Kültür Sanat

Dr. Sadık Ahmet'in Vefatından Hemen Sonra Yapılan Röportajı Paylaşıyoruz!

Kıymetli Okuyucularımız, Batı Trakya Türklerinin unutulmaz lideri Dr. Sadık Ahmet, 31 sene evvel bugün, şüpheli bir kazada şehit oldu. Bugün, vefatından 5 ay sonra eşi Kıymetli Işık Ahmet'le yapılan bir röportajı sizlerle paylaşıyoruz...
HABER MERKEZİ
HABER MERKEZİ
18 dk Sesli Dinle 0
Dr. Sadık Ahmet'in Vefatından Hemen Sonra Yapılan Röportajı Paylaşıyoruz!

26.12.1995/İNSAN VE GERÇEK RADYO PROGRAMI

(Bu programlar 2022/2023 senelerinde manevi torununun da dahil olduğu editörler ekibiyle kitaplaştırılmıştır)

 Efendim, bu hanımefendi misafirimiz olduğu için çok bahtiyarım. İsterseniz Sadık Ahmet Bey Hapishanede iken Ayşe Topuz Hanımefendi’nin gördüğü rüyadan bahsedelim. Benim kafam ve gönlüm o kadar bulanık ki şimdi ne soracağımı biliyorum ne öğreneceğimi biliyorum. İsterseniz oradan başlayalım. Ondan sonra hadiseler gelişir, belki aklım başıma gelirse başka şeyler de konuşabiliriz inşallah.

 Işık Ahmet : Bütün dinleyicileri candan saygı ve sevgiyle kucaklıyorum. Eşim Batı Trakya’da büyük bir mücadele adamıydı. Tabi onu kaybetmek çok acı ama Allah’ın vereceği sabırla inşallah hep beraber onun yolunda ve izinde yürüyeceğiz. Ayşe Topuz ablam, abla diyeceğim kendisine, hanımefendi ile Ankara’da eşime verilen bir ödül töreninde görüştük. İlk defa tanıyordum kendisini. Sadık Ahmet’i görmek, onunla tanışmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu. Kendisiyle Ankara’da bir otelde görüştük, uzun uzun konuştuk dertleştik. Eşimde hapisten yeni çıkmıştı, Batı Trakya’daki toplumun hakkını savunduğu ve kendisine Türk dedi diye hapse girmişti, kendisine 64 gün sonunda para cezası verilip, hapisten çıktı. Orada da tabi hapiste de bir dostumuz onun yalnız olmadığını, benim manen rahat olmamı söyledi. Ayşe Hanım’la Ankara’da görüştüğümüz zaman: “Işık Hanım hiç üzülmeyin, eşiniz çok büyük bir insan. Onun alnında ‘Hakk’ yazısını okudum” dedi. “Allah bana bunu nasip etti” dedi.

 Ali Murat Daryal : Rüyada görüyor tabi.

 Işık Ahmet : Rüyada görüyor. Aynı zamanda sonrasında ekranda televizyonda gördüğünde de aynı yazıyı görüyor. Onun alnında Hak yazılıymış. “İnşallah Hak yolunda verdiği mücadelede o hakkını bulacaktır, O hak yolunda çalışıyor” dedi. Tabi eşim de boş bir insan  değildi, onun bu yolda mücadele verdiğini ve, toplumu için çalışıp maddi dünyaya önem vermeyip manevi gücü kuvvetli bir insandı.” Onda bunları görüyorduk, bütün gece uyumayıp ibadet ederdi. Gündüz de onun için yalnızca toplumunun hakları vardı. Onlar için mücadele ediyordu. Gerçekten Hak yazısı, hakkını buldu, Hakkın rahmetine kavuştu. Allah rahmet eylesin.

 Ali Murat Daryal : Şunu da anlatır mısınız, az evvel Ömer Canseven Bey’in odasında konuşurken duydum, daha evvel ben muttali olamamıştım efendim, vefatı, şehit edilişinden sonra orada Kur’an okuduğunu duyanlar, bunları da anlatır mısınız  lütfen.

 Işık Ahmet : Şimdi biz bu kötü kazadan sonra çocuklarımla Türkiye’ye tedaviye geldik. Orada Batı Trakya’dan bana gelen haberler ve gittiğim zaman söylenilenler, onlar orada rahatsız oluyorlarmış. “Neden?” dedim. Mezarının yanında bir benzin istasyonu var hatta geçen hafta da yine haber geldi, Benzin istasyonunu satıyormuş sahibi: “Sadık Ahmet bütün gece burada Kur’an okuyor, mezarının başında oturuyor ve dolaşıyor” demiş. “Biz rahatsız oluyoruz onun için burayı satıp başka bir yerde iş bulacağım” demiş. Evimizde de komşular: “Sadık geldi bu gece kapılar kapandı, dolaşıyor.” Demişler, onun ruhu da onları rahatsız ediyormuş. 

