Darbe girişiminin ardından askeri liseler kapatılırken, harp okulları da yeniden yapılandırılarak MSÜ’ye bağlanmıştı. Harp okulu komutanına dekan sorumluluğunda yürütülen işler dışındaki harp okullarında yürütülen askeri eğitim ve faaliyetleri görevi verildi. 

Dekanın rütbe karşılığının okul komutanı ile aynı olduğu ve Türk Silahlı Kuvvetleri sosyal tesislerinden ve kamu konutlarından okul komutanı gibi istifade edebileceği de belirtildi.

Cumhuriyet'ten Sefa Uyar'ın haberine göre, 2020’de profesör unvanı alan Prof. Dr. Gültekin Yıldız, 13 Haziran 2020’de MSÜ Kara Harp Okulu Dekanı olarak atandı. Ancak, Yıldız’ın, askerliğini bedelli olarak yaptığı öğrenildi.Yıldız, doktorasını bitirdikten sonra bedelli askerlikten faydalandığını belirtti. 

Dekan olarak görev alanının askeri eğitim olmadığını, akademiden sorumlu olduğunu vurgulayan Yıldız, “2010 yılından beri askeri kurumlarda ders veriyorum. Askeri okullarda geçirdiğim süre, normal bir yedek subayın süresini geçti. Askerlikse, askerliğimi fazlasıyla yaptım diye düşünüyorum” dedi. 

Okul komutanının tuğgeneral rütbesinde olması nedeniyle kanun gereği kendi