ki siyasetin gözü kör olsun! Baştan beri iktidara kayıtsız şartsız destek olacağını açıklayan MHP liderinin çevresinde bulunan bazıları çelişkili açıklamalar yapıp bir - iki resim servis ederek Ozan Ceyhun’u aklama yarışına girmişlerdir. Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kaybettikten sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Başdanışmanı olan Hüseyin Sözlü’nün, 3 Hilalli ışıklar altında Ozan Ceyhun’la çektirdiği samimi pozların ortaya çıkması, halen MHP Genel Başkan Yardımcısı olup Mustafa Erol’un şehadetinden bir süre sonra Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı da yapmış olan Yaşar Yıldırım’ın açıklamaları tamamen, zırva te’vil götürmez cinsindendir. Yaşar Yıldırım, “… Şehidimizin katilini, onun cenazesini omuzlayıp taşıyan Feti Yıldız bilmiyor da, daha o zaman doğmamış, yaşı yetmez ipçiler mi biliyor? Ülkücü şehit üzerinden siyaset yapmayın” diyerek konuyu gündeme getiren İYİ parti yetkililerine gönderme yapıyor. Oysa konunun asıl sahibinin MHP olması ve bu tür atamalara karşı çıkması, hatta önlemesi gerekmez mi?

Kaldı ki Yaşar Yıldırım, MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın yazdıklarını okuduysa bile anlayamamış. Anlayabilseydi teweet’inde herhalde o ifadeleri kullanmazdı. Feti Yıldız şunları yazmıştı: “Bu saldırı, emniyet teşkilatımız içinde örgütlenen Pol-Der’li komünistler tarafından karartılmaya çalışılmış, Birinci Şube’de görevli Uğur Gür gibi birkaç vatansever olayı aydınlatıncaya kadar saldırıya katılan vatan hainlerinden bazıları sağlanan imkânlarla Avusturya’ya kaçmıştır!”

Ozan Ceyhun’un bu olayın faillerinden olduğu, olay aydınlatıldıktan sonra yurt dışına kaçtığı, burada idamla yargılandığı için Almanya’da vatandaşlık alabildiği bilindiğine göre Yaşar Yıldırım neyin peşindedir?

25 Şubat günü MHP’nin grup toplantısı vardı. Sayın Bahçeli’yi sonuna kadar dinledim. Konu ile ilgili olarak, “Hükümet ortağı değiliz. Atamaların sorumluluğu hükümete aittir” dedi, doğrudur. Ancak kayıtsız şartsız destek vermenin de bir bedeli olmalı değil midir? Sonra, Mustafa Erol’un katledilmesi olayını anlatırken, “14 – 15 kişiden oluştuğu tahmin edilen saldırganlar tarafından silahla taranıp bomba atılmıştır. Katilin kim olduğu bilinmeden MHP’yi karalamaya kalkışmak doğru değildir” diyerek Yaşar Yıldırım’a destek vermiş oldu. Ardından da, “Bu tuzağa bazı milletvekillerimizin düşmüş olması da üzücüdür” ifadesini kullanarak atamayı eleştiren Olcay Kılavuz’la Cemal Enginyurt’a göndermede bulundu. Bunları yaparken münasip bir dille iktidara ikazlarda bulunup atamalarda dikkatli olunması gerektiğini de söyleseydi keşke; olmadı.

Yazım biraz uzun oldu. Çünkü olayı bütün yönleri ile açıklamaya, tahlil etmeye çalıştım. Belgeler, niyetler ortada ama velev ki asıl katil Ozan Ceyhun olmasa bile örneklerini verdiğim Büyükelçi atamaları doğru mu değil mi? Bütün bunlar MHP’yi rahatsız ediyor mu etmiyor mu? Rahatsız etmiyorsa devletimize, milletimize ve MHP’nin var oluş sebebine yazık değil mi? Rahatsız ediyorsa imkân ve fırsat varken niye önleme yoluna gidilmiyor? İşte burası da çok önemli; hem de çok!

Başbuğ Alparslan Türkeş’in ortaya koyduğu 9 Işık doktrininin umdelerinden biri de “Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik”tir. Bu umde özetle, “Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yazılı bütün hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların şahsiyet olarak geliştirilmesini toplumun kalkınması için yararlı bir yol olarak kabul eder.” Ama öyle anlaşılıyor ki şimdi bunu hatırlayan bile kalmamıştır. Şahsiyetçilik ortadan kalktığı için de ülkücüler arasına nifak sokulmuş, “Milliyetçiliği ayaklar altına aldıklarını” söyleyip “Benim yanıma Türkçülükle gelmeyin” diyenlerin değirmenlerine su taşınır olmuştur. Hal böyle olunca başka devletlerin anayasaları üzerine yemin edenlerin devletimizi temsil etmelerini görmezden gelmek, ülkücü camianın yetişmiş bunca kadrosu varken bir değil, iki değil, üç – beş yerden maaş alanlar karşısında sessiz kalmak da normaldir tabii!

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu atama olayı ülkücüler arasında bir kıpırdanmaya, “Ya hu ne oluyor? Bu kadar da olmaz” serzenişlerinin çıkmasına sebep olmuş, her şeye rağmen, yüreklerine taş basarak sessiz kalanlar bile Mustafa Erol’un yağan karlar altında taşınan cenaze resmini profillerine koyup gündeme getirmişlerdir. Ancak tıpkı Yaşar Yıldırım gibi oraya buraya çekiştirenler de yok değildir. “Sosyal Medya” denen alanda “atış serbest” olduğu için, Ortadoğu’da “Allahuekber” diyenlerin “Allahuekber” diyenleri boğazladığı gibi güzel yurdumuzda da aynı ülküye gönül verdiklerini söyleyenler adeta birbirlerini linç etmektedirler. Düşünün bakalım; bu gayret niyedir ve kimin içindir? Rahmetli Galip Erdem, “En büyük noksanımız, birbirimizi yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır” diyordu. O, 1997 yılında rahmetli oldu ve bu sözü mezar taşına kazınmış olarak duruyor. O’nun vefatından sonra aradan 20 küsur yıl geçti ve biz hâlâ birbirimizi sevip saygı göstermeyi öğrenemedik. Gidiş o gidiştir ki öğreneceğimiz de yok!

Türk Milliyetçileri ve özellikle Ülkücüler, Türkiye’nin geleceği üzerinde söz sahibi olmak istiyorlarsa şahsiyetlerini korumak ve herkesten önce kendi değerlerine sahip çıkmak zorundadırlar. Yoksa siyasi taassupla ve birtakım dolduruşlarla hareket etmek ülkücülüğe yakışmaz. Şahsiyetini korumak ülkücünün en önemli vasıflarından ve vazifelerinden biridir. Önemli olan “Ülkücüyüm” diye caka satmak değil, ebedi âleme göçtükten sonra “O bir ülkücü idi” dedirtebilmektir.

YORUM EKLE