Taha Akyol'un Karar'daki ilk yazısı

Doğan Medya'nın Demirören Holding tarafından satın alınmasının ardından Hürriyet gazetesindeki köşesi kapatılan Taha Akyol, yazılarına Karar gazetesinde devam ediyor.

banner311
Taha Akyol'un Karar'daki ilk yazısı

 Akyol'un ilk yazısı, "Hukuk yolunda..." başlığıyla bugün yayımlandı.  

İşte Akyol'un Karar'daki ilk yazısı:

Uzun meslek hayatımda artık Karar gazetesindeyim. Beni okurlarına takdim eden anonslarda Karar yöneticileri “hukuk, tarih ve demokrasi ekseninde” bir yazar olduğumu belirtiyorlardı.

Evet, öteden beri yazı ve kitaplarım bu eksendedir.

Tarihinde sert kırılmalar, sert iniş-çıkışlar yaşayan ülkeler gibi bizde de hukuk, değerler hiyerarşisinin tepelerinde yer alamadı. Siyaset ve ideoloji hukuku araç gibi gördü.

Sağda da solda da böyle. Sağda “dava” deyince, solda “devrim” deyince hukukun yeri nerelerdir?!

Hukukun üstünlüğü kültürünü geliştirmek için yazmayı öteden beri görev sayıyorum. Bu imkanı veren Karar yöneticilerine teşekkür ediyorum.

Hukuk devleti

28 Şubat döneminde türbanlı kızların kamu haklarına ağır kısıtlamalar getirilmesini eleştiren yazılarım sonradan Nesil Yayınları’nca “Modernleşme Sürecinde Türban” adıyla kitaplaştırılmıştı.

Türbanın irtica değil modernleşme simgesi olduğunu söylüyor, liberal demokrasiyi, bireysel hak ve hürriyetlerin önceliğini savunuyor, “vesayet”i eleştiriyordum.

1 Mart 1998 günlü “Hukuk devleti” başlıklı yazımda, 19. yüzyıldaki liberal Fransız düşünürü Frededic Bastiat’nın şu sözlerini alıntılamıştım:

“İnsan ilişkilerinin yarattığı sorunların çözümü için temel koşul, özgürlük ortamının yaratılmasıdır.”

Sürekli liberal demokrasiyi, kuvvetler ayrılığını, temel hak ve özgürlükleri savundum.

Zira tarih gösteriyor ki, bunlar olmazsa toplumlar çok sert kutuplaşmalara sürükleniyor.

28 Şubat kâbusunu, “cemaat yargısı” kâbusu izleyecekti; sonra da yargının siyasallaşması…

Hukuk ve yargı ne kadar zayıf görüyor musunuz? Köklü bir zaaf üstelik!

Mecelle Cemiyeti

II. Abdülhamid dönemi, Meclis’in kapatılması, anayasanın askıya alınması… Dağılan bir imparatorluğun içinde bulunduğu şartlarla elbette izah edilebilir. Fakat…

Hukuki modernleşmemizin en önemli kilometre taşlarından biri medeni hukuk sahasında Mecelle’dir. Cevdet Paşa tarafından 1869-1876 arasında yayımlanan 16 kitaptan oluşur. Fakat eksiktir; kişilik hakları, borç ilişkileri, tüzel kişilik gibi bölümler yoktur.

Eksik kalmıştır, çünkü Cevdet Paşa başkanlığındaki “Mecelle Cemiyeti” adlı hukukçular komisyonunu Abdülhamid çalıştırmamış, birkaç sene sonra da kapatmıştır!

Çünkü komisyonda kendisine karşı “fitne” yapılacağı evhamına kapılmıştı. Merhum Ebul’ula Mardin’in “Medeni Hukuk Cephesinden Cevdet Paşa” adlı kitabında ayrıntılar vardır.

Mesele Lozan’da karşımıza çıkacağı gibi, 1926 yılında İsviçre’den kanun alınmasının sebeplerinden biri, Abdülhamid’den sonra kurulan “Mecelle Tadil Komisyonları”nın 1925 yılına kadar ortaya bir kanun metni koyamamış olmasıdır.

Tunceli Kanunu

Atatürk dönemi, Tek Parti devri… 1924 Anayasasına göre idam cezaları ancak Meclis tarafından onaylanırsa infaz edilebilirdi; o zaman Batı hukuk sistemlerinde de böyleydi. 1935’te çıkarılan Tunceli Kanunu’nda ise Ağır Ceza Mahkemelerinin vereceği idam cezalarını onay yetkisi mahalli komutana verildi!

Meclis’in 25 Aralık 1935 günlü oturumunda Muğla Milletvekili Hüsnü Kitapçı, bunun anayasaya aykırı olduğunu, Meclis’e ait bir yetkinin komutana verilemeyeceğini anlattı, itiraz etti.

Kanunu savunan Adalet Komisyonu Başkanı Trabzon Milletvekili Raif Karadeniz kürsüdedir, özetle:

“Terazinin bir tarafına hukuku, öbür tarafına memleketin âli menfaatlerini koyduk, bu kanunu yazdık!”

Raif Bey kuvvetler birliği ilkesini de savundu konuşmasında.

Hüsnü Kitapçı oy vermedi ama Tunceli Kanunu bu haliyle çıktı.

Tek Parti devri de “dönemin şartları” diye izah edilebilir ama bir “anayasallık kültürü” devretmediği açıktır. Nitekim Demokrat Parti’de de bir “anayasallık” dikkati yoktu.

Ve bugün…

Yargının bugünkü hali çok endişe verici. Tutuklamalardaki ölçüsüzlükten nihayet yakınan Adalet Bakanı Sayın Abdülhamid Gül şöyle anlatıyor:

“Temel hak ve özgürlüklere orantısız müdahaleler, bazı haklı eleştirilere neden olabilmektedir. Yine bu tür müdahaleler, yargısal tasarrufların meşruiyetine ve yargıya olan toplumsal desteğe de zarar verebilmektedir.” (29.11.2018)

Çok vahim, “yargısal tasarrufların meşruiyetine” zarar vermek!

Şimdi, “Ulu Önder” ve “Ulu Hakan” kavramları etrafında kutuplaşmak mı doğrudur?.. Yoksa tarihte ortak başarılarımız kadar ortak sorunlarımız olduğunu da anlayarak 21. yüzyılda Türkiye’yi güçlü ve saygın bir hukuk devleti, bir gelişmiş demokrasi haline getirmek için çalışmak mı?

Tarihe de siyasete de bakışımız bu

olmalı.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.