 Ali Murat Daryal : Kur’an’ı Kerim’de Allahütealâ her zaman  Müslümanlara buyuruyor: “Vela takulu limen yuktelü fi sebilillahi”  “Allah yolunda öldürülenler için onlar ölüdürler demeyiniz, onlar yaşıyorlardır, hayattadırlar.” Bir de şeyi söylüyordunuz efendim Sadık Bey’in bir torbası varmış içinde seccadesi Kur’an’ı varmış onu anlatıyordunuz.

 Işık Ahmet : O nereye giderse gitsin, yedi yaşından beri sanırım orada bulunan imkânlarla yedi yaşında ilk kez Kur’an-ı hatmetmiş. Manevi gücü kuvvetli, imanlı bir insandı. Atina’da Yunan Parlamentosu’nda milletvekilliği yaptığı süreçte de onun yanında bir torbası vardı, onu taşıyordu. Bazen de orada teslim ediyordu. Benim ağabeyim anlatıyor bir gün resepsiyondan bir şeyler almış, abim hayret etmiş; “Sadık sana gelen bir paket mi var?” diye sormuş “Hayır” demiş Sadık, odaya çıkmışlar, önce seccadesini açar, abdestini alır. Zaten söylemek istiyorum, hiçbir zaman gece yatmaya giderken bile abdest alır yatardı. Hiçbir zaman onun abdestsiz gezdiğini dolaştığını bilmiyorum. Her yerde durduğu yerde hemen abdest tazeler. Yatağa gelirken de abdestini alır, öyle uyurdu. “O benim silahım” diyordu. 

        Seccadesini yere serip, önce ibadetini yapmış, namazını kılmış. Sonra ağabeyime demiş ki: “Şimdi yapacak işlerimizi yapalım ben Allah’a karşı önce borcumu ödedim” demiş. Sonra işlerine koyulmuşlar. 

 Ali Murat Daryal : Evet devam edeceksiniz, Sadık Ahmet’in heyecanlarından, ideallerinden, hayallerinden gayelerinden, ufuklarından bahsedin. Az önce öyle buyurdunuz, katiyen yemekle içmekle bir işi yoktu, hep toktu. Bütün davası oradaki Müslüman Türklerin haklarını korumak, hukuklarını korumak, onlara hizmet etmek, onların yardımına koşmak. Hapisteyken de böyle, dışarıda da böyle. Bunları öğrenmek, dinlemek istiyoruz sizden. Bunlar belgelenecek inşallah. Bu millet kendisini sevenleri sever, var olduğunu duysun ve bilsinler ki onu seven çok insan var bugün. Bu millete hayatını ömrünü vakfeden bir insan, bunlar gençlere ümit verecektir.

