Hızır'a Mektup

Abone Ol

HIZIR’A MEKTUP


Tanrı, parmak izleri gibi, türlü türlü yaratır insanı. Söylemesinden oturmasına, ağlayışından yürümesine kadar çok çeşitlidir. Muhtaçlıklarımız aynı, kaderimiz farklı farklıdır ama. Suya muhtacızdır misal, ekmeğe, havaya, sevmeye muhtacızdır. Farkımız bu muhtaçlıklarımızı aradığımız yerde, birini yekdiğerinin önüne geçirmemizdedir işte. Birimizi diğerinden daha insan, daha mümin ya da daha hain edenden bahsediyorum. Dinle…  Senden, benden, bizden bahsediyorum.


Menzili kabir olan ömürlerin kıymeti ve ayırt edicisi uzunluk - kısalıklarından ziyade hasredildikleri üzerinedir. Böyle bilir, böyle söyler, böyle iman ederiz. Herkese ve her şeye inat böyle yaşarız. Ne olursun bu sefer, bir kere olsun, dinle. Bir acayip dertten bahsediyorum. Senden, benden, bizden bahsediyorum.


Nefsini toprak kılmış adamlardık, benlik davasından geçmiş. Suya yazılmış yazılar gibiydi zira hevesler, beni biz olmaktan uzak kılacak. Salt kendisi için yaşayana hayvan denirdi bizim lügatimizde, “başkaları için yaşayabilene” insan… Ortak isimler edindik, ortak isimler edindirildik: Onlar komando dediler bize, faşist dediler, biz Ülkücü dedik kendimize. Bari bu defa dinle. Ben sana bir büyük yolun yolcularından; senden, benden, bizden bahsediyorum.


Biz büyüdükçe büyüdü yüreğimiz. Yüreğimizle eş dertlerimiz de… yaşıtlarımız çay partilerinde, eğlence mekanlarının “dım-tıs” gürültülerinde harcarken aylıklarını, biz son paramızı ocağın çayı bitmesin diye ortaya atanlardık. “Mum kimin yanan Kerkük” diye ağlayanlardık. Bu coğrafyanın çocuklarıydık, yüreği bu coğrafyaya sığmayan. Yozgat’ta oturup Fergana’yla dertlenendik. Yoksul ve kavruk yüzlerinde, gözleri acıdan çekik Kırgız acılar taşıyan, “Gavim, gardaş nerdesen?” diye çağrılanlardık. Çocuk yaşta girdiğimiz bu yolda, kurşunlara gelendik, kurşunlar yiyenlerdik ya, vaz geçmedik, vaz geçirilemedik “Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkler”dik.. İmamoğlu Yusuf’tuk biz, Ertuğrul Önkuzu’yduk.


Ergen zamanların züppe çocukları “sevgili yapma” oyunları oynarken ve kızları nasıl tavladıklarını anlatırken oyun tadında birbirlerine, kahkahalar eşliğinde; gamzesine (bakışına) bütün ömrümüzü kurban edeceğimiz sevgiliden kaçırdık gözlerimizi, olur da, sevdaları bizi alıkor bu yoldan diye. “Bir kere olsun seni seviyorum diyebilseydim keşke” cümlesiyle tükettiğimiz ömrümüz boyunca, gidişleri hiç gitmedi gözlerimizin önünden. Ama tutmadık kollarından, “Gitme!” demedik.  Diyemezdik.  Bir yüce davaya gönül verenlerdik, böyle gelmiş böyle gideceklerdik. Sevdası bilinmeyenlerdik. Mecnun’dan füzun âşıklık istidadı olmasına rağmen, aşkı bilmediği zannedilenlerden bahsediyorum. Senden, benden, bizden bahsediyorum. 


İstiyorum ki sesime ses, harfime harf kat. Bir selam ver, hatırımı sor. “Olmamış gardaş!” de, “Aferin ulen!” de. Bir şey de kurban olduğum. Ama sen, de. Senin sözün de sövgün de kabulümdür emin ol. Yeter ki başkalarını söyletme bana, kırmızı plakalarının selameti için –muhtaç olmadıkları müddetçe seni hatırlamayanları kast ediyorum- ayıya dayı diyenlerin referansları üzerinden yürüme üstüme. Onlar istiyor diye değil, sen öyle hissediyorsan vur beni. Ne olur iti köpeği güldürme bana, sana, bize.


Hayli zamandır, kurak iklimlerin cılız bitkileri gibi yorgun ve zayıf ocaklarımız. Binliklerle oynadıkları için metelik kelimesinin sözlükteki karşılığını bilmeyen, itaat kültürü gelişsin diye fikre kurşun sıkan sımsıkı reisçiklerle, çevrelerine topladıkları kurtçukların oluşturduğu azot atmosferinde yaşamıyor fikir. Sırası geldi mi başka siyasi camiaların, cemaatlerin, tarikat mensuplarının sorgulamayan tavırlarını koyun olmakla, aklını birisine ipotek etmekle, kula kul olmakla itham edenlerin: “ Falan beyimiz ne diyorsa o!”, “Lidere sadakat şerefimizdir.” gibi kulağı dolduran ama şahsiyeti ve fikir namusunu yok sayan sloganlarına aldanma. Oturup konuşalım. Sen niye “he” diyorsun, ben niye olmazlanıyorum, anlatalım. Ama emr-i hak vaki olduğunda birimizin tabutunu diğerimizden başka omuzlayan olmayacağını, birbirimize namusumuzu teslim edecek kadar kutlu ülküdaşlık hukukumuzu koruyarak…


Çok çektin, çok çektim, çok çektik. Onlardı çektiren. Gülmeyi kendilerine hak sayıp ölmeyi bize reva görenlerdi. Fikrinden vaz geçmiyorsun diye, bilgin ve görgünle yücelttiğin koltukları aldılar altından, işine kast ettiler. Senin diye haksızlığa kurban gitti evlatların. Dönmedin, döndürülemedin. Kardeşlerinden vaz geçtin de ülküdaşlarından vaz geçmedin. Ülküdaşların eziyet çekmesin diye, suçlarını üstüne aldığın da oldu, onlar için/ onların yerine öldüğünde. Karpuz gibi ortadan ikiye bölmeye çalışıyorlar seni, ülküdaşlarına düşman etmek istiyorlar. Yolda buldukları için yola çıktıklarını harcayanların bu sinsi oyununa gelme. 


Bu milletin Hızır’ı sensin, mehdisi ise beyninde yüreğinde bütün hücrelerinde yaşattığın fikrin. Mehdi gizlendiği yerden hiç çıkamasın, Hızır, Türk milletine kol kanat germesin diye Deccal’in yanına çekiyorlar seni, ikilik çıkarıyorlar.


Yapma gözünü sevdiğim.


Son şansımız bu. Heba etme.

 
Dinle bu sefer. 

Sana, bana, bize söylüyorum.