Toprak Hattı Grubu'ndan kamuoyuna duyuru: İslam korku dini değil sevgi dinidir
Bilir-bilmez, sıkça yapılan tartışmalardan biri, Allah korkusu mu, Allah sevgisi mi tartışmasıdır. Bunu açıklığa kavuşturmaya çalışmak gerekir.

Bilir-bilmez, sıkça yapılan tartışmalardan biri, Allah korkusu mu, Allah sevgisi mi tartışmasıdır. Bunu açıklığa kavuşturmaya çalışmak gerekir.
Din ile ilgili korku kavramı yanlış anlaşılmakta, yerinde kullanılmamaktadır. Karşımızda durup bizi parçalamaya kalkan bir canavardan korkma, bize silah doğrultmuş birinden veya karanlıktan korkma gibi algılanmaktadır. Kur'an'da korkuyla ilgili iki kelime, havf ve haşyet; sevgiyi, merhameti, korunmayı, güveni kaybetmekten başlayarak sonsuzluk karşısındaki ürpertiyi, yanlış yapma karşısındaki korkuyu ve buna ne yapılacağı endişesini ifade etmektedir. Yine kaba ve fakat canlı bir benzetmeyle, çocuğun anasından korkusu gibi anlaşılmalıdır. Ana kucağından mahrum olma korkusu çocuk için çok önemlidir. Çocukla anne arasındaki sevgi her şeyi izah eder.
Allah’ın, kendisini insanlığa çok bağışlayıcı ve sevgide kapsayıcı olarak takdim etmesi (Buruc,14) ve insanlara karşı çok şefkatli ve merhametli olduğuna dikkat çekmesi (Hac,65) bize göstermektedir ki, İslam sevgiyi esas alan bir dindir. Allah’ın isim-sıfatlarından olan “Rahman” kelimesinin Kur’an’da yoğun bir şekilde yer alması da aynı kanaati güçlendirmektedir.
“Merhamet etmek, severek ve acıyarak korumak” anlamındaki rahmet kökünden gelen “Rahman” kelimesi, “Şefkat ve merhamet eden, acıyan” demektir. Sadece Allah için kullanılan bu niteleme, “Sınırsız merhametiyle lütuf ve ihsanda bulunan” yegâne varlık anlamına gelir (Ragıb, Müfredat, rhm md).
Kur’an, ilahi kitapları rahmet olarak niteler (Neml,77 Ahkaf,12) ve Allah’ın sınırsız merhametinin bir yansıması olan peygamberler göndermesini de rahmet kavramıyla ilişkilendirir (Duhan,5-6). Ayrıca Hz. Peygamberin bütün insanlar için bir rahmet vesilesi olduğuna da dikkat çeken Kur’an (Enbiya,106), Hz. Peygamberin bütün inanalar için Allah’ın bir lütfu olduğunu vurgular (Ali İmran,164).
Kur’an’da Allah’a nispet edilen “Rahmet” kelimesi 119 yerde fiil kalıbında, 92 yerde de “Rahmet” şeklinde isim olarak geçer. “Rahim” ismi, Hz. Peygambere nispet edilen bir yer hariç (Tevbe,128) 114 yerde tekrarlanır. 4 yerde “Erhamu’r-Rahimin/merhamet edenlerin en merhametlisi” (A’raf,151 Yusuf,64,92 Enbiya,83), 2 yerde de “Hayru’r-Rahimin/merhamet edenlerin en hayırlısı, en üstünü” (Müminun,109,118) şeklinde geçer.
“İlahınız tek bir ilahtır, O’ndan başka ilah yoktur. O, Rahmandır” (Bakara,163) gibi ayetler “Rahman” isim-sıfatının sadece O’nun zatına ait olduğunu ve O’nun dışında başka hiçbir varlık için kullanılamayacağının birer ifadesidir. Müşrikler, Allah’ı anladık da bu Rahman ne oluyor, Rahman da kimmiş, diye itirazları ekleme yapmışlardır.
Kur’an’da “İman edip bu imana yaraşır güzellikte işler yapan kimselerin Rahman olan Allah tarafından sevgiyle kuşatılıp sevimli hale getirilecekleri” bildirilirken (Meryem,96) Allah’ın sevgisine ve affına nail olmanın Hz. Peygambere uyup onu örnek almaya bağlı olduğuna da dikkat çekilir (Ali İmran,31). İşte bütün bunlar İslam’ın sevgi temelinde konumlandırılması gerektiğini gösteren beyanlardır.
Bunlardan başka, Kur’an’da insanların “Allah’ın sevdikleri ve sevmedikleri” gibi ayırıma tabi tutulması da dindarlıktaki sevginin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bildirildiğine göre, Allah, iyilik yapanları (Bakara,195), O’na karşı sorumluluk bilinci içinde olanları (Tevbe,4,7), Allah yolunda karşılaşılan zorluklara göğüs gerip sabredenleri (Ali İmran, 146), her işinde adaletli ve hakkaniyetli davrananları (Maide,42), özeleştiri yapıp çokça tövbe edenleri (Bakara,222), sadece Allah’a dayanıp O’na güvenenleri (Ali İmran,159), maddi-manevi her türlü kirden ve pastan temizlenenleri (Tevbe,108) ve Allah yolunda/dini uğrunda yekpare bir bina gibi kenetlenmiş saflar halinde savaşanları (Saf,4) sever. Bunun yanında Allah inkarcıları (Ali İmran,32 Rum,45), her türlü kutsala ihanet edenleri (Enfal,58), Zulmü hayat tarzı haline getiren zalimleri (Ali İmran,57), haddini aşanları (Bakara,190), bozgunculuk yapıp yozlaşmaya neden olanları (Maide,64), dinde ölçüsüz davrananları (A’raf,31), amaçsız ve yararsız harcamada bulunup savurganlık yapanları (En’am,141), böbürlenip kendilerini beğenenleri (Lokman,18), şımarıklık gösterip azanları (Kasas,76) ve kendisini büyüklük duygusuna kaptırıp kibirlenenleri (Nahl,23) sevmez.
Ancak Kur’an’ın baştan sona lütuf, rahmet ve sevgi ile özendirmede bulunmasına rağmen birçok ayette yer alan “İttika” kelimesine “Korku” anlamının yüklenmesi, İslam’ın korkuya dayandığını söylemeye vesile olduğunu fakat meseleyi bu şekilde anlamanın doğru olmadığını belirtmekte yarar vardır.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, Allah’ın teşvik ve özendirmeyle ilgili uyarıları gibi azapla korkutması da yine kulunu acıyıp korumaya yönelik birer mahiyet arz eder. Yani Allah hiçbir şekilde kulunun zarar görmemesini esas alır ve uyarılarını bu amaçla çeşitlendirir. Yani Allah’ın korkutarak İslam’ı benimsetmesi asla söz konusu değildir. Tam aksine Allah zoru gördüklerinde iman edenlerin imanlarını kabul etmez (Mümin,85), çünkü inançta da davranışta da özgür iradeye bakılır ve özgür irade olmadan zorla yapılan bir işte ahlakilik olmaz, dolayısıyla zoraki davranışların hiçbir değeri yoktur. Yani Allah rol dayatmaz, sadece tanıtımda bulunur, böylece isteyen Ebu Bekir isteyen Ebu Cehil olur. Bu tercih tamamen insanın özgür iradesine bırakılmıştır.
Peki, Kur’an’da sık sık vurgulanan “Takva” kavramı ne anlama gelmektedir? Sözlükte “Korumak, korunmak, sakınmak, saygı göstermek, dindar olmak, itaat etmek, çekinmek” anlamlarındaki “Vikaye” kelimesinden türeyen “Takva” kelimesini Seyid Şerif el-Cürcani, “Allah’a itaat ederek azabından sakınmaktır. Bu da ceza almayı haklı kılacak davranışlardan nefsi korumakla gerçekleşir” şeklinde tanımlar (S. Uludağ, TDV İslam Ansk.39/484).
“Takva” kelimesi, “ittika, takıy, etka, muttaki” gibi diğer türevleri ve fiil şekilleri ile Kur’an’da 285 yerde geçer. Kur’an’da takva sahibi müminlerden söz edilirken Allah’ın onları cehennem azabından koruduğuna dikkat çekilir (Tur,18 İnsan,11) ve bundan dolayı müminin, Allah’ın kendisini cehennem azabından koruması niyazında bulunması istenir (Bakara,201 Ali İmran,191). Allah’a ehli takva denmesi de (Müddessir,56) koruyan ve korunulan olmasındandır. “Ateşin azabından bizi koru” (Bakara,201) ve “Kendinizi ve aile bireylerinizi cehennem ateşinden koruyun” (Tahrim,6) ayetlerinde geçen “koru” ve “koruyun” ifadeleri de aynı köke dayanır.
Takva kelimesi Kur’an’da 17 yerde geçer. Klasik tefsirlerde bu kelimeye ve aynı kökten gelen emir kiplerine genel olarak “Allah’tan korkun” anlamı verilmiştir. Kelimenin kökü itibarıyla korku anlamını da içermekle birlikte bu, korkunç bir şeyden çekinmeyi değil, seven birinin sevdiğinin gönlünü incitmekten çekinmesini, yaratanına karşı saygı ve sorumluluk duyma hassasiyetini ifade eder. Yani takva uzaklaştıran değil, yakınlaştıran bir çekinme hissidir. Bu bakımdan bu kelimenin, “Allah bilinci, Allah’a karşı sorumluluk bilinci” şeklinde anlamlandırılması daha uygun görünmektedir. Buna göre takva ve ittika kelimelerinin içerdiği korku Allah’a duyulan saygıdan kaynaklanan bir korku ve endişedir. Böyle bir duygu müminleri her türlü kötülükten ve günah işlemekten vazgeçirdiği gibi onları iyilik, güzellik ve hayra da sevk eder.
Kur’an’da kıyamet, Haşr ve cehennemle ilgili korkulara işaret edilirken, “Havf, haşyet, feza’, rehbet, işfak” kökünden olan kelimelerin kullanılması, “Onlardan korkmayın, Benden korkun” (Bakara,150 Ali İmran,175) mealindeki ayetlerde Allah korkusunun “Havf” ve “Haşyet”le ifade edilmesi ve özellikle Nur suresinin 52. Ayetinde “Haşyet” kelimesinin “İttika” kelimesiyle birlikte kullanılması da genel anlamda “Takva” nın korkudan farklı bir anlam taşıdığını gösterir.
Takva sahibi/gerçek dindar anlamına gelen muttaki kelimesi de Kur’an’da 48 yerde geçer. Bu ayetlerde kimlerin takva sahibi olduklarına dikkat çekilir. Takvanın karşıtı Kur’an’da “Fücur”, muttakinin karşıtı ise “Facir” dir (Şems,9).
Kur’an’da muttakilerin ayrıcalıklarına şöyle dikkat çekilir: “Allah muttakiler/O’na karşı sorumluluk bilinci içinde olan gerçek dindarlarla beraberdir/onları korur ve onlara yardım eder (Bakara,194 Tevbe,36, 123), “Allah muttakileri/O’na karşı sorumluluk bilinci içinde olan gerçek dindarları sever” (Ali İmran,76 Tevbe,4,7).
Takva aynı zamanda iman ve kalple de ilgili bir kavramdır. Nitekim Hz. Peygambere karşı saygılı olanlar, Allah’ın, kalplerini takva ile sınadığı kimseler olarak nitelendirilir (Hucurat,3). “Allah’ın hükümlerine saygılı olmak, kesinlikle kalplerdeki takvadandır” Hac,32), “Nefse/kalbe takvayı ilham eden Allah’tır” (Şems,8) gibi ayetlerde de kalp-takva ilişkisine işaret edilmektedir. Hz. Peygamberin, eliyle göğsünü işaret ederek, “Takva buradadır” (Müslim, Bir) demesi de bu anlamda değerlendirilmelidir. Kalpteki takvadan maksat iman, samimiyet ve Allah’a duyulan saygıdır. Nitekim Maide suresinde, “Eğer gerçekten inanıyorsanız, o zaman Allah’a karşı takva sahibi olun/O’na karşı sorumluluğunuzun bilinci içinde yaşayın” (Maide,11, 57, 88) buyurularak takva ile iman arasındaki ilişkiye işaret edilmiştir.
Ayrıca Kur’an’da takva sahibi olanları ahirette güzel bir sonuç beklediğinin vurgulanması (Taha,132 Kasas,83 Sad,49 Zuhruf,35) ve “Ahirette yararı görülebilecek en iyi azık takvadır” (Bakara,197), “Cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır” (Ali İmran,133 Hicr,45 Duhan,51), “Allah katında en değerli mümin, takva sahibi olan/Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde bulunan kimsedir” (Hucurat,13) diye buyurulması da insanı takva sahibi/gerçek dindar olmaya teşvik edici rol oynamaktadır.
Allah’a gereği gibi saygı duymak suretiyle takva üzere olmak takvanın en mükemmel şeklidir. Ne var ki, hiçbir müminin böyle bir takvayı gerçekleştirmeye gücünün yetmeyeceği için Allah, “Gücünüz yettiğince takva sahibi olun/Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilinciyle yaşayın” (Tegabun,16) buyurur ki, bu anlamda bir emek sarf edilip gayret gösterilsin.
Görüldüğü gibi kulun kötülüklerden ve günahlardan korunması için yapılan bütün uyarılar Allah’ın kuluna olan sevgi ve merhametinin birer yansımasıdır ve bunda herhangi bir korkutma söz konusu değildir. Zira korkuya dayalı eylemler genel olarak ahlaki bir değer ifade etmediği gibi Allah’ın katında da bir değer ifade etmez. Ayrıca zorla iş yapmaya alıştırılan kimsede sevecenlik ve hoşgörü gelişmez. Çünkü böyle kimseler her şeyin zorla yaptırılması gerektiğine inanır ve bütün iş ve işlemlerde zorbalığı esas alırlar. Sonuç olarak da böyle kimseler despotizme bürünen bir karakter sahibi olurlar ki, bunun hiç kimseye bir yararı yoktur. Aslında kul, Rabbinin kendisini çok sevdiğine inandığı oranda O’nun hoşnutluğuna yönelik eylemlere koyulur ve bu sevginin devamı için isteyerek eylemlerde bulunur. Bu da gereği gibi bir Allah tasavvuru oluşturmayı ve Allah’ı somut bir varlık gibi düşünmemeyi gerektirir. Çünkü ancak o zaman O’nun sevgisinin başka herhangi birinin sevgisine benzemediği anlaşılır ve bu uğurda içtenlikle gayret sarf edilir.
Şunu da ekleyelim ki, bir şeyin Allah’a nispet edilmesi bizzat zatına yönelik bir anlam ifade etmez. Örneğin, Allah’tan korkmak (Nur,52 Lokman,33) demek, O’nun azabından korkmak, Allah’a yardım etmek de (Muhammed,8) O’nun davasına/dinine yardım etmek demektir. “Allah’a itaat edip boyun eğin” (Enfal,46) emri ise, O’nun buyruklarını önemseyip gereğince yaşayın anlamındadır.
Özet olarak sevgi ve rahmet dini olan İslam, ancak sevgi ve merhamet temelinde yaygınlık kazanabilir. Despotizm ve zorbalık her türlü anlayışa antipatiye neden olduğu gibi dini anlayışta da antipatiye neden olur. Hem dinde bir zorlama ve korkutma söz konusu olacaksa, o zaman İslam’ın bizzat yayıcısı olan ve onun nasıl yayılabileceğini en iyi bilen Hz. Peygamberin, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin/sevdirin, nefret ettirmeyin” (Buhari, İlim) şeklindeki ifadesinin bir anlamı kalır mı? Biraz düşünmek gerekir.