 Işık Ahmet :  Evet, çok temiz ruhlu bir insandı. Çok dürüst bir insandı. Allah’a karşı imanı ve güveni çok büyüktü. Önce Allah’a güvenirdi. Ondan sonra toplumuna ve kendisine çok güvenirdi. Baş koyduğu bir davada yalnız bile kalacağını düşünse, onun doğru olduğuna inandığı müddetçe o davayı, o yapacağı hareketi sonuna kadar devam ettirirdi. Her zaman da kazanırdı. Konferanslarında da ona sorarlardı: “Senin bir koruman, silahın var mı? Bu kadar düşmanın var, her gün seni mahkemeye götürüyorlar, hapse atmaya çalışıyorlar. Kendini nasıl koruyacaksın. Sana bir kötülük yapmak isteseler” “Benim Allah’ım var” diyordu “Ben Allah’tan başka kimseye güvenmiyorum ve O’ndan başka kimsenin beni koruyacağına inanmıyorum” derdi. Tabi bu kaza, Sadık Ahmet’in ruhunu, canını ancak Allah alır, Allah’tan başka kimse alamazdı. O Yunanlı da buna vesile oldu.  Gerçi 10 yıldan beri tehdit ediliyordu kendisi. Her zamanda diyordu, Rahmetli babası da kendisine: “Oğlum bırak bu işleri, seni bir gün öldürecekler” dedi. “Baba seni çok seviyorum ama sadece bu dediğini yapamayacağım.” Dedi. “Ben bu toplum uğruna, bu dava uğruna bu yolda yürüyeceğim ve devam edeceğim” dedi. İşte tabi onun davası çok ağırdı, onun görevi çok ağır bir görevdi. Ona yaşadığı 24 saat çok az geliyordu. “Zamanım yetmiyor” diyordu. Çünkü bütün gün halkı uğruna, toplumu uğruna onların davalarını yürütüyordu. Gece de bütün gece ibadet ediyordu. Hiçbir zaman acıkmıyordu. Ona en güzel yemekleri de hazırlasan, bir parça peynir ekmek onu doyuruyordu. Çok kuvvetliydi, bünyesi çok sağlam bir insandı. Hiçbir zaman hastalanıp ölür diyemezdiniz. Artık Allah’ın takdiri, Allah’ın ona verdiği ömür bu kadarmış. Batı Trakya Türk toplumu için de çok verimli bir zamanıydı. Ve onun ölümü ve cenazesi de ona yakışır bir şekilde oldu. O şehitlere imreniyordu. Birisi şehit olunca, hemen gözleri doluyordu. “Şehit olmuşlar Allah hepimize şehitlik nasip etsin” diyordu. Pazartesi 24 Temmuz’da Rahmetli oldu kazada. Perşembe günü defnedildi. Morgda bekletildi. Türkiye’den gelen hükûmet yetkililerini bekledik. Yine de kefeni kanlar içindeydi, o kadar iğne yapıldı tabi sıcak günlerdi ama onun kefeni alkanlar içinde toprağa verildi.

 Ali Murat Daryal : Biraz şeyden bahseder misiniz, mevlit okunmuş ruhuna Gümülcine’de?

 Işık Ahmet : Evet Gümülcine’de kırk mevlidi okundu. Oğlum babasının kırk mevlidine Gümülcine’ye gitti ben de Ankara’da Tisav Vakfı’nın düzenlediği Kocatepe Camiindeki mevlidine katıldım. Gümülcine halkı o kırk mevlidini yine o gün cenazesinde olduğu gibi kalabalık, caminin içi-dışı dolu kalabalık, dinlemişler, ağlamışlar. Buradan Diyanet İşlerinin gönderdiği dokuz tane hocamız, değerli muhterem kişiler onun mevlidini okumuşlar. Sayın Saadettin Evginer, duahanmış. Çok güzel duasını yapmış. Ona “Ey şehit, isteme benden makber” diye başlamış. Oğluma: “Sen babanın yolunda yürüyeceksin” diye nasihatler vermiş. Ona da ey Şehitoğlu Şehit diye hitap etmiş. Oradaki Müslüman Türk toplumu gerçekten çok duygulanmış. Zaten onu kime sorsanız, onun çok dürüst, çok terbiyeli bir insan olduğunu söyler. Toplum uğruna maddiyata hiç önem vermedi, kendisi cerrahtı, tıp doktoruydu ama bu toplumun üzüntüsünü görünce, onların elde edemediği hakları görünce, kendini bu davaya adadı. Doktorluğunu tabi yapamıyordu, toplumun haklarını savunmakla görevliydi. Çocuklarını geçindirmek için sünnet yapıyordu. Öyle işine devam ediyordu. O manen çok rahattı, her zaman oğluma da kızıma da nasihatlerde bulunuyordu: “Ben size çok temiz bir isim bırakacağım” diyordu.

 Ali Murat Daryal : Bu çok önemli. Aile geleneği çok önemli efendim buna inanın. Gerçekten, çok önemli. Evvelden bizim soyadlarımız böyle değildi. Benim şu an soyadım Daryal, evvelden soyadları Bayburtlugiller, Hacıağaoğulları gibi soyadlarıydı. Böylece kişi evvela ailesiyle anılırdı, şahsıyla değil. Ailenin ağırlığı omuzlarına yüklenirdi kişinin. Şimdi soyadları böyle oldu. Hiçbir zaman ailenin geleneği … Ailenin geleneği vardı, töresi vardı. Mesela hiçbir zaman vatanına ihanet…İşte geçende  burada televizyonda haber verildi, bir aileden üç tane şehit, Güneydoğu’da. Bir kadın üç oğlunu da şehit veriyor, aile geleneği böyle. Sizin çocuklarınız da inşallah babasından dedesinden aldığı,- tabi onlardan da bahsedeceğiz- bıraktığı yolda yürüyecek inşallah. Çocuklardan da bahsedeceğiz ama aile geleneği çok önemli.  Babanın dedenin bıraktığı şeref haysiyet çok önemli, para biter ama şeref bitmiyor.

