Erdoğan'ın gelecek projeksiyonunda Hizmet Hareketine yer var mı?

‘Erdoğan, İslam dünyasına uygulanan zulme ve bölünmeye karşı tek başına dik duruyor. Erdoğan'ı halife olarak tanıyor ve biat ediyorum.’

Erdoğan'ın gelecek projeksiyonunda Hizmet Hareketine yer var mı?

Erdoğan’ın gelecek projeksiyonunda Hizmet Hareketine yer var mı?

Erdoğan’ın sıklıkla tekrarlanan pragmatist bir lider olduğu yaklaşımını doğru bulmuyorum; zira Erdoğan’ın, belli bir gelecek projeksiyonuna ve kendisine yüklenen ya da kendisine yüklediği Mesiyanik role uygun hareket ettiğini, attığı adımların bu temel motivasyonla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Böylesi bir gelecek programına göre hareket eden kişi, katışıksız bir siyasi pragmatistten elbette fazla eder.

3 kez Başbakanlık yapmış bir siyasetçinin, Cumhurbaşkanlığını da hedeflemesi doğaldır. Ancak Erdoğan’ın tüm dünya müslümanlarının siyasi liderliği anlamına gelecek Hilafet makamıyla ilişkilendirilmesi biraz önce bahsettiğim mesiyanik rolle yakından ilintilidir.

Geçmişte Erdoğan’ı hilafet makamıyla ilişkilendiren Kadir Mısıroğlu’nun yaptığı açıklamalar idiyse şimdilerde Aytunç Aytındal’dan esinlendiği anlaşılan Atılgan Bayar’dır:

‘Erdoğan, İslam dünyasına uygulanan zulme ve bölünmeye karşı tek başına dik duruyor. Erdoğan'ı halife olarak tanıyor ve biat ediyorum.’

Zülfü Dicleli, 11.06. 2012’de Neşe Düzel’e verdiği röpörtajda ise şöyle diyor:

‘Bir tür post modern padişahlık gibi! Kafadaki niyet öyle görünüyor. Tayyip Erdoğan aynı zamanda halife de olmak istiyor. Dinî yaşamı ve ahlakı da kendisi yönetmek istiyor. Ahlak dedikleri de İslam ahlakı değil. Uydurdukları bir şey.’

İnsanlık tarihi bu tür gelecek tasavvurlarını temel alan siyasi liderlerin nasıl hüsrana uğradığının örnekleriyle doludur. Bu tür bir başarısızlığın nedeni ise, bu tür liderlerin gördükleri rüyanın dünya tablosuna uygun olmaması ve dahi yönlendirdikleri ya da yönlendirildikleri/inandırıldıkları politikaların tıpkı yanlış haritaya bakan yolcu örneğinde olduğu gibi hedefine ulaşması imkansız olmasıdır.

Erdoğan’ın dershaneleri kapatmak istemesi, kanımca gündelik siyasetin ya da siyasi prgamatizmin sonucu olacak kadar basit olmamalıdır.

Bilinçaltında şekillenmiş gelecek tasavvurunda kendisine ve yönetmeyi arzu ettiği coğrafyada Cemaate yer olmaması ve hatta bu tasavvuruna engel olarak Cemaati ve insan kadrolarını görme ihtimali kanımca uzak bir ihtimal değildir.

SETA direktörü Taha Özhan, 14 Aralık tarihli Sabah’ta yayınlanan ‘Taşları yemek yasak’ başlıklı yazısında Erdoğan’ın gelecek tasavvuruna uyumlu olmayacak toplulukların durumunu şöyle anlatıyor:

‘Türkiye'de devlet ve toplum dönüşürken, siyasal ve sosyal yapıların da dönüşmek durumunda olduğunu dillendirmiştik. Bu dönüşümü okumakta zorlanan aktörlerin, özünde bir adaptasyon sıkıntısı olarak atlatabilecekleri sorunu varoluşsal bir krize dönüştürme tehlikesinden bahsetmiştik.’

Bu sözler aslında Dershane krizinin Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi tarafından Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’nı engellemek için kasıtlı olarak Zaman Gazetesi tarafından başlatıldığı iddiasını da anlamsız hale getiriyor. Zira Erdoğan Dershane tartışmasını derhal kapatabilir ve bunun seçimlere yansımasını engelleyebilirdi. Taha Özhan’ın yazısından da anlaşıldığı gibi konu daha derindir ve Türkiye’nin Erdoğan’ın gelecek tasavvuruna uygun bir şekilde devlet eliyle tepeden inmeci yöntemlerle dönüştürülmesi sorunudur.

Özhan şu soruyu da soruyor:

‘Gülen Cemaati'nin, 21. yüzyıl Türkiye'sinde ve dünyasında, bu kadar farklı alanda varlığını sürdürerek 'ne olmak' istediğine dair verdiği bir cevap var mıdır?’

‘Hizmet’ hareketi temel motivasyonunu ‘ne olmak istediği sorusunun’ yanıtı üzerinden almaz, motivasyonu tamamen içsel, manevidir. Hizmet hareketinde egemen olan hizmetkar liderlik modelinde, motivasyon tamamen –içsel huzurla ilgilidir. Ödül, yapılan işin, hizmetin bizatihi kendisidir ve her hangi bir dış motivasyonu önceliklemez. Para, kabul görme ya da makam gibi.

Otoriter liderliğin egemen olduğu yapılarda ise durum tam tersidir. Motivasyon dışsaldır. Para, kabul görme ve günün birinde belli bir makama ulaşma gibi.

Bugün, Erdoğan ve Hizmet hareketi arasındaki en temel soru-n, Erdoğan’ın geleceğe ilişkin projeksiyonunda Hizmet hareketine yer olup olmadığı ve hatta bu hedeflerinde Hizmet hareketini, insan kaynaklarını ve insan modelini ulaşmak istediği nihai hedefe engel görüp görmediği sorusudur.

Taha Özhan’ın önermesi doğrudur. Hizmet hareketi, Erdoğan’ın zihnindeki dönüştürme programını hayati, varoluşsal bir sorun olarak görmektedir.

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan 13.12.2013 tarihli yazısında Türkiye’nin genç kuşaklarının içinde bulunduğu durumu özetlerken, ‘Tam anlamıyla varoluşsal çöküştür; çürümedir; dekadansla danstır; geleceğimizin yok edilmesidir.’ Diyor ve devam ediyor: ‘Bu arada yeri gelmişken doğuda Hizmet hareketine bağlı dershanelerin, bu anlamda, genç kuşaklarımızın İslâmî aidiyet biçimlerinin korunması bağlamında, hayatî bir fonksiyon gördüğünü de özellikle hatırlatmak istiyorum.’

Peki Fethullah Gülen Hocaefendi açısından Türkiye’nin en önemli sorunu nedir? Hocaefendi 30 Kasım tarihli sohbetinde, genç nesillerin içinde bulunduğu uyuşturucu, sigara, alkol gibi kötü alışkanlıklardan bahsettikten sonra şöyle devam ediyor: ‘Bizim bunlarla mücadele ediyor gibi bir tavrımız varken, böyle çok önemli, metastaz olmaya meyilli kanser gibi yarının yığınlarını batırabilecek bir problem varken, böyle bağışlayın, çok özür dilerim, böyle eften-püften meselelerle meşgul olmak, bir yönüyle mühimme takılıp da onlarca ehemmi görmezden gelmek gibi bir hal oluyor. Onu anlamakta da işin doğrusu zorlanıyorum.’

Özhan, 21. yüzyıl Türkiye’sinde ve dünyasında mensubu bulunduğu siyasi hareket için nasıl bir gelecek tasavvuru öngörmektedir? Özhan şöyle diyor:‘Türkiye'de devlet ve toplum dönüşürken, siyasal ve sosyal yapıların da dönüşmek durumunda olduğunu dillendirmiştik.’

Özhan şunu söylemek istiyor. ‘Devleti dönüştürüyoruz, buna paralel olarak toplumu da dönüştürüyoruz. Siyasal ve sosyal yapılar da dönüşmek zorunda.’

Özhan’ın bahsettiği dönüşen devlet, gerek sayıştay denetimi konusunda gösterilen zaafiyet, gerekse geçmişte militan devlet aygıtının on yıllarca yapageldiği gibi fişlemelere devam etmesi süreçleriyle ilgiliyse, Hizmet hareketinin dönüşmeme konusunda direnç göstermesi çok daha hayırlıdır.

Hizmet hareketine 21. Yüzyıl Türkiye’sinde ve dünyasında ne olmak istediğini soran Özhan’ın, Erdoğan’ın zihnindeki gelecek tasavvuru/programı konusunda da bilgi vermesi faydalı olur. Bu gelecek tasavvuru çoğulcu-özgürlükçü demokrasinin güçlendirilmesini mi öngörmektedir yoksa otoriter bir zihniyetin biçimlendirdiği bir düzeni mi?


Hizmet hareketinin dönüştürülmesi çabası bu gelecek tasavvuruyla mı ilgilidir? Amaç buysa tehlike şudur: Dünya tarihinde alabileceğinden fazlasını isteyen liderler hep tam tersini almışlardır.

2. Dünya savaşı öncesinde Hitler’le dünya egemenliği rüyası görenler ya da Hitler’e bu rüyayı gördürenler, sonucun Almanya’nın bölünmesi olduğunu, bir ucunda Amerika’nın diğerinde Sovyetler Birliği’nin sultasında yeni bir harita ortaya çıktığını da gördüler.

Çözüm süreci nereye gidiyor?

Erdoğan’ın Diyarbakır’da geçtiğimiz ay yaptığı konuşmada ilk kez ‘Kürdistan’ ifadesini kullanmışken, bu kez 2014 Bütçe görüşmelerinde AK Parti Grubunun "Türkiye Kürdistanı" ifadesinin metinden çıkartılmasını talep etmesininin siyasi pragmatizmden kaynaklandığını sanmıyorum.

Benim anladığım Erdoğan’ın ‘Kürdistan’ sözünün Ankara’da bir karşılığı olmadığıdır.

Hükümet, terör örgütü PKK ile 9 aydır adına ‘çözüm süreci’ denen bir sürecin içinde.

Ancak bu süre içerisinde PKK’nın 200’e yakın eylem yaptığı ‘işler yolunda görüntüsünün’ gölgelenmemesi adına yer bulamıyor gazetelerde.

Yüksekova’da geçen hafta 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan son çatışmayla mızrağın artık çuvala sığmadığı ortaya çıkıyor.

Abdullah Öcalan ‘devlet içindeki paralel yapıların işidir, amaç çözüm sürecini baltalamak.’ Demeyi ihmal etmiyor.

Oysa terör örgütü PKK’nın liderlerinden, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, asıl meselenin, çözüm sürecinin hala hukuksal zemine oturtulmadığının, yani resmi müzakerelerin hala başlamamasını gösteriyor.

“Her zaman seçimlere kadar mı bekleyeceğiz” diyen Bayık, AK Parti’nin seçimleri rahatça kazanmasına izin vermek için değil; barış süreci ve ateşkesin, resmi müzakerelerin başlaması için uygun koşulların oluşmasını sağlamak amacıyla ilan edildiğini hatırlatıyor.

‘Kürt sorunu taktiksel çıkarlar için kullanılamaz. Seçimlere de kurban edilemez.’

Ne demek bu?

Cemil Bayık çözüm sürecinin aslında 2014 seçimlerine dönük taktiksel bir proje olduğunu söylüyor.

Nitekim Abdallah Öcalan’ın 28.03.2003’te basına yansıyan İmralı tutanaklarında şu sözleri unutulmadı: ‘Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz.’

Başkanlık sistemi rafa kalkmış olabilir ama bunu yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dönük olarak da okuyabilirsiniz.

Dolayısıyla da Öcalan Erdoğan’ın seçimlere dönük stratejilerinin bir parçası olması olmaktan asla kurtulamaz.

İşte bu yüzden PKK ve BDP açısından çözüm sürecinin bir fiyaskoyla sonuçlanması ihtimali gittikçe belirginleşiyor.

Gerginliğin, Yüksekova’nın anlamı bu.

Diyarbakır’da ‘Kürdistan’ demek, Barzani ile Şivan Perver’le aynı kareye girmek elbette seçimlerde Kürt seçmenin bir kısmının teveccühünü kazanır ve seçimlere yansır.

Ama süreci hukuksal zemine taşımak ve resmi müzakerelere başlamak isteyenleri pek ikna etmeyecektir.
İşte seçimlerden sonra, PKK’nın beklentisinin karşılanmaması durumunda ortaya çıkabilecek çözümsüzlük ihtimaline karşı, günah keçisi şimdiden hazırlanmaktadır.

Paralel devlet!

Yerseniz.

Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2013, 14:34
YORUM EKLE