Ülkü Ocakları eski başkanı Lütfü Şahsuvaroğlu sığınmacılarla ilgili Türkiye’ye kurulan büyük tuzağı yazdı!

Ülkü Ocakları eski başkanı, Zafer Partisi Kurucular Kurulu Üyesi GİK Üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu, “Bu yazı aynı zamanda bir SUÇ DUYURUSU’dur” diyerek yazısına başladı ve sığınmacılarla ilgili Türkiye’ye kurulan büyük tuzağı kaleme aldı.

Ülkü Ocakları eski başkanı Lütfü Şahsuvaroğlu sığınmacılarla ilgili Türkiye’ye kurulan büyük tuzağı yazdı!

Ülkü Ocakları eski başkanı, Zafer Partisi Kurucular Kurulu Üyesi GİK Üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu yazısı şu şekilde:

TÜRKİYE ULUSLARARASI GÖÇMEN KAMPI YAPILMAK İSTENİYOR

ENTEGRASYON PROGRAMLARI MAĞLUBİYET PSİKOLOJİSİDİR

Bu bir suç duyurusudur.

İlkokul kitapları Cumhuriyet Savcılarınca incelenmelidir.

Gen körpe dimağların işgale yatkın hâle getirilmesi vatana ihanet suçudur.

Bir ilkokul kitabında “Farklılıklara tahammül edebilmeliyiz.” cümleleriyle özellikle sığınmacılar kastedilerek Türk toplumu daha küçük yaştaki insanların beyinleri yıkanarak küresel göç stratejistlerinin işgal senaryolarına sosyo-psikolojik olarak hazır duruma getiriliyor.

Bu mesajlarda sadece farklılıklara tahammül olarak Suriyeliler kastedilse neyse, aynı zamanda subliminal mesajlar da veriliyor ve aynı sayfada Türk çocuğu Efe, tekerlekli sandalyeye mahkûm olarak özellikle gösteriliyor.

‘Efe’ denmesi bile boşuna değil. Ayakları kırılan ve tekerlekli sandalyeye mahkûm hâle getirilen Efe, artık Zeybek oynayamayacak, efelik yapamayacaktır.

Bence Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki tüm sorumlular, Talim Terbiye’dekiler sorguya alınmalıdır.

Geçmişlerinde Fetöcülük bağları var mı, yok mu ortaya çıkarılmalıdır.

Böyle bir subliminal mesaj hazırlama tekniği, ancak o malum paralel yapının marifetleri arasında sayılabilir.

Türkiye küresel emperyalizm ve emrindeki göç mühendislerinin hazırladığı bir senaryoda figüran kılınmak istenmektedir.

Göç hadisesi sanki deprem, sel, yangın gibi bir afet addedilmekte ve alıştırılmış çaresizlik içinde değerlendirilmektedir. Göç sanki doğal bir afettir ve “Allah’tan geldi ne yapalım?” psikolojisi ile daha baştan ülkemiz teslimiyet psikolojisi içine sokulmaktadır.

En yetkili ağızlardan ‘lansman’ ve ‘finansman’ lakırdılarıyla bile geçiştirilebilmektedir. “Finansmanını verirseniz daha fazla sayıda sığınmacıya kapımızı açarız.” işareti maalesef devletin en yetkili ağzından dile getirilebilmektedir. Bu işaret, yeni savaş teorisyenlerinin iştahını artırmaktadır.

Türkiye örtülü bir istila altındadır, farkında olmadığı bir savaşı rakip cepheden bakarak sürdürmektedir ve üstelik bu mağlubiyetin bütün faturasını kendi ödemekte, maliyetini kendi karşılamaktadır.

Evet, bu tam bir savaş stratejisidir.