 Işık Ahmet : Evet, onun çok şerefli bir insan olduğunu oğlum da kızım da ben de Türkiye’de de yaşadığımız günlük hayatımızda da görüyoruz. Bize bıraktığı miras belki maddiyat, para pul bırakmamıştır ama onun bize bıraktığı bu isim çok büyük, ağır bir miras bıraktı. Hiç kimsenin bu ismi kirletmeye hakkı yok. Onun için oradan çocuklarımı da buraya getirdim, tahsillerini burada görmelerini, babalarına lâyık birer evlat olarak yetişmelerini istiyorum. İnşallah Allah utandırmaz. Onun kurmuş olduğu Dostluk, Eşitlik Barış Partisi’nin eşimizin dostumuzun baskısı ile başkanlığını kabul ettim. Şu anda onun çizdiği yoldan İnşallah Allah’ın izniyle yürüyeceğiz.

 Ali Murat Daryal : Efendim ben bu partiyi, zatı alilerinizden iki üç gün önce bir parkın açılışında duymuştum. Bize biraz bu parktan bahsedebilir misiniz? Tabi bu konuya orada pek temas edemediniz. Ben de bu parti hususunda pek fikir sahibi değilim, lütfederseniz ben de dinleyicilerimiz de bu konuda biraz fikir sahibi olsunlar.

 Işık Ahmet :  1989 yılında eşim uzun bir çalışmadan sonra, oradaki toplumun dağılmaması ve her azınlıkta olduğu gibi bizde de bir parti kurulması gerektiğini halkına açıkladı. Onlar da büyük bir ilgiyle partiye üye oldular. Tabi partimiz inanan kişilerle doluydu. İnanmış kişi tarladaki işini bırakıp partideki çalışmalarını sürdürüyordu. Tabi o genel başkanı olduğu için partinin içindeki bütün görev ona düşüyordu. Parti Yunanistan’da resmi bir partidir. Dünyada da adını ve haklarını duyurabilen bir partidir. Partinin yazdığı yazılara her yerden cevap gelebiliyordu. Umursamazlık yapamıyorlardı çünkü başkanı da Doktor Sadık Ahmet’ti. O hiçbir zaman yalan söylemiyordu, olayları abartmıyordu, televizyonda şov yapmıyordu. O gerçekleri söyleyen bir insandı. O doğruya doğru, yanlışa yanlış diyordu. Onun için inandırıcılık gücü çok yüksekti, dünyada da her yerde de. Onun söylediği söz yer tutardı. Partiyle tabi daha yapacağı çok işi vardı. Partiyle genel seçimlere katılmak istiyordu ama maddi gücü yetmediği için bağımsız listelerle seçimlere katıldı. Milletvekili seçildi. Yunanistan’da bağımsızlara %3 barajı gelince oy yetersizliğinden tekrar milletvekili seçilemedi. Katıldığı üç seçimde de oyları gittikçe artıyordu. Son katıldığı seçimde de oradaki toplum azdır, oyların %99,9’unu alıyordu. Hatta çok enteresandır, bir köyde bir kişi oy vermemiş. Köylü o kişiyi bulmuş ve o kişiyi köyden kovmuş. Doktor Sadık Ahmet’e nasıl oy vermezsin, diye. Bizimle çalışmayan, A partisi, B Partisi buradaki gibi değil. Bizimle çalışmayan Yunanlı ile çalışırdı çünkü biz küçük bir topluluktuk, oradaki haklar da belirli idi. Doktor Sadık Ahmet de bu topluluğa elinden geldiği kadar yardım etmeye çalışırdı.

 Ali Murat Daryal : Biz 60’lı yıllarda bazı tabirler geliştirildiğini gördük, bir tanesini çok çok beğenirdim hayatımda. Öyle diyorlar, yazarlar tebriklere böyle cevap verilirdi: “Ülkün varsa yaşarsın, değerin varsa ölürsün” İnsanların idealleri, ülküleri varsa yaşarlar ve değerleri varsa ölürler. Mevlâna öyle diyor: “Ben o padişahlardan, şahlardan değilim ki tahttan inip, tabuta binip kabristana gideyim. Ben gönüllerde ebediyet tahtını kurmuş ve ebediyet tahtına oturmuş bir padişahım” 

Ne diyor yine Rahmetli Yahya Kemâl:

