Suriyeli ve Afgan göçü sorununun hukuki zemini, AB ve Suriyeli göçü ilişkisine dair güncel sorulara yanıtlar!

21.YY Türkiye Enstitüsü'nün internet sitesinde dikkat çeken bir yazı yayınlandı.

Suriyeli ve Afgan göçü sorununun hukuki zemini, AB ve Suriyeli göçü ilişkisine dair güncel sorulara yanıtlar!

21.YY Türkiye Enstitüsü'nün internet sitesinde Avukat Onur Şahin, "Suriyeli ve Afgan göçü sorununun hukuki zemini, AB ve Suriyeli göçü ilişkisine dair güncel sorulara yanıtlar!" Başlıklı dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

Yazı şu şekilde:

MİLLETLERARASI GÖÇ MEVZUATININ TEMELLERİ:

Milletlerarası Göç Hukuku’nun en önemli dayanağı, 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir. 2. Dünya Savaşı boyunca birbirini katleden devletler, değişen sınırlar ve savaş öncesi hükmettikleri ülkelerden can güvenliği ve daha insani hayat koşulları beklentisiyle göç eden yığınların oluşturduğu sorunlarla yüzleşmiştir.

Beyannamenin 14. maddesi;

“Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır” hükmü ile yapılacak bütün uluslararası ve ulusal düzenlemeleri çerçeveleyecek bir özellik taşımaktadır.

Milletlerarası hukuk bakımından sığınmacılar ve mülteciler konusundaki hukuki zemin 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Cenevre Sözleşmesi ve bunu tamamlayan Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü ile düzenlenmiştir. 2014 itibari ile 1951 Sözleşmesi’ne 144, 1967 Protokolü’ne ise 145 devlet taraftır. Bu anlaşmaya göre:

“Mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıstır”.

TÜRK DEVLETİNİN TARİHSEL TUTUMU:

Türkiye, mülteci hukuku konusunda sürecin başından beri uluslararası kamuoyu ile birlikte hareket etmiştir. Cenevre Sözleşmesi’ni 24 Ağustos 1951 tarihinde imzalamış olan Türkiye, içinde bulunduğu istikrarsız bölgeden kaynaklanan potansiyel riskleri azaltmak için o dönemde sözleşmenin kendisine verdiği imkânı kullanarak Sözleşmeyi coğrafi kısıtlama şerhiyle imzalamıştır.

Zirasözleşmeye taraf olanların hepsi için başlangıçta tanınan iki önemli kısıtlama söz konusu olmuştur. Her iki kısıtlama da esasen çekincelerini milletlerarası hukuka tescil eden ülkelerin kendilerini demografik yönden korumaları çabalarının sonucudur. Çünkü kontrolsüz, ucu açık süreçlerle kitlelerin sığınmasını kabul etmek, ilgili ülkelerin demografik yapılarını dolayısıyla kültürel, ekonomik, siyasi, sosyolojik yapılarını esaslı surette değiştirebilecek dahası önemli güvenlik sorunlarını gündeme getirecektir.

Bu anlamda uygulanagelen kısıtlamalardan ilki, sözleşmenin içinde yer alan zaman aralığıyla ilgilidir. Buna göre sadece “1951 öncesi olaylar” için mevcut mülteci statüsünden söz edilmektedir. Bu kısıtlama 1967 protokolü ile ortadan kalkmıştır.

Diğer kısıtlama ise kimi ülkelerin ve Türkiye’nin benimsediği ‘coğrafi kısıtlama’ öngören çekincedir. Türkiye halen sözleşmenin uygulanabilirliği için coğrafi yönden kısıtlanmasını kendisine verilen bir hak olarak sürdürmektedir.

Buna göre Türkiye, Cenevre Sözleşmesindeki genel tanım yerine sadece Avrupa Konseyi’ne üye olan ülkelerden gelen durumları anlaşmaya uygun olanları ‘mülteci’ olarak kabul etmektedir. Bu çerçevede Türkiye, mülteci tanımını Sözleşmenin öngördüğü tanımlama üzerinden, coğrafi bir kısıtlama şartıyla kabul etmiştir. Günümüzde 1951 Cenevre Sözleşmesine taraf olan ülkeler arasında, coğrafi kısıtlamayı uygulayan sadece 4 ülke (Türkiye, Kongo, Madagaskar, Monako) kalmıştır. Ancak bu kısıtlamanın Türkiye’yi sığınmacı akınlarından koruyamadığı ise açık biçimde ortaya çıkmıştır. Çünkü özellikle 2011’den beri siyasi iktidar ve bugün tüm bakanlıkların karar verici, strateji inşa edici özelliklerini budayan Cumhurbaşkanlığı sistemi ülkemizin lehine olan milletlerarası hukuk hükümlerinden istifade etmemektedir.

Türkiye Atatürk devrinden beri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan, zulüm ve baskı altındaki dış Türkleri vatana kabul ederek kültürel, dinsel ve milli kimliklerini himaye ederken siyasi literatürde “göçmen” tabirini ülkemize yerleşmek isteyen soydaşlarımız için kullanıyordu.

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Yunanistan’dan, Yugoslavya’dan, Arnavutluk’tan, Bulgaristan’dan, Kafkaslardan ve ata yurdu Orta Asya’dan pek çok Türk, devletimizin himayesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne yerleştirilmiştir. Türk Vatandaşı olmanın tarihi, kültürel ve moral değerleriyle önemli bir intibak sorunu yaşamamış aksine Türk kültür zenginliğini Anadolu’da derinleştirmişlerdir.

Fakat AKP iktidarına dek Türk Devlet Politikası vatanı ve kültürü himayeci bir anlayış gereği Ortadoğu’dan, yıkılan Sovyet bloğundan ve Afrika’dan soydaşımız olmayan kitlelerin göçüne son derece tedbirli yaklaşıp izin vermiyordu.

