Habererk yazarı Osman Oktay yazdı: Ömrünü Türk milliyetçiliği ülküsüne adayan Sadi Somuncuoğlu’nun ardından

Galip Erdem’in, “Ülkü yoluna giren birine hayatta iken ‘Ülkücü’ denemez. O kişi davasından sapmaz ve nefsine yenik düşmeden ömrünü tamamlarsa ancak öldükten sonra ‘O bir Ülkücü idi’ denir” dediği “Ülkücü” tarifine uyanlardan biri de Sadi Somuncuoğlu’dur. O, genç yaşında girdiği Ülkü Yolu’nda sapmadan yürüyerek; duruşu, yazdıkları ve söyledikleriyle “İşte Ülkücü budur” dedirtmeyi başaran müstesna insanlardan biridir.

21.YY Türkiye Enstitüsü günlük savunma ve strateji bülteni - 07 Mart 2022 21.YY Türkiye Enstitüsü günlük savunma ve strateji bülteni - 07 Mart 2022

Yakinen 1973 yılı başlarında tanıyıp Töre – Devlet – Bozkurt dergilerinin çatısı altında birlikte çalışma imkânı bulduğum Sadi Beyle olan irtibatımız hemen hemen hiç kesilmedi. O, eli kalem tutan, fikir üreten bir ülkü eri olarak bize Ağabeylik yaptı, yol gösterdi.

YAZARIN TÜM YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYABİLİRSİNİZ!

1940 yılında o sırada Niğde’ye bağlı olan Aksaray’da doğan Sadi Somuncuoğlu, ilk ve ortaokulu Aksaray’da, lise ve yükseköğrenimini Ankara’da tamamladı. 1957 yılından itibaren İbrahim Metin, Nuri Gürgür, Şerafettin Yılmaz gibi arkadaşlarıyla birlikte Türk Ocakları Genel Merkezi’nin Gençlik Kolları’nda görev aldı. O dönemde Prof. Dr. Osman Turan, Sadettin Bilgiç, Galip Erdem, Osman Yüksel Serdengeçti gibi değerler onlara Ağabeylik yapıyordu.

Çeşitli devlet memuriyetlerinde bulunan Somuncuoğlu 1965 yılında “Bâb-ı Ali’de Sabah” Gazetesi’nde çalıştı. 1967’de, o sıralarda Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adıyla anılan ve 1969’da Milliyetçi Hareket Partisi’ne dönüşen siyasi partide görev alarak Gençlik Kolları Genel Başkanlığı’na getirildi. Somuncuoğlu, o sıralarda palazlanmaya başlayan sol hareketlere karşı milliyetçi – ülkücü gençliğin yetişmesinde öncü rol oynadı. Daha sonra MHP’de Genel İdare Kurulu Üyesi, Genel Sekreter ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Bu arada İbrahim Metin ve Emine Işınsu ile birlikte Töre, Devlet ve Bozkurt dergilerini yayınladılar. Sadi Bey Devlet ve Bozkurt dergilerinde yazılar yazdı, yine Emine Işınsu, İbrahim Metin ve İskender Öksüz’le birlikte Töre – Devlet Yayınevi’ni kurdular.

1977 yılında yapılan seçimler sonunda Niğde Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giren Somuncuoğlu Demirel başkanlığında kurulan ve “Milliyetçi Cephe Hükümeti” diye anılan koalisyon hükümetinde Devlet Bakanı olarak görev aldı. 1980’de yapılan meşhur 12 Eylül darbesi sonunda pek çok siyasi gibi O da tutuklandı ve yargılama sonucu beraat etti.

Sadi Somuncuoğlu ve çağdaşları bu davaya tepeden inen, indirilen kişiler değildi. Onlardan sonra gelen bizim kuşak da öyle idi. Hiçbir menfaat gözetmeden Türk Milleti’nin varlık ve birliğine, dünya Türklüğü’nün kardeşliğine ve Turan ülküsüne kayıtsız şartsız inanmışlık vardı.