 Ölmek değil ömrümüzün en feci işi

 Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

Ölmek müşkül bir şey değil, insanların ölmeden evvel ölmesi veyahut da insanların yaşamasıyla ölmesi arasında hiçbir fark olmaması. Bana bir gün birisi, başka birisi için öyle dedi: “Şu insan çok büyüktü” bendeniz de itiraz ettim: “Hayır efendim, o insan büyük değildi” dedim. “Niçin siz büyük diyorsunuz?” dedim. “Siz niçin büyük demiyorsunuz?” dedi “Ben büyüklüğün ölçüsünü koyayım” dedim, “Bir insanın ölümüyle hayatı arasında ne kadar cemiyet etkileniyorsa, o adam o kadar büyüktür. Yahut bir adam yaşıyor mu, ölüyor mu? Cemiyet bundan tesir almıyorsa o zaten yaşarken de ölüdür. Ona siz büyük diyemezsiniz, büyük insan ölümüyle öyle bir boşluk bırakır ki geriye, bu boşluk doldurulamadığı ölçüde o insan büyüktür.”

        Bendeniz rahmetli Allah gani gani rahmet etsin Sadık Ahmet Bey için söyleyeceğim, o işte hakikaten büyüktü. Gerçekten gözyaşlarına değerdi, rahmete, takip edilmeye, peşinden gidilmeye değerdi. Bendeniz tabi yakınlık kuramadım, bizim de talihsizliğimiz birbirimizi yakından görüp tanıyamıyoruz ama duyduğum bildiğim kadarıyla sizden de bugün sabahtan beri çok şükür anlattıklarınızla, ömrümün en güzel günleri sizinle beraber, burada sizin konuşmalarınızı dinleyerek geçti.  Ben öğrendiğim kadarıyla evlatlarına olan tavsiyesi, nasihatleri, gayeleri… Batı bunu güzel yapıyor. Affedersiniz kartondan adamlarını alıyor, koltuk altlarına balonlar bağlayıp uçuruyor. Biz, devler, kayalar, dağlar gibi insanlarımızın %1’ini anlatabilsek bu insanların büyüklüklerinin bu millete, bir ümmete, bir dünyaya yetecektir ama anlatamıyoruz. 

            Dreyfus Davası var Balzac yazıyor. Bir insana haksızlık yapılmış, bunu romanlaştırıyor adamlar. Kişilerini, şahıslarını ufak tefek iş yapanları bile efsanelerle, ilavelerle bir takım yan müesseselerle devleştiriyorlar ve bunları nesillerine aktarıyorlar. Bizde Sadık Ahmet’in hayatıyla ilgili kaç roman yazıldı kaç hikâye anlatıldı. Sadık Ahmet Bey’in hayatı Batı Trakya Türklüğünün alın yazısıdır, kaderidir. Sadık Ahmet Bey’e niçin düşmandılar? Sadık Ahmet Bey et ekmek yediği için, kaşı gözünün üstünde olduğu için mi düşmandılar, oradaki Türk İslam cemaatini koruduğu müdafaa ettiği için, onları yokluktan varlığa götürmeye uğraştığı için düşman olmuşlardı ona. Öyleyse Sadık Ahmet Bey’in hayatı Batı Trakya Türklüğünün kaderidir. Onları anlatmak, gündeme getirmek, efsaneleştirmek, şiirleştirmek, romanlaştırmak, hikâyeleştirmek, ninnilere varıncaya kadar malzeme konusu olarak kullanmak gerekir. Golda Mayer’e  bu İsrail Devleti kurulduğu zaman diyorlar ki: “Siz binlerce yıldır devletiniz olmadan yaşadınız. Sonra birdenbire devlet kurdunuz. Nasıl oldu bu?” diye soruyorlar. Devlet başkanının cevabı çok enteresandır. “Biz her doğan çocuğumuzun kulağına daha beşikteyken, onun bir devleti olduğunu ninni olarak 2500  yıldır fısıldadık” diyor. Bu ninni neticede bu devleti kurdu. Onun için biz  bunları ninnileştiremedik. Çok enteresandır ninni diyoruz, ninninin bir yapısı ve psikolojisi vardır. Onun için Rahmetli Sadık Ahmet’in kaderini  hayatını ninnileştirmemiz lazımdı, hikâyeleştirmemiz lazımdı. Evlatlarımıza Amerika’nın ırz düşmanı, gasp etmekten başka hiçbir hususiyeti olmayan, adam öldürmekten başka meziyeti olmayan, ağzı kokan, ayağı kokan haydutlarının hikâyelerini evlatlarımıza takdim edinceye kadar Sadık Ahmetlerin, Rauf Denktaşların hayatlarını hikâyeleştirip, romanlarını yazabilir ve okuyabilirdik. Bendeniz onun için “yazı yazın” diyorum dinleyicilerime, yazacaksınız efendim, yazacaksınız, bunları siz yazmazsanız kim yazacak? Bunlar yazılacak ve okunacak. 