Türkiye’de sığınma başvuru sahipleri ile mülteciler konusundaki ilk önemli iç düzenleme, ise 1994’te ‘‘Türkiye’ye İltica Eden veya Başka Bir Ülkeye İltica Etmek Üzere Türkiye’den İkamet İzni Talep Eden Münferit Yabancılar ile Topluca Sığınma Amacıyla Sınırlarımıza Gelen Yabancılara ve Olabilecek Nüfus Hareketlerine Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’’ ile yapılmıştır.

O dönemde 1994 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine hazırlanan Recep Tayyip Erdoğan özellikle Bulgaristan Türklerinin gördüğü insanlık suçlarına karşı vatanımıza sığınmalarına karşı çıkıyordu. “Ne dedi Bulgaristan’a, ‘Gelin.’ Dedi. Ne kadar varsa gelin. İsterse Todor Jivkov da (Bulgaristan Komünist Dönemi Son Devlet Başkanı) gelsin. Gelin, diyorsun ama bak Ahmet, Mehmet asgari ücrete talim. Ülke insanı aç. Kadınını satıyor, kızını satıyor, çalıştırıyor. Sen buna çözüm bulamamışken, gelin, diyorsun. “Bunları nereye yerleştireceksin? Kapıkule’de bir anons; ‘Muamelesi biten soydaşlarımız istediği yere gidebilir. 780 bin kilometrekare emrinize amadedir.’ Tabi bu insanlar geldi. Kim geldi? Casus mu, değil mi?” diyen Erdoğan 226 bin civarındaki soydaşımızın yurda alınmasına çeşitli bahanelerle karşı çıkıyordu.

Aynı Erdoğan’ın Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde sayıları 8 milyonu bulan çoğunluğu Suriye Arap’ı ve Afgan olan Ortadoğulu’yu ağır ekonomik krizlerle ve milli güvenlik sorunlarıyla boğuştuğumuz bir dönemde ısrarla kontrolsüz olarak yurdumuza doldurması anlaşılabilir değildir.

Milletlerarası hukuk bakımından oldukça tartışmalı olan ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınan davalarda ortaya çıkan pek çok soruna kaynaklık eden Erdoğan’ın karşı çıktığı bu yönetmelik, 2006 yılında yeniden düzenlenmiştir.

Türkiye’de bu konuda kapsamlı ve uluslararası hukuka uyumlu düzenlemelerin yapılması konusundaki beklenti, özellikle AB ile yapılan müzakere sürecinde hız ve önem kazanmıştır.

AB – ABD DAYATMALARI İLE YENİ GÖÇ POLİTİKAMIZ:

2001 Katılım Ortaklığı Belgesinde ‘orta vade’ öncelikleri arasında Genişletilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriterlerbaşlığı altında “İltica alanında 1951 Cenevre Sözleşmesi için getirilen coğrafi kısıtlamanın kaldırılması ve mülteciler için ikamet ve sosyal destek birimlerinin geliştirilmesi” talebi dile getirilmiştir. Bu talep 2003 ve 2006 Katılım Ortaklığı Belgelerinde de ayrıntılandırılmış ve tekrarlanmıştır. AB tarafından sonuncusu 2008’de açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi bu konudaki düzenlemenin esaslarını fasıl çerçevesinde dile getirmekte ve özellikle ‘entegre sınır yönetimi’, ‘sivilleşme’ ve ‘coğrafi kısıtlamanın kaldırılması’ hususlarına vurgu yapmaktaydı. AB tarafından 2001’de kabul edilen ve özel olarak geçici koruma statüsünü tanımlayan AB Konseyi Direktifi de Türk hukukunca benimsenmiştir. Bu direktif, özel olarak 1990’lı yıllarda Balkanlarda yaşanan gelişmelerin bir sonucu ortaya çıkmıştır. AB’nin bu önemli belgesinde geçici korumanın temel amacı, mülteci ve sığınmacıların, ivedi olarak güvenli bir ortama erişimlerini sağlamak ve temel insan haklarını güvence altına almak olarak nitelenmektedir. AB’nin, kitlesel akın durumunda geçici koruma statüsünün tanınmasına ilişkin Konsey Direktifi’ne göre, geçici koruma, kitlesel akın durumlarında uygulanan istisnai bir usul olarak, geniş çapta sığınma olayları ile baş edilemediğinde gündeme gelecek ve olağan sığınma usulüne halel getirmeyecek bir mekanizma olarak öngörülmüştür. Türkiye’de bu bağlamda en önemli belgelerden birisi 2005 yılında yayınlanan İltica ve Göç Alanındaki Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Eylem Planı’dır. Bu plan aynı zamanda Türkiye’de yeni ve kapsamlı bir göç yasasının da önemli bir zemini olmuştur.

Bu plan AB Bakanlığı’nın AB’ne Katılım İçin Eylem Planı 1. Aşama’ya yani 2014 – 2015 planına da hazırlanmasından yaklaşık 10 yıl sonra alınarak AB Bakanlığımızca şöyle atıf görmüştür:

“Gayrı resmi bilgilere göre 4 adet açılış kriteri öngörülmektedir:

1. Türkiye, İltica ve Göç Alanındaki Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Eylem Planı çerçevesinde; sığınma başvurusunda bulunanlara, mültecilere ve iade edilmeyi bekleyen düzensiz göçmenlere kalacak yer sağlamak için gerekli altyapıyı önemli ölçüde geliştirmek amacıyla mevzuat uyumunu sağlamak ve kurumsal kapasitesini güçlendirmek (uzman personel alımı ve eğitimi dâhil) için ayrıntılı bir yol haritası hazırlamalıdır. Bu yol haritasının, kısa, orta ve uzun vadeli öncelikleri açıkça içermesi ve gerçekçi bir plan (bütçe hesaplamaları dâhil) sunması gerekmektedir. Yol haritası, kısa, orta ve uzun vadeyi kapsayacak şekilde sarih öncelik sıralamasını yansıtmalıdır. Türkiye, Yol Haritasında, halen yürürlükte olan “coğrafi sınırlamanın” kaldırılması dâhil, Cenevre Sözleşmesini ve Protokollerini tam olarak nasıl ve ne zaman uygulayacağını belirtmelidir.