1990’lı yılların ortalarında nasıl ‘Su Savaşları’ senaryolarını* ortaya atmış ve Türkiye Ortadoğu Su Barışı** projesi ile karşı koymuşsa, sudan petrol gibi bir savaş gerekçesi yaratılamayacağı taraflara öğretilmişse; sonrasında ortaya konan o iğrenç BOP ve Arap Baharı da, Türkiye siyasasında meydana gelen reform etiketiyle de süslenen değişiklikle birlikte hem paralel devlet yapılanmasının hem de Siyasal İslam’ın baş tacı yaptığı stratejik derinlik olarak vasıflandırılabilmiştir.

Bu dönemde Kürt Açılımı, Yeni Osmanlıcılık, Yumuşak İslam, Arap Baharı, vb ne kadar mankurtlaştırıcı proje varsa David Philips, Graham Fuller, Henri Barkey gibi küresel ajanların pohpohlamasıyla Türkiye yönetişimine deklare ettirilmiş; ülkemiz civarındaki bütün komşularını küresel emperyalizmin oyun hâline getirmede pivot ülke rolü üstlenmiştir.

Şimdi postmodern darbeler sonrası postmodern bir savaş stratejisi yürürlüğe konmuş gibidir.

O da göç mühendisliği ve Türkiye’nin ULUSLARARASI GÖÇMEN KAMPI yapılması sürecidir.

Kilis’te undan on yılı aşkın bir zaman önce kurulan sığınmacı kampını ziyaret ettiğimizde yetkililer Türkiye’nin ‘kırmızı çizgisi’nin yüz bin olduğunu söylerken kampta henüz 40 bin sığınmacı vardı.

Bendeniz; “Bu sayının 4 milyonu aşabileceğini, dolayısıyla kampın AB sınırında bir yere taşınması gerektiğini..” ısrarla vurgulamıştım.

Şimdi kampların dağıtılıp bütün sığınmacıların yurdun her köşesine dağıldığı hatta yüz binlerce insana vatandaşlık verildiği bir ortamda artık Türk milleti isyana başladı.

Çünkü milli gelirin önemli kısmı beş müteahhide, diğer önemli kısmı da sığınmacılara gidiyor.

Üstelik sırf bu yüzden hükümet, defalarca ilan ettiği 2023 hedeflerinin çok çok uzağında olduğu gibi açıkladığı OVP ile de yirmi yıl önceye döndüğünü açıkça itiraf ederken nedense bu acı gerçeği bir kenara koymaktadır. Bu da göç hadisesinin gerçekten bir savaş stratejisi olduğu kanaatini pekiştirmektedir.

Bu savaşta en tehlikeli olan alıştırılmış çaresizlik psikolojisidir.

İşte bu yüzden ders kitaplarındaki manidar düzenlemeler hiç de masum değildir.

Bütün bu toplum mühendislikleri göç mühendisliğinin bir parçasıdır ve tıpkı CIA güdümündeki Fetö eşbaşkanlığı ya da eşgüdümü gibi ‘MİT tırlarının yakalatılması’ndan daha vahim bir operasyonun mütemmim cüzüdür.

Efe’nin ayağını kıran ders kitabı yazıcılığı bir ihanet üslupsuzluğudur.

Efe’yi çaresiz, Suriyeliyi ise kalıcı gösteren resim, kesinlikle istila programının zihniyetinin açık ve cüretkâr bir ifadesidir.

Evet, Cumhuriyet Savcılarımızı göreve çağırıyorum. Resimleyen, yazan, yönlendiren, talimat verenlerin arkasında ne var?

Ortaya çıkarmak millî bir ödev olduğu kadar kul hakkının gaspını önleme ve Türk milleti adına karar verme mevkiinde bulunan yargımızın vazifesidir.

*Adel Darwish, John Bullock, Su Savaşları, çev. Mehmet Harmancı, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1995

**Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu, Su Barışı – Türkiye Ortadoğu Su Politikaları, Gümüşmotif Yayınları, İstabul 1997

Güncelleme Tarihi: 08 Eylül 2021, 17:33
YORUM EKLE