            2500 yıl gitti Yahudiler Beni İsrail’de ağladı ağladı ağladı ve nihayetinde bu gözyaşları bir sele dönüştü. Bir ümmet ağlamasını da bilmeli zamanı gelince. Bu gözyaşının da filizlendireceği meyveler ve ağaçlar vardır ve olacaktır.

               Konumuza dönelim, siz bize evlatlarınızdan, onların yaşantısından faziletlerinden ve meziyetlerinden okul arkadaşlarının onlara olan hayranlıklarından, onların babalarına lâyık hareketlerinden, öğretmenlerinin çok mutlu ve memnun olduklarından bahsederek, onların da bu konuşmada paylarını almalarına müsaade edin.

 Işık Ahmet : 16 yaşında bir oğlum var, ismi Levent. Kızım da 14 yaşında Funda. Burada Milli Eğitim Bakanlığına bağlı bir okulda eğitim görmekteler. Okul müdiresi kendilerinden çok memnun hatta iki gün evvel bana kendisi söyledi: “Işık Hanım çocuklarınızla gurur duyunuz, oğlunuzla geçenlerde sohbet ettik, ondaki terbiye ve babasına yakışır tutumu, her çocukta göremediğimiz hassasiyetlere sahip olduğunu gösteriyor” dedi. Yine dün okulunda oğlumun Din dersi hocası ile karşılaştık: “Nasıl durumu oğlumun?” diye sordum. “Çok güzel, dualarının hepsini okuyor” dedi ben tabi hayretler içinde kaldım, bu yaşa gelmiş bir çocuğun namaz dualarını okuyamaması büyük bir ayıptır benim için. Çünkü biz milliyetimizle beraber, maneviyatımızı da dinimize de beraber sahip çıkan insanlarız Hocam” dedim, “Onun babası çok küçük yaşlarda Kur’an-ı Kerim’i ezberden öğrenmiş, hatimler etmiş. Oğluna da o bilgiyi o terbiyeyi veriyordu” dedim. Hatta çocuklarımızı orada Kur’an Kursu’na da gönderiyorduk. Bazıları diyordu tabi: “Eski yazı öğrenecek de ne olacak?” Biz çocuklarımızın böyle olmasını istiyorduk, bu bizim bileceğimiz işti. Biz, bir liderin evlatları nasıl yetiştiriliyorsa, onları öyle evlatlar olarak yetiştirmek istiyorduk. Ve babasına lâyık bir evlat yetiştirmeyi arzu ediyorum. İnşallah Allah utandırmaz.

Ali Murat Daryal : Hanımefendi çok çok güzel şeyler buyurdunuz, bu çok enteresan çok fevkalade şeyler öğrendik sizden. Bakın güzel bir şeyi ifade ettiniz. Bir liderin çocukları babalarına lâyık olmalıdır dediniz. Bu çok önemlidir. Bu Türkiye’deki liderler için de, dünyadaki tüm liderler için de geçerli olması gereken bir düsturdur. Bir Reis-i Cumhur’un, bir Genel Kurmay Başkanının, bir Paşa’nın, bir bakanın çocuğu da babasının taşıdığı o rütbeye, babasının taşıdığı sorumluluğa lâyık bir evlat olmalıdır ki, babasının yüzüne kara bir leke gibi yapışmasın. Hiç kimse bir hamalın oğlu kötü bir insan oldu diye ayıplamaz. O da kötüdür ama bir başbakanın evladı, bir Sadık Ahmet’in evladı, eğer babası seccadesini yanında taşıyorsa, Kur’an’ını cebinde taşıyorsa; onun oğlu Kur’an bilmezse, çok güzel buyurdunuz, liderin çocukları evlatları, lidere lâyık olmalıdır.