2. Türkiye, Entegre Sınır Yönetimi Eylem Planı’nı, somut faaliyetleri, hedefleri, gerçekçi bir takvimi, sorumlu makamları ve önemli yatırım gerektiren faaliyetlerin her biri için bütçe hesaplamalarını içeren bir yol haritasıyla tamamlamalıdır. Yol haritası, kurumlar arası işbirliği, mevzuat uyumu, uygun insan kaynakları politikası ve nihai hedef olarak sınırların kontrolünden ve gözetiminden sorumlu bir profesyonel kurum oluşturulması dâhil kurumsal yapılanmaya ilişkin konuları kapsamalıdır.

3. Türkiye, Avrupa Komisyonuyla yürüttüğü Geri Kabul Anlaşması müzakerelerine, bu müzakereleri sonuçlandırmak amacıyla istikrarlı bir biçimde devam etmelidir.”

Ortada ne Suriye İç Savaşı, ne Göç Mevzuatımız ve Göç İdaresi yok iken bir yerlerde yazılıp hazırlanan bir ‘Eylem Planı’ AB’ye giriş şartı olarak siyasi iktidar tarafından devlet politikası olarak dayatılmıştır!

Yani Türkiye’de göç yönetimi konusunda bir yasa yapma ve bir kurum oluşturma çalışmaları Suriyeliler krizinden çok daha önce başlamıştı. Türkiye’de 11 Nisan 2013 tarih ve 28615 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) ile ilk kez konuyla ilgili kapsamlı bir yasal düzenleme gerçekleşmiş oldu ve İçişleri Bakanlığına bağlı olarak Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nü (GİGM) kuruldu. GİGM 11 Nisan 2014’te faaliyete geçti.

YUKK ile birlikte Türkiye’deki uluslararası koruma bakımından mevzuatta daha önce yer almayan bazı kavramların yer alması da sağlanmıştır. Yasa, uluslararası koruma çeşitleri olarak ‘mülteci’, ‘şartlı mülteci’, ‘ikincil koruma’ kavramlarını beraberinde getirmiştir. Yasanın hazırlandığı dönemde Suriye’den başlayan kitlesel akınlar mevzuat içine ‘geçici koruma’nın da girmesine vesile olmuştur. YUKK’nin bu statülere ilişkin tanımlamaları şu şekildedir:

“MÜLTECİ: Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında mülteci statüsü verilir.” (YUKK-Md.61)

1951 Sözleşmesi’ndeki coğrafi kısıtlamayı benimseyerek yapılandırılan YUKK, ‘şartlı mülteci’ kavramını mevzuata şu şekilde yerleştirmiştir:

“ŞARTLI MÜLTECİ:Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında şartlı mülteci statüsü verilir. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir.” (YUKK-Md.62)

Türkiye’de yasal statüsü ‘mülteci’ olan yani Avrupa’da meydana gelen olaylardan dolayı gelen ve koşulları itibari ile ‘mülteci’ kapsamında değerlendirilerek kendilerine statü verilenlerin sayısı 2019 itibari ile 28 kişidir. Türkiye’de asıl önemli grup kuşku yok ki Avrupa dışında meydana gelen olaylar sebebi ile yerinden edilenlerin durumudur. Sayıları yüzbinleri bulan uluslararası koruma başvuru sahiplerinin, başvurularının kabulü durumunda alacakları statü bu noktada ‘şartlı mülteci’ statüsüdür. Bu başvurulardan şartlı mülteci statüsü kapsamında olmayan ancak yine de koruma gerektiren kişiler için yasanın 63. maddesi ile ‘İkincil Koruma’ statüsü düzenlenmiştir.

“İKİNCİL KORUMA: Mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine veya ikamet ülkesine geri gönderildiği takdirde; a) Ölüm cezasına mahkûm olacak veya ölüm cezası infaz edilecek, b) İşkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacak, c) Uluslararası veya ülke genelindeki silahlı çatışma durumlarında, ayrım gözetmeyen şiddet hareketleri nedeniyle şahsına yönelik ciddi tehditle karşılaşacak, olması nedeniyle menşe ülkesinin veya ikamet ülkesinin korumasından yararlanamayan veya söz konusu tehdit nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı ya da vatansız kişiye, statü belirleme işlemleri sonrasında ikincil koruma statüsü verilir.” (YUKK-Md.63)

Burada mülteci ya da şartlı mülteci tanımı dışında kalanların ‘geri göndermeme’ ilkesinden hareketle ve uluslararası insan hakları hukuku ilkeleri ışığında can güvenliğinin sağlanması ve işkenceden korunması yönünde bir düzenleme yapılmıştır. YUKK’nin kitlesel göç hareketleri konusunda ise ‘geçici koruma’dan hareket ettiği görülmektedir. Bölgede yaşanan kitlesel göç hareketleri nedeni ile halen Suriyeliler için geçerli olan ‘geçici koruma’ statüsü büyük önem taşımaktadır. Geçici koruma konusunda düzenleme yasada şu şekilde yapılmıştır:

“GEÇİCİ KORUMA: (1) Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanabilir. (2) Bu kişilerin Türkiye’ye kabulü, Türkiye’de kalışı, hak ve yükümlülükleri, Türkiye’den çıkışlarında yapılacak işlemler, kitlesel hareketlere karşı alınacak tedbirlerle ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasındaki iş birliği ve koordinasyon, merkez ve taşrada görev alacak kurum ve kuruluşların görev ve yetkilerinin belirlenmesi, Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” (YUKK-Md. 91)

Sonuçta Türkiye’deki Suriyelilerin Statüsü Türkiye’deki yasal ve idari düzenlemeler görüldüğü üzere Suriyelilerin ‘mülteci’ olarak tanımlanmasına izin vermemektedir. Türk kamu kurumları ve siyasetçiler uluslararası hukukta karşılığı olabilecek ve Türkiye’ye yükümlülük getirecek ya da bu algıyı yaratacak ‘mülteci’kavramından özellikle kaçınmış, genel kullanımda ‘sığınmacı’(aslında sözlük anlamıyla ‘mülteci’ sözcüğünün eş anlamlısı) ya da daha çok ‘misafir’ kavramı tercih edilmiştir.