Sadi Bey 1973 yılında Niğde’den Milletvekili adayı olduğu zaman MHP yalnızca “Türkeş’in Partisi” olarak biliniyor, Başbuğ’un 27 Mayıs İhtilali’ne katılmış olması partinin geniş kitlelere ulaşıp fikriyatını anlatmasının önünde büyük bir engel olarak duruyordu. O yıllardaki seçim çalışmalarında daha çok Türkeş’in ihtilal komitesi içinde neler yaptığı, idamları önlemek için nasıl mücadele verdiği ve yükselişini çekemeyenler tarafından arkadaşları ile birlikte nasıl tasfiye edildiklerini anlatmak zorunda kalınıyordu.

Devlet – Töre ve Bozkurt ekibi olarak bizler de Niğde bölgesindeki seçim çalışmalarına katılmıştık. Rahmetli Galip Erdem ve İbrahim Metin Ağabeyler ikinci ve üçüncü sıra adayları olmuşlar, biz de Osman Çakır arkadaşımla dönüşümlü olarak şimdi Aksaray’ın bir ilçesi olan Ortaköy’de seçim çalışmalarına katılmıştık. Güçlü bir ilçe teşkilatı olmadığı gibi kalacak bir otel, bir ev bile yoktu. Terzi Kemal isimli vefakâr, cefakâr bir parti mensubunun elbiseleri kesip biçtiği tezgâh üstünde kırk gece yattığımı, gündüz akşama ve akşamları gecenin bir vaktine kadar köyleri dolaşıp 9 Işığı, Tarım Kentlerini, Ülkücü Şehitlerin mücadelesini, Türkiye ve Türk Dünyası için hayallerimizi anlatmamız şimdiki nesle masal gibi gelebilir. Galip ve İbrahim Ağabeylerin kendilerinin seçilmesi için hiçbir ihtimal ve şahısları için en ufak beklentileri yokken Sadi Bey’e destek olarak yalnızca MHP’nin bir milletvekili çıkarabilmesi için yaptıkları olağanüstü gayreti de şimdiki menfaat gruplarına anlatamayız. Atılan o temeller ve yapılan olağanüstü çalışmalar meyvesini verecek ve Sadi Bey 1977 seçimlerinde Milletvekili seçilecekti. O da, yukarıda işaret etiğimiz gibi 12 Eylül darbesi ile sona erdi.

1980 – 1995 yılları arasında aktif siyasetle uğraşmayan Somuncuoğlu gençlik yıllarında bir nefer olarak görev aldığı Türk Ocakları’nın Genel Merkez Heyeti’ne girdi ve Genel Başkanlığa seçildi.

1995’te yeniden siyasete giren Somuncuoğlu, 1995 ve 1999 seçimlerinde artık bağımsız bir il olan Aksaray’dan milletvekili seçildi. Bu seçimlerin ardından ANAP - DSP - MHP ortaklığı ile kurulan ve “Türkiye’nin en uzun süreli ve en uyumlu koalisyon hükümeti” olarak ün yapan kabinede 1977’de olduğu gibi yine Devlet Bakanlığı’na getirildi.

Sadi Bey, Milli konulardaki hassasiyetleri yüzünden kabine üyeleri ile zaman zaman ters düşüyordu. Özellikle, Doğu Türkistan’daki soydaşlarımıza zulmeden Çin’in Devlet Başkanı Jiang Zemin’e, Türkiye ziyareti sırasında “Devlet Nişanı” verilmesi kararını uzun süre imzalamaması koalisyonu tehlikeye atmıştı. Koalisyon’un dağılma noktasına gelmesi ve MHP Genel Başkanı’nın ısrarı üzerine bu kararı imzalamak zorunda kalan Somuncuoğlu durumu şöyle anlatıyordu:

“Bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararnamesi’ne diğer bütün Bakanlar imza atmış, yalnızca benim imzam yoktu. Doğu Türkistan’daki kardeşlerimize zulmeden bir devlet başkanına böyle bir nişan verilmesini kabul edemezdim. Bu imzayı atmazsam ilişkilerimiz açısından büyük sıkıntıların ortaya çıkacağı ısrarla söylenince içime sinmeyerek imzalamak zorunda kaldım. Ancak hiç olmazsa tavrımız ortaya konmuş oldu.”

2000 yılında, MHP’li birinin Cumhurbaşkanı olma şansı doğmuştu ve Genel Merkez bu konuda ısrarcı olursa mesele kalmayacaktı. Sadi Somuncuoğlu, partisi içinde ön görüşmelerini de yaptıktan sonra en tabii demokratik haklarından birini kullanıp Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymaya karar verdi. Ancak ne var ki O’nun bu tutumu kendisini kıskananlar arasında rahatsızlık yaratıyordu. 25 Nisan 2000 akşamı TBMM bahçesinde kendi partisine mensup milletvekillerinden bazılarının saldırısına uğradı. MHP Antalya Milletvekili olan hemşerim, Müftü Osman Müderrisoğlu, aynı gün TBMM kulisinde, saldırıya katılarak yumruk sallayan milletvekillerinden birinin Sadi Bey’in yanına gelerek, “Ağabey, aday olmazsan vallahi hakkımı helal etmem” dediğine bizzat şahit olduğunu söylemişti.

Bu saldırı televizyonlardan naklen yayınlandığı için görmeyen, duymayan kalmamıştı. Haliyle bu durum Türk milliyetçilerini hayal kırıklığına uğrattı, milletin MHP’ye ve MHP’lilere olan bakışı bir anda değişti. Ben de olaylardan çok etkilenmiştim, moralim bozulmuştu. MHP Genel Başkanı’na hitaben bir mektup yazarak bazı yerlere ulaştırdım. İşte o yazı:

25 NİSAN 2000!..

Sayın Genel Başkan;

25 Nisan 2000 gecesi benim için 32 – 33 yıllık bir rüyanın sonu oldu. Bu rüya sona erdiğinde sizin MHP Genel Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Başbakan Yardımcısı olarak bulunmanız ise en büyük üzüntümdür. Neylersiniz ki o güzel rüyanın bir kâbusa dönüşmesi bu zamana rastladı.

Gece TV haberlerini takip ederken; “Demokrasinin kalbi” olduğu iddia edilen TBMM bahçesinden yapılan canlı yayınlar sırasında birden küfürler yükseldi; kabadayılar, külhanbeyler boy gösterdi ve milyonlarla birlikte ben de irkildim.

Orada küfürler savuran yaratık ne yazık ki benim 32 – 33 yıllık aşkımın, sevdalımın listesinden “milletvekili” seçilmiş biriydi. Bekledikleri birine birlikte pusu kurdukları anlaşılan arkadaşları da öyleydi.

O küfürbaz “milletvekili”; kendisi henüz don gömlek dolaşıp sokaklarda tahta atlara binerken Türk milliyetçiliği mücadelesi veren Sadi Bey’e “Türk milliyetçiliğini ne hale getirdiniz?” diye bağırıyor, ağzından salyalar saçıyordu. Yani hırsız kedi misali şecaat arz ederken sirkatin söylüyor, Türk milliyetçiliği ve üyesi bulunduğu MHP’yi rezil ediyordu.

Olay mahallinde (TBMM bahçesi) bulunan “milletvekili” kisvelilerden bir başkası ise “Aday olursa bedelini” öder diye tehditler savuruyor, hakkında “törelerin çalışacağını” söylüyordu.

Uzatmaya gerek yok Sayın Başkan... Demokratik hakkını kullanmak isteyen bir milletvekiline karşı yapılan bu çirkin hareketle hem de TBMM bahçesi içerisinde demokrasinin ırzına geçildi ve ne yazık ki bunu MHP milletvekilleri yaptı.

Acı ama gerçek... Olağanüstü gayretlerinize rağmen kendilerini hâlâ 12 Eylül 1980 öncesinin dernek başkanları gibi görenler yüzünden MHP bir türlü siyasi parti hüviyetine kavuşamıyor.

İşte, sizin bir – iki yıldan beri yapmaya çalıştığınız bina 3 – 5 dakika süren bir depreme dayanamadı ve yıkılıp gitti. Oluşturmaya çalıştığınız imaj ayaklar altına alındı. Genel Başkan olmanıza giden o meşhur Genel Kurullardaki fiilleri yüzünden adını hafızamdan silmeye çalıştığım “İllegalite Azmi”nin ruhu meğer hâlâ aramızda dolaşıyormuş. O ve arkadaşlarının yaptıkları rezilliğin katmerlisini şimdi de “milletvekili” sıfatını taşıyan şahıslar TBMM çatısı altında yaptılar. Yani değişen bir şey yok ya da yeniden başa döndük!

Artık MHP için o eski isnatlar yeniden ve –haklı olarak- çok daha fazlasıyla ortaya atılacak. “Despot, diktatör, faşist, anti demokrat..” daha bilmem neler neler söylenecek, yazılıp çizilecek. Çünkü o külhanbeyi edalı şahıslar; MHP’lilerin -milletvekili bile olsalar- demokratik haklarını kullanma haklarının olmadığını dosta da düşmana da ilan ettiler.

Sayın Başkan;

Türk milliyetçiliğini alçaltan, 30 – 35 yıllık bir rüyayı bitirip hayalleri söndüren ve etrafınızdaki kişiler oldukları için imajınızı zedeleyen bu şahıslar yüzünden milliyetçiliğimi bundan böyle siyasal anlamdan tamamen arındırıp “şahsıma münhasır” olarak sürdürmeye karar verdim. Artık anladım ki Türk milliyetçileri organize bir güç olarak bir yere varamayacak; yapılanlar bir süre sonra yıkılacak, geleceğe yönelik hayal kuramayacak, rüya göremeyecekler! Kısacası biz yine geçmişimizle övünmeye, geleceği hep başkalarına bırakmaya devam edeceğiz vesselâm.

Selam ve hürmetlerimle. 25 Nisan 2000 Osman OKTAY

Gelin görün ki, haksızların yerine haklıların cezalandırıldığına şahit olduğumuz başka örneklerde olduğu gibi Sadi Somuncuoğlu da bu olaydan sonra MHP Genel Başkanı’nın talebi üzerine Bakanlık görevinden alındı.

İbrahim Metin’le ilgili yazımda da anlattığım gibi Emlak Bank, Toplu Konut İdaresi, Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü Devlet Bakanı olarak Sadi Bey’e bağlı idi ve buralara güvendiği, dürüst kimseleri getirmişti. 1950’li yıllardan beri Ülkü yoluna girip Türk Ocakları Gençlik Kolları’nda, MHP Genel İdare Kurulu’nda birlikte çalıştığı, Devlet ve Bozkurt Dergilerini birlikte çıkardığı yakın arkadaşı elbette ilk aklına gelen oldu ve İbrahim Metin’i Emlak Konut Genel Müdürlüğü’ne getirdi. İbrahim Bey’in çalışma azmini yakından biliyorduk. Hemen hesapları inceleyerek oradaki bazı suiistimalleri ortaya çıkardı. Devlet malına zarar vermemek O’nun şiarıydı ve verenlere de müsamaha etmezdi. Bu arada Kanuni Sultan Süleyman’ın Semendire Sancak Beyi Gazi Bali Bey’e yazdığı fermanını bulup çıkarttı. O yüce Sultan’ın tuğrası ile birlikte düzenlettirdikten sonra da YÜCELİK BELGESİ başlığı altında tablo halinde bastırarak bütün çalışanlarına ve devlet bürokrasisinde görev alan herkese ulaştırdı.

“Her iyiliğin kaynağı adalettir. Adil olmayan kişinin elinden çıkan iş kötü iştir” diye başlayan bu ferman devlet adamlarına, mevki – makam sahiplerine öğütler niteliğinde idi ve bir yerinde şu ifadeler vardı: “Hizmetinde kullandığın adamların dış hallerine aldanma! Mala muhabbet göstereni devlet hizmetinde kullanma!..”

Ancak ne var ki, Sadi Bey Bakanlık’tan alındıktan sonra başından beri MHP’nin en büyük çilekeşlerinden biri olan İbrahim Metin’i de Emlak Konut Genel Müdürlüğü’nden aldılar. Ne yazık ki siyasetin böyle karanlık bir yüzü vardı ve hiç bulunmaması gereken MHP’de bile ortaya çıkabiliyordu. Kısacası “vefasızlık” denen illet MHP yöneticilerine de bulaşmıştı.

Aslında Sadi Bey’in Bakanlık’tan alınması, “Her işte bir hayır vardır” sözü mucibince güzel sonuçlar da verdi. Bir süre resmen MHP’li ama sade bir milletvekili olarak kalan Somuncuoğlu bu dönemi çok iyi değerlendirdi. Bazı arkadaşları ile kurdukları Milli Düşünce Derneği çatısı altında milliyetçi – ülkücü çalışmalarına devam ederken; engin kültürüne, siyasî tecrübelerine ve belgelere dayanarak peş peşe kitaplar hazırlayıp yayınladı, Yeniçağ Gazetesi’nde Köşe Yazarlığı yaptı. O’nun, belgesel niteliğinde olup herkesin kitaplığında bulunması gereken kitaplarından bazıları şunlar:

Gümrük’te Kuşatma (2002), Kıbrıs’ta Sirtaki (2002), Avrupa Birliği: Bitmeyen Yol (2002), İstanbul’da Yeni Roma İmparatorluğu (2004), Annan Planı Gerçeği ve KKTC’nin Kurtuluşu, Bir Millet Uyanıyor, Göz Göre Göre Kapana Düştü Türkiyem.

Sadi Somuncuoğlu, benim de hizmetinde bulunduğum Bozkurt Aylık Ülkü Dergisi’nin Ekim 1972’de çıkan ilk sayısında yayınlanan “Milliyetçilik, Türkçülük, Ülkücülük” başlıklı yazısında şu ifadelere yer veriyordu:

“Milliyetçilik bir inanç sistemidir. Ülkücülük ise, bu inancın ortaya koyduğu hedefleri gerçekleştirmek için mücadele etmektir. Ülkücü, ideallerini gerçekleştirmek isteyen bir savaşçıdır. O halde Ülkücülük milliyetçilikten bir adım daha ileri merhaleyi teşkil eder.

Vatanseverlik, milliyetçilik ve ülkücülük iç içe geçmiş dairelerdir. Millet fertlerinin sayısı kadar geniş daire vatanseverleri, Türk Milleti’nin kendi milli değerlerine dayanarak yeryüzünün en güçlü, refahlı ve medeni milleti haline gelmesini isteyen ve buna inananların sayısı kadar daire milliyetçileri; bu idealleri gerçekleştirmek için mücadeleye girişenlerin sayısı kadar daire de ülkücüleri ifade eder.

Ülkücüler dünyanın her yerinde ve devrinde, bir topluluk içinde daima az sayıda çıkarlar. Çünkü Ülkücü olabilmek için yaratılıştan bazı vasıflara sahip olabilmek ve bu vasıfları geliştirici bir eğitim ve öğretimden geçmek gerekir…”

Sadi Somuncuoğlu, Ülkücü Gençliğin yetişmesi için yazılarıyla, seminer ve konferanslarıyla, 1950’li yılların sonlarından itibaren büyük bir gayret içine girmiş, siyasi faaliyetleri sırasında da bu konuda önemli çalışmalar yapmıştır. Bir tarafta MHP Genel Merkez yönetimindeki görevlerini yürütürken öbür tarafta Devlet ve Bozkurt dergilerinin yayınlanmasına öncülük ederek yazılar yazmış, Milliyetçi – Ülkücü hareketin başka bir basın – yayın organının olmadığı o dönemlerde İbrahim Metin’le birlikte her türlü fedakârlığa katlanarak büyük bir iş başarmışlardır.

Sadi Bey, CKMP döneminden başlayarak hareketin hemen her safhasında görev aldığı, 70’li yıllarda kamuoyuna MHP davasını anlatabilmek için “On Soruda MHP” gibi kitap ve broşürleri hazırlayıp parti bildirilerine imza attığı için MHP ve Ülkücü Hareket’in hafızası durumundadır.

Ancak ne var ki siyasetin kötü bir huyu vardır ve hafızasını yok etme hastalığına tutulabilir. Yukarıda verdiğimiz 25 Nisan 2000 örneğinden anlaşılacağı üzere MHP’de de hastalık nüksetmiş, Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin gibi daha niceleri dışlanmıştır. Onun içindir ki “Her şey siyaset değildir ve asıl olan Ülkücülüktür” diyoruz.

Evet… Ömrünü Türk Milliyetçiliği Ülküsü’ne adayan Sadi Somuncuoğlu 27 Şubat 2022’yi 28 Şubat’a bağlayan gece vefat etti. Seksen yılı aşan ömrü boyunca Ülkü Yolu’ndan sapmadığı için Ülkücü olduğuna şahitlik ediyor ve diyoruz ki: O bir Ülkücü idi.

Allah rahmet eylesin.