 Işık Ahmet : Evet, hatta şu anda  Kur’an’ı Kerim’den, seccadeden  bahsedildiği an aklıma geldi. Onu hapse gönderdikleri gün, tutukladıkları gün benimle görüştürmediler önceleri, bana bir yazı göndermiş, istediklerini yazmış, listenin başına: “Kur’an-ı Kerim’imi, Seccademi, diş fırçamı, İngilizce kitaplarımı ve giyecek eşyalarımı gönder” diye yazmış. Onları aldı, hapishanede kapalı olduğu müddetçe yine beş vakit namazını kıldı. Bizim imanı saygıdeğer, muhterem bir nenemiz var orada, bir gün beni çağırtmış, ben kendisini daha önceden tanımıyordum. Sadık Ahmet’in eşi gelsin demiş, gittim. Tabi o da manevi gücü kuvvetli bir insandı, bağlı olduğu bir velisi, dedesi vardı ama köyde yetişmiş bir insandı. Namaz dualarını biliyordu bazen de üç aylarda, öldü diye üç defa suyunu da hazırlamışlar ama o bedeni olduğu halde, ruhu gidiyordu bedeninden, yine Kur’an-ı Kerim okuyarak kendisine geliyordu. “Bak” dedi “Kızım, sen hiç üzülüp ağlama. Sadık Ahmet hapiste yalnız değil. Bizim dedemiz geldi bana söyledi, devamlı onun yanındayız, bu günlerde en büyük velilerimiz de gelecek. Bir hatmi bitirdi, ikinci hatmi de yarım” dedi “O hatmi tamamlamadan inşallah hapisten de çıkacak” dedi, “Sana bunları söylüyorum” dedi. Eşimin ziyaretine gittiğim zaman sordum, dedim ki: “Hatim yaptın mı?” Bana söylemiyordu. “Evet” dedi, “Sen nereden biliyorsun?” dedi, “Duydum, söylediler” dedim. “Evet, bir taneyi bitirdim, diğeri de yarım, inşallah onu da tamamlayacağım” dedi ve de hapisten çıktıktan sonra tamamlamak nasip oldu. Böyle manevi gücü kuvvetli insanlar birbirini görmekte duymakta, hissetmekte güçlük çekmeyen insanlardır. Onu da hep böyle insanlar buluyordu. Böyle kişilerle görüşüyordu. Manevi gücü ve imanı çok kuvvetli bir insandı.

 Ali Murat Daryal :  Zaten inanmadan bunlar olmaz efendim. Evet, çok önemlidir bu. İnsanın kendini aşan, kendinden daha büyük bir varlığa canı gönülden inanması. Hem de bu inandığı varlık İslam’ın bize anlattığı Allah tek, doğmamış, doğurmamış, eşi benzeri olmayan tek ilah tek Allah ise. Muhakkak ki Allahütealâ kendine inananlara yardım edecek, onları muhakkak ki, himaye edecek ve onları sıkıntılardan kurtaracak. Evet sizi dinleyeceğiz, daha süremiz var. İnşallah bu kısa sürede Rahmetli Sadık Ahmet Bey’in faziletlerinden, meziyetlerinden, karakterinden bahsedeceğiz. İnanın bana bu anlatılanlar bizi ayakta tutuyor, bize güç kuvvet oluyor. Bu ümmetin halâ böyle insanlar yetiştirmiş olması bize de umut oluyor. Bizi istikbale dair daha emin kılıyor. Demek ki dünya batmayacak, böyle insanlar daha henüz yeryüzünde var, diyoruz. İnsanlar kötülükler içinde kala kala her tarafı kötü görmeye başlıyor. Ama böyle insanlar, okyanusta dalgalar arasında çırpınan insana bir ışık gibi geliyor. Sadık Ahmet Bey’den birkaç kelime daha bahsedebileceğiz inşallah. Sadık Ahmet Bey’in böyle başka zaman söylediği şeyler var mıydı?

 Işık Ahmet :  Her zaman söylüyordu, ziyaretine gidiyordu hatta çok enteresandır iki tane ermişimiz var o iki köyde, o iki ermişin köylerinin arasındaki köyde kaza oldu. Sadık da orada Hakkın rahmetine kavuştu. Tabi Allah’a olan inancımız çok büyük, O orada Yunanlı traktörcünün de vesile olması ile bazı fanatik gruplar, onun vefatını duyunca şehirde bayram havası estirmişler. Yunanlılar çok sevinmişler, o öldü, ondan kurtulduk diye. Ama inşallah O ruhuyla da Batı Trakya Türk Toplumu’na yardım edecektir. Madden aramızda olmasa da.

 Ali Murat Daryal :  Onda hiç tereddüdünüz olmasın. Bakın Rauf Denktaş Bey bana bir şey anlattı, bir konferansta anlattı. “Ben” dedi, “Gençtim, Kıbrıs Harekâtı başladı, koştum hemen araziye bir yüzbaşı paraşütle atlamış, paraşütünü toplamış, diğer erat gelene kadar sigarasını yakmış içiyor onları bekliyor. Gittim çok heyecanlıyım tabi sorulmaması gereken bir soru sordum, o kadar çok ateş ediliyordu ki: “Korkmadınız mı yüzbaşım bu kadarın ateşin arasında siz paraşütle atladınız, kuş uçamazdı bu atışların arasından” ben bunu sorunca, yüzbaşı dedi ki: “Bak arkadaşım, ben harp okulundan mezunum. Ben safsatalara inanmam fakat yaşadığım hadise safsata değil” Allah selamet versin-Rauf Bey burada beyaz at dedi ama ben kır at diyeceğim, bunlar da bozuldu- “Kır at üzerinde 1600 senelerinde Kıbrıs Fethine karışan şehitlerle beraber uçaktan indik, biz onlardan başkasını görmedik” demiş. 

            Arkadan yine Enderun yayınevinin sahibi, havacıydı emekli oldu, havacı arkadaşları ona anlatmışlar, İsmail Bey, bakın kaynak veriyorum dinleyicilerimize yalan yanlış şeyler söylemiyorum, “Gidiyordum uçakta, bombardıman için Kıbrıs’ta, bir ses duydum: “Evlat, şuraya at.” Oraya atıyorum bir de bakıyorsunuz, cephanelikmiş, büyük bir infilak oluyor. Arkadan bir ses: “Sağ ol, sağ ol, isabet ettirdin.” Bunu Enderun Kitabevi’nin sahibi İsmail Bey’in harekâta karışan pilot arkadaşları anlatıyor.

        Ve böylece muhakkak ve muhakkak sizin rahmete erişmiş eşiniz Sadık Ahmet Bey de, Allah ne buyuruyor “Şehitlere öldü demeyiniz, hayattadır onlar, bizzat diridirler” diyerek ve onların emeklerini kıyamete kadar değerlendiriyor ve kanlarına saygı gösteriyor.

            Ne demiş Mehmet Akif: 

 Hiç bunca şehidin gövdesi yatarak yerde

 Derya gibi kan sine-i hilkatte tüter de

 Yakmaz mı bu tufan bu duman git gide arşı?

 Hissiz mi kalır hicce-i Rahmet buna karşı              diyor.

              Onun için bu şehitlerin kanı arşı azamı da yakacaktır. Haksızlıklar muhakkak bir yerde duracaktır. Buna hiç kimsenin şüphesi olmasın. Haksızlık payidar olmamıştır. Zulüm hiçbir yerde neticeye varamamıştır. Geçici tedbirlerdir bunlar. Bunun için biz size tekrar tekrar baş sağlığı diliyoruz, Allahütealâ size hayırlı uzun ömürler versin. Çocuklarınızı babalarına lâyık olacak birer evlat olarak yetiştirmeyi nasip etsin, ömürler, hayatlar nasip etsin. Hayatlar diyorum çünkü hem kızınız hem oğlunuz var. Allahütealâ sizi bu milletin başından eksik etmesin. Bu mesele bir bayrak yarışıdır galiba. Hepimiz zaman zaman bu bayrağı taşıyoruz, taşıyacağız. Ama muhakkak ve muhakkak bu dava bir gün neticeye gidecek ve burca dikilecek.  Bu konuşmada benim sizin eteklerinize ulaşmama delalet eden yardım eden İlhan Ayverdi Hanımefendi’ye tekrar tekrar saygılarımı, hürmetlerimi, teşekkürlerimi sunarım. Onun elini eteğini öperim. Böyle bir programı yapmamız için fırsat verdi. Siz tenezzülen, lütfen, keremen bu programa teşrif ettiğiniz için sonsuz minnettarlıklarımı teşekkürlerimi radyomuz adına kendi adıma arz ederim efendim. Eğer tenezzül buyurursanız lütfen,  keremen yine buna benzer programa şeref verirseniz size minnettar kalacağımı size arz etmek isterim zatınıza ve size inşallah bundan sonraki hayatınızda,  bu millet te sizin davanıza inşallah daha samimiyetle sarılacaktır. Bu dava zaten ne sizindir ne benimdir, bu dava hepimizindir. Bu milletin var olma davasıdır. Ve inşallah biz bu davada muvaffak olacağız.

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

Bu Yazıyı Paylaş