Ancak Türkiye’deki Suriyelilerin milletlerarası hukuk bağlamında tanımlanması, UNHCR’nin de önerisi ile 30 Mart 2012’de yayınlanan bir genelgeyle netleştirilmiş ve Türkiye’deki Suriyeliler resmen ‘geçici koruma statüsü altındaki yabancılar’olarak tanımlanmışlardır. 22 Ekim 2014’de yürürlüğe giren Geçici Koruma Yönetmeliği’nde Suriyelilerin yasal statüsü net bir şekilde ortaya konmuştur. Yönetmeliğin geçici 1. maddesine göre, “28/4/2011 tarihinden itibaren Suriye Arap Cumhuriyeti’nde meydana gelen olaylar sebebiyle geçici koruma amacıyla Suriye Arap Cumhuriyeti’nden kitlesel veya bireysel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşları ile vatansızlar ve mülteciler, uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş olsalar dahi geçici koruma altına alınırlar. Geçici korumanın uygulandığı süre içinde, bireysel uluslararası koruma başvuruları işleme konulmaz.”

Bugün Türkiye sokaklarındaki Suriyeliler’de dahi “Avrupa istediği için buradayız. Bize siz değil Avrupa himaye sağlıyor”algısı vardır. 2001 yılında Avrupa Parlamentosu’ndaki küresel ısınma ve göç konulu bir toplantıya geçmişteki İçişleri Bakanlığı görevi nedeniyle ülkemizi temsilen Dışişleri Bakanı’nın ricası üzerine dönemin MHP Milletvekili Meral Akşener katılmıştı.

O toplantıda “yakın gelecekte dünyanın çeşitli coğrafyalarından akın akın insanlar bir bölümü Türkiye üzerinden olmak üzere Avrupa’ya gelecek. Bu göçler Türkiye’de durdurulsun. Başlayabilecek göç dalgaları Avrupa’ya sokulmasın” görüşünü Avrupalı siyasetçiler savunmuştu. Soğuk savaşın son dönemlerinden beri ABD ve Avrupa strateji otoriteleri Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi ve aralarında Suriye’nin de olduğu devletlerin parçalanması planını ele almaktaydı.

Bu gerçeklere rağmen halen Türkiye’nin Avrupa’ya siyasi, hukuki yükümlülükleri dahası devlet politikası gereği de Suriyeli Göçü Sorunu’yla ilgili pek çok güncel soruyla karşılaşmaktayız.

Toplumdaki bilgi yetersizliği ve kirliliği nedeniyle kimi sorular ve metinler algı oluşturmak amacıyla ortaya atılıyor. Aslında gerçek yanıtların verilmesi şartıyla ‘Avrupacı – Milletlerarası Hukuktan yana görünen’ kaygılar taşıyan kesimin soruları ve tartıştıkları metinler ülkemizin faydasınadır. Bu anlamda tespit edebildiğim kimi polemik başlatıcı soruları yanıtlandırmanın gerektiğine inanıyorum:

KONUYU İRDELEMEYE YÖNELİK KİMİ SORULAR :

1951 Cenevre Sözleşmesinde Türkiye’nin ortaya koyduğu demografik kısıtlama değişebilir mi?

1951 yılında koymuş olduğumuz ‘demografik kısıtlama’ mülteci statüsü ile ilişkilidir. Türkiye, 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi'ne 1961 tarihinde taraf olmuş, sözleşmenin kapsamını genişleten 1967 tarihli New York Protokolü'ne de 1968 yılında katılmış, ancak Türkiye sözleşmeye taraf olurken, coğrafi sınırlama odaklı demografik kısıtlama şerhi koymuş ve bu sınırlamayı günümüze kadar da muhafaza etmiştir. Bu muhafazanın belirli nedenleri vardır. Ülkemiz bulunduğu konum itibariyle doğu ile batı arasında köprü vazifesindedir. Ne yazık ki Ülkemizin doğusu ‘Orta Doğu’ diye adlandırılan savaşlar, zulümler ve istikrasızlık bölgesidir.

O bölgede yaşanan sürekli karışıklıklar komşu ülkeleri de etkilemektedir. Bu vesileyle ülkemiz Avrupa’dan gelecek olanlara mülteci statüsü vermiş geri kalanlara kısıtlama koymuştur. Avrupa Devletleri – Uluslararası Af Örgütü dâhil herkes “Türkiye, kendisine sığınanlara coğrafi ayrım yapmadan etkin bir uluslararası koruma imkânı sunmalıdır. - Avrupalı olmayan sığınmacıların mülteci statüsü almamaları, sığınmacıların başta çalışma hakkı olmak üzere birçok sosyal ekonomik ve kültürel haktan yararlanmalarının ve Türkiye’de uzun vadeli bir gelecek planlamalarının önünde büyük bir engel teşkil etmektedir” demektedir fakat burada Türk vatandaşı düşünülmemektedir. En basit bir olayda bile ilk sıradaki şart olarak bu durum ortaya konulmaktadır; fakat Sırbistan, Gürcistan gibi ülkelere bile verilen Avrupa’da sorunsuz seyahat hakkı Türk vatandaşına verilmemektedir. Burada Türkiye’nin koyduğu bu kısıtlama ülkemizi MÜLTECİ CENNETİ yapmaktan korumakta, ülkenin demografik yapısını korumaya yönelik bir silah olarak elimizde bulunmaktadır. Bu durumsa artık batıya verecek tavizlerde sınır tanımayacak kadar fütursuzlaşan bir siyasi iktidarın dayatmasıyla TBMM’de alınabilecek bir ihanet kararıyla değişebilir. Sözleşmeyi imzalarken çekince şerh ederek imzaladığımız için bu durum ancak Türkiye tarafından kaldırılabilir veya değiştirilebilir.

Geçici Koruma statüsü Avrupa’da yıllık olarak düzenlenmekte ancak Türkiye süresiz uyguluyor bu statüyü yıllık düzenleme hakkımız var mı?

25/12/2019 tarihli ve 30989 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 24/12/2019 tarihli ve 1851 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı uyarınca bu Yönetmelik Cumhurbaşkanlığı Yönetmeliği bölümüne eklenen Geçici Koruma Yönetmeliği’ne göre:

Geçici koruma uygulamasının sona ermesi

MADDE 11- (1) Bakanlık, geçici korumanın sona erdirilmesi için Cumhurbaşkanına teklifte bulunabilir. Geçici koruma, Cumhurbaşkanı kararıyla sonlandırılır.

(2) Cumhurbaşkanı, sonlandırma kararıyla birlikte;

a) Geçici korumayı tamamen durdurarak geçici korunanların ülkelerine dönmesine,

b) Geçici korunanlara, koşullarını taşıdıkları statünün toplu olarak verilmesine ya da uluslararası koruma başvurusunda bulunanların başvurularının bireysel olarak değerlendirilmesine,

c) Geçici korunanların, Kanun kapsamında belirlenecek koşullarda Türkiye’de kalmalarına izin verilmesine, karar verebilir.

Geçici korumanın bireysel olarak sona ermesi veya iptali

MADDE 12- (1) Geçici korunanların;

a) Kendi isteğiyle Türkiye’den ayrılması,

b) Üçüncü bir ülkenin korumasından faydalanması,

c) Üçüncü bir ülkeye insani nedenler veya yeniden yerleştirme kapsamında kabul edilmesi ya da üçüncübir ülkeye çıkış yapması,

ç) Ölmesi,

d) (Ek:RG-25/12/2019-30989-CK-1851/7 md.) Kanunda yer alan diğer yasal kalış türlerinden birisi ile kalış hakkı kazanması,

e) (Ek:RG-25/12/2019-30989-CK-1851/7 md.) Türk vatandaşlığını kazanması, hallerinde geçici korumabireysel olarak sona erer.

(2) 8 inci maddenin birinci fıkrası kapsamında yer alanların geçici korumanın kapsamı dışında tutulması gerektiğinin sonradan anlaşılması halinde geçici koruma, Genel Müdürlük veya valilikler tarafından iptal edilir.

(3) (Ek:RG-25/12/2019-30989-CK-1851/7 md.) Mazeretsiz olarak bildirim yükümlülüğünü üç defa üst üste yerine getirmeyenlerin geçici korumaları Valilik tarafından iptal edilir. Bu maddenin uygulanmasında 13 üncü madde hükümleri uygulanır.

Cumhurbaşkanlığı Kararı ile veya TBMM tarafından çıkartılacak kanun ile değişim sağlanabilir.

04.04.2013 tarihli 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nu dayanak aldığı söylenen bu Yönetmelik hem belirtilen yasaya hem de Anayasa’ya aykırıdır. Zira ortada bir yasal boşluk hatta sistem boşluğu mevcuttur.

6458 Sayılı Yasa, parlamenter Anayasal hükümet sistemine göre düzenlenmiş, yürütmenin başbakan ve bakanlar kurulunca icra edildiği bir hukukun yasasıdır.

Fakat büyük bir denetimsizlikle tüm yurttaşlarımızın haklarını, özgürlüklerini, güvenliklerini, ekonomisini etkileyecek düzeyde milyonlarca yabancının yurda kontrolsüz yerleştirmenin mahsurları bir tarafa bu statünün topluca sonlandırılması yetkisinin bir Yönetmelik’le Cumhurbaşkanı’nın inisiyatifine bırakılması dayanak Yasa’ya aykırıdır.

Tüzük ve Yönetmeliklerin normlar hiyerarşisine göre dayandıkları yasalara aykırılıkları ise iptallerini gerektirir. Kaldı ki Anayasa’nın 104. Maddesine göre “Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.

Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilir.”

Konu tüm vatandaşların temel haklarıyla ilgili olup, ayrıca dayanılan yönetmelik açıkça yasaya aykırı olduğundan yok hükmündedir.

1 Milyonun üzerinde kayıtlı ve kayıtsız istihdam edilen Suriyeli, eğitim ve sağlık olmak üzere Geçici Korunma Altında Bulunan Yabancı statüsündeki milyonlara tanınan imkanlar, bozulan kamu güvenliği gibi pek çok konuda; mesele yüzünden Türk vatandaşlarının çalışma hürriyetlerinin, sosyal güvenliklerinin ve hemen her alandaki haklarının zarara uğradığı kesindir.

Bu nedenle yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yurttaşımızın hakları ve istikbali düşünülerek ülkelerine dönmeleri gereken Suriyeliler’in bir an önce vatanlarına dönmelerinin koşullarını sağlamaktır. Bu kendi vatandaşlarımıza ve hukukumuza karşı yürütmenin yadsınamaz sorumluluğudur.

Geri Gönderme Koşullarını belirleyebilir miyiz? Savaş olmadığına göre geri gönderme koşulları nedir?

Öncelikle bu hususa ilişkin Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ndaki hükümlere bakılmalıdır:

‘’Geri gönderme yasağı’’ MADDE 4 – (1) Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez hükmü bulunmaktadır. Bu kanuna göre hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.

Daha sonra yine aynı kanundaki düzenlemelerin uygulanmasının zorunlu olduğu unutulmamalıdır.

‘’Geçici koruma ‘’ MADDE 91 –

Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanabilir.

Bu kişilerin Türkiye’ye kabulü, Türkiye’de kalışı, hak ve yükümlülükleri, Türkiye’den çıkışlarında yapılacak işlemler, kitlesel hareketlere karşı alınacak tedbirlerle ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasındaki iş birliği ve koordinasyon, merkez ve taşrada görev alacak kurum ve kuruluşların görev ve yetkilerinin belirlenmesi, Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.

Kanuna göre belirleme Cumhurbaşkanına aittir. Yukarıdaki maddede açıkladığımız mahsurlar ve hukuka aykırılıkları burada da geçerlidir.

AB üyeliğinde demografik kısıtlama var?

Türkiye sözleşmeye koyduğu kısıtlama nedeniyle Avrupa dışından gelen mülteci statüsü kazanmak isteyenlerin işlemlerini yerine koymamaktadır. Suriyeliler örneğinde olduğu gibi, iltica talebinde bulunmayan ya da iltica talebinin diğer ülkelerce kabul edilmesi sürecinin sonuçlanmasını Türkiye’de beklemeyi tercih eden sığınmacılara ise geçici koruma statüsü vermektedir.

Halen Suriyeli sığınmacılara tanınan,Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin de kabul etmiş olduğu‘geçici korunma’ statüsü ile Türk makamları,sığınmacının iaşeve barınmasını sağlamayı,onu ülkesine zorla geri göndermemeyi ve güvenliğini temin etmeyi kabul etmiştir. Bunun dışında ülkemiz herhangi bir hukuki veya idari yükümlülüğe girmemektedir.

Türkiye, vatandaşlarının Schengen bölgesine vizesiz seyahat edebilmesinin sağlanması şartıyla, 16 Aralık 2013’te AB ile Geri Kabul Anlaşmasını imzaladı.İmzanın ardından AB’nin şart koştuğu 72 adet kriterin müzakeresine başlandı. İlginçtir, AB’nin hemen başlangıçta koştuğu ilk şart, Cenevre Mülteci Sözleşmesine getirdiğimiz coğrafi kısıtlamanın kaldırılması idi.

Suriye İç Savaşı’nın başlangıcından daha doğrusu derinleşmesinden kısa süre sonra AB’nin tavsiye diye sunulan vaat ve siyasi dayatmalarıyla Geri Kabul Anlaşması imzaladık, Göç İdaresi kurduk. Apar topar bir ‘göçü kurumsallaştırma’ çalışmalarına giren ülkemiz bugün geleceği belirsiz, ülkemizi dönüştüren en az 5 milyon 300 bin Suriyeli ve onların getirdiği sorunlarla yüz yüzedir.

Hacettepe Üniversitesi’nin raporuna göre doğurganlık oranı 5,3 olan Suriyeli kadınların ülkemizdeki mevcut üreme istatistiklerine göre geri dönmedikleri takdirde 2040 yılında yaklaşık 16 buçuk milyon Suriyeli vatanımızda bulunacaktır.

Fakat Schengen Bölgesi’nde Türk vatandaşlarının serbest dolaşım hakları bir tarafa geçtiğimiz günlerde Almanya, Diplomatik, Gri ve Yeşil Pasaport’a 'vize' gibi bir engel getirdi. Gri pasaportla adam kaçırmanın ardından, sınırlara "Gri, Yeşil ve Siyah Pasaportlu Türkler’den, geliş nedeni ve giriş aciliyetini gösteren belge isteyin" talimatı verildi. Siyah diplomatik pasaportlu bakanlar ve milletvekilleri dâhi bugün Almanya’ya giriş gerekçesini ve aciliyetini kanıtlamak zorunda. (Bkz. Sözcü – 29.05.2021 Ali Gülen)

AB Üyeliğimiz şart mı? Bu sayede göçmen ve sığınmacı sorunlarından kurtulamaz mıyız?

Yapı olarak bizden tamamıyla uzak olan, kuruluşundan beri Hristiyan Kulübü olarak tanımlanmış ve İngiltere gibi asli unsurlarının dahi terk ettiği bir devletler grubunun içerisine girmek bizim milli egemenliğimize vurulacak nihai darbe anlamına gelecektir.

Dahası son olarak Suriyeliler, yıllar önce Gümrük Birliği gibi hangi korkunç tavizleri verirsek verelim Türkiye, asla AB’ye tam üye edilmeyecektir. Zira Prof. Dr. Erol Manisalı’nın ayrıntılarıyla onlarca Avrupalı devlet adamının açık itiraflarından derleyerek aktardığı gibi, Avrupa Devletleri’nin bize karşı temel stratejisi içeri almak değil kapıda oyalarken iğfal etmektir.

Bu durum AB üyesi ülkelere düşman olacağımız onları kendimizden uzak tutacağımız anlamına gelmemelidir. Suriyeli Sorunu bu mesele için en temel örneklerden biridir. Ülkelerine zarar gelmemesi adına olağan üstü bir gayretle Suriyelileri ülkemizde tutmaya gayret etmektedirler. Ülkemizdeki demografik yapının bozulması için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar. Ülkemize uyguladıkları ekonomik yaptırımlar talebimiz dışı bazı olaylar böyle bir grubun içerisine girmemenin daha hayırlı olacağını göstermektedir. Çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik, siyasi işbirlikleri ise milli güvenliğimizle çelişmediği sürece her devletle veya devletler topluluğuyla gerçekleştirilebilmelidir.

4 Milyon Suriyeliye vatandaşlık verilirse ve 2 milyon kaçak insanla AB üyeliği gerçekçi mi? 18 Mart 2016 Mutabakatı iptal edilebilir mi?

İnsanlar tarih içinde çeşitli nedenlerle büyük yığınlar halinde bazı dönemlerde süratli ve kitlesel hareketlerle yer değiştirmişlerdir. ‘Göç’ kavramıyla ifade edilen bu toplu yer değiştirmeler insan hareketlerinin başladığı coğrafyalar gibi, hareketin hedefindeki, ulaştıkları coğrafyaları da politik, ekonomik, kültürel, sosyal ve demografik açılardan; en önemlisi de güvenlik sonuçları açısından çok boyutlu etkileşime sokmuştur. Kimi örneklerde göç alan coğrafyalar, göç sonrası esaslı olarak değişmiştir.

Suriye İç Savaşından ötürü ülkemiz bugün dünyada en fazla sığınmacı kabul eden ülkedir.

Suriye İç Savaşı sırasında ülkelerini terk ederek Türkiye’ye kaçan ve resmi rakamlara göre sayıları 3 milyonu geçen ancak gayri resmi sığınmacılar ile birlikte 6 milyona yaklaşan bir yük Türkiye Cumhuriyeti’nin giderek zora düşmesine sebep olmaktadır.

Yanlış Suriye Politikamız sonucunda, dünyada en fazla sığınmacının olduğu ve bütçesine göre sığınmacılar için dünyada en fazla para harcayan ülke olan ülkemiz ne yazık ki Suriye İç Savaşından Suriye Devletinden sonra en çok zarar gören ülke olmuştur.

Suriyeliler olmadan önce AB’ye alınmadığımız bir durumda Suriyeliler ile birlikte yaşadığımız onca sorunla alınmanın hayal olduğunu düşünüyorum.

Bununla birlikte 18 Mart 2016 Mutabakatı AB Ülkeleri ile Türkiye arasında Suriyelilerin tarafımıza geri gönderilmeleri ülkemizin dünyanın en rahat ve açık sığınmacı kampına dönüşmesini sağlayan bir mutabakat olmuştur.

Bu mutabakat pek tabii Cumhurbaşkanı eliyle yerle yeksan edilebilir. Bununla birlikte Suriyelilerin ülkemizde bulunması ‘SAVAŞ’ sebebiyle olduğu içindir ki Avrupalılar ile oturup bir masada seçim yapılan bir ülkenin artık güvenli olduğu gösterilmeli, Suriyelilerin geri gönderilmesi yolunda çalışmalar yapılmalıdır.

Bunun yöntemlerini ve komşumuz Suriye Arap Cumhuriyeti ile ortak çıkarlar, birbirine bağlı güvenlik meselelerimizin çözümü için hangi resmi adımların atılması gerektiğine dair düşüncelerimi de yakın zamanda kaleme almayı düşünüyorum.

AFGAN GÖÇÜYLE DERİNLEŞEN KRİZVE YOL HARİTASI :

2011 Suriye İç Savaşı ile başlayan göçün yol açtığı ekonomik, siyasi, kültürel, sosyolojik sorunlar ve güvenlik tehlikeleri çok tartışıldı. Demografimizin bozulmasının ülkemizin somut olarak parçalanmasına neden olduğu bilimsel verilerle defalarca analiz edildi.

Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın Stratejik Göç Mühendisliği-İç Savaşa Sürüklenmek İstenen Türkiye kitabı bu konuda pek çok kaynağa ve saha araştırmasına dayalı özgün çözümlemeler içeren temel bir çalışmadır.

Bürokrasinin eksik itiraflarına göre en az 80 milyar doları aşan taşınılamaz mali yükün yanı sıra Reyhaniye’de ve Nusaybin’de açılan tünellerden dahası tümüyle kontrolsüz sınırlardan halen yurda sızmış bulunan milyonlarca Suriyeli mevcut. Sayıları tümüyle belirlemek bu denetimsizlikte olanaksız olsa da 5 buçuk milyondan fazla Suriyelinin göç ettiği tahmin ediliyor.

Ülkemiz tarihinin en büyük buhranlarını ve siyasi istikrarsızlığını yaşarken, Anadolu tarihinin gördüğü en büyük orman yangınlarıyla doğamız, kaynaklarımız, turizmimiz kül olmuşken Stratejik Göç Mühendisliği’nin Suriyeliler eliyle indirdiği darbeye ek olarak milyonlarca Afgan’ın da ülkemize yerleşmesi gündemde.

İran istihbaratıyla iş birliği halinde son 10 yılda İran sınırımızdan Afgan nüfus ticareti yapan çeteler halen işbaşında. ABD’nin Afganistan’ı Çin – Rus politikalarına karşı istikrarsızlaştırarak Pasifik üretiminin Avrupa’ya kavuşması hattında kaotik bir kırılma yaratma stratejisi gereği Taliban iktidara geldi.

Türkiye’nin sınırlarını korumaması ve “Müslüman”, kendisine kucak açacak Erdoğan hükümetini en azından mevcut çalkantılı ortamda destekleyebilecek iç savaş travması yaşamış yığınları çekincesizce yurda kabulü, Afgan nüfus ticareti yapan çetelere göz yumulması dalga dalga Afgan göçünü de Anadolu’ya ve Trakya’ya ilerletiyor.

Taliban’a direnmeden elini kolunu sallayarak sırt çantası bulunmaksızın yurdumuza giren, Erciş’te askeri yürüyüşle ülkemize meydan okuyan, ülkemizde Afganistan bayrağı göndere çekmeye hattâ Taliban bayrağı açmaya cüret eden, tamamı genç erkek ve önemli bir bölümü kamuflaj (askeri eğitim üniforması) giyen bir kitle var.

Birliğimizi, dirliğimizi, geleceğimizi ve Anadolu’daki varlığımızı hedef alan göç dayatması Afgan yükünün de indirilmesiyle giyotine dönüşüyor.

Kendi vatandaşını umursamadan göç dalgalarıyla ilgili olarak "Bugün Avrupa halkları kendi topraklarında huzur ve güven içinde yaşıyorsa Türkiye'nin ve Türk milletinin fedakarlığı sayesindedir"diyen Erdoğan ise yukarıda anlattığımız üzere görevinin gereklerini yerine getirmemeyi iki kritik konuda millet aleyhine sürdürüyor!

Öncelikle bayramda, hasatta, düğünde, cenazede hatta günübirlik ticaret için Suriye’ye girip çıkanlar başta olmak üzere Suriye’de yaşamaları mümkün olan milyonları derhal yetkisini kullanarak ‘Geçici Korunma” statülerinin iptalini sağlamıyor.

Olması gerektiği gibi insani, denetimli kamplarda ve sınırlı, kontrollü alanlarda istisnai olarak Geçici Korunma sağlanabilecek kitlelere bu statüyü yanlış siyasi tercihte bulunarak verdiğini kabul etmiyor. Geri dönüş için seferberlik başlayana kadar kontrolü sağlamaya yönelik hiçbir şey yapmıyor. Defalarca ilan ettiği üzere statü olarak vatandaşlık almaları mümkün olmayan yığınlara vatandaşlık dağıtmaya veya vatandaşlık müracaatları süreçlerini işletmeye devam ediyor.

Oysa ülkemiz Erdoğan’ın övünerek söylediği gibi Avrupalı huzur içinde yaşasın diye dirliğini ve geleceğini yitirecek değildir. Bu yaklaşım Türkiye’yi Batı’nın Ortadoğulu tahkimat alanı bir gardiyan ülke konumuna dönüştürmeye itirafıdır. “Onların huzuru bozulacağını bizim huzurumuz zarar görsün” tavrıdır veya zaten berbat bir dış politikayla tüm huzuru yok olan bir ülkenin iyice Ortadoğululaşmasının yönetemez bir durumdaki iktidar tarafından, sığınmacılar sayesinde güç pekiştirme çabasının dışavurumudur.

Zira kendi insanına sırt dönüp milyonlarca Arap’a ve Afgan’a sarılan bir siyasi otorite gelenlerin vatandaş yapılmasından önemli oy ummaktadır. Dahası iç savaş deneyimi olan öfkeli, geleceksiz yığınlardan daha karanlık senaryolarda fiili güç olarak faydalanılmak istenmesinden de kuşku duymalıyız.

Bununla birlikte şu anda dünyanın en fazla kontrolsüz göç alan ülkesiyiz. Ekonomimiz, üretimimiz geriye giderken küresel ısınma ve kuraklık nedeniyle Akdeniz İklim Kuşağı’ndan Mısır – Kahire İklim Kuşağı’na girerek kendi insanımızın beslenme ihtiyacını, su gereksinimini karşılayamayacak duruma düşüyoruz. Mevcut yönetimsizlik ve tedbirsizlik sayesinde neredeyse kaçınılmaz olan kıtlık, gıdasızlık ve susuzlukta Erdoğan’ın imtiyazlılarının; imtiyazlarından mahrum kaldığında demokratik yoldan iktidarı değiştirme peşindeki muhaliflere hattâ Erdoğan iktidarına karşı nasıl tepkiler vereceklerini ölçemiyoruz.

Yapılması gereken 2011 Suriye İç Savaşı sonucu ülkemize gelen ve Afgan göçünün de siyasi – toplumsal mesnedi olan Suriyeliler’i Afganlar’la birlikte insani koşullarda ülkelerine yollamaktır. Mevzuatımız buna uygundur. Bunun için:

Türk Vatandaşlık Kanunu ve Anayasa hilafına eksik soruşturmalarla vatandaş yapılanların vatandaşlıklarının iptali dâhil milli güvenliğe dair “Geri Dönüş” seferberliği başlamalı, Göç İdaresi’nin yapısı değiştirilip milli menfaatler doğrultusunda geri dönüşün insani ve sağlıklı tamamlanmasını temel hedef alan bir idare oluşturulmalıdır.

Mevcut Afganistan iktidarı sıfatıyla Taliban’la görüşmekten kaçınmayanlar öncelikle güneyimizdeki PKK’istan’ın bizimle beraber hedefinde bulunan Suriye’nin meşru Devlet Başkanı Esad ile geri dönüş ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanmasına yönelik işbirliğine gitmelidir. Zira Suriye’nin Kuzeyini Arap’sızlaştırıp Kürtçü teröre açan Stratejik Göç Mühendisliği, o topraklardan yurdumuza akan milyonlarca Arap’ın da demografik olarak son derece hassas olan Şanlıurfa – Hatay hattını Türk’süzleştirerek ülkemizde olası bir iç savaşa ortam hazırlamaktadır. Büyük Suriyeli göçü hem Türkiye’nin hem Suriye’nin varlığına yönelik tarihsel bir emperyalist tehdittir.

AKP iktidarı, Taliban ile müzakerelerin gereğini Dış İşleri Bakanlığı düzeyinde ifade ediyor. Ülkemizi yakından ilgilendiren meselelerin odağındaki her devletin temsilcileriyle Türkiye’nin çıkarları ve temel insan hakları ekseninde diplomatik veya istihbari görüşmeler elbette elzemdir. Fakat askerimizi, yurttaşımızı ateşe atacak angajmanlar yerine ihtiyatlı olunması, kararlı, bir Güney Türkistan siyasetinin geliştirilmesi ve özellikle İran sınırı üzerinden nüfus ticareti yapan çetelere operasyonel darbe indirilmesi, Anadolu’ya yönelen Afgan göçünün Afgan – İran sınırında yani bizim hudutlarımıza varmadan tahkim edilmesi sağlanmalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Anayasal görevlerini ve gerek milli gerekse milletlerarası mevzuatın kendisine yüklediği sorumlulukları hatırlatacak toplumsal, demokratik bir baskı kurulmalıdır. Ülkemizin bekasını, istiklalini ve nesillerimizi tehlikeye atmadaki ısrarına karşın yanlış algısı düzeltilmeli, Türk Milleti topyekûn bir şuurla sığınmacıların gönderilmesi zorunluluğunu ısrarla ortaya koymalıdır.

Zafer Partisi Programı’nda yer alan, teknolojinin mevcut imkânlarından istifade edilerek oluşturulacak Anadolu Kalesi projesi ile sınırlarımızdan değil kitlesel, kontrolsüz geçişlerin; Türk Devleti’nin onayı olmaksızın tek bir sineğin bile geçemeyeceği güvenlik ağı inşa edilmelidir.

Cumhuriyetimizin 100. Yılına girmeden önce kamuoyu araştırmalarına göre Cumhur İttifakı seçmeni dahil toplumun yüzde 90’ın üzerinde geri dönüşlerini talep ettiği sığınmacılara karşı gerek iktidar bileşenlerinin gerekse gerekli hassasiyeti göstermeyen muhalif partilerin veballerini unutmaya hazırız. Yeter ki artık millet olarak bu meseleyi çözmemiz için gereken katkıyı ve kararlılığı ortaya koysunlar. BOP’un değil Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerini ve siyasetini eksen alarak Türk Milleti’ne ihanet boyutundaki politikalarından vazgeçsinler.

Güncelleme Tarihi: 13 Eylül 2021, 18:00
YORUM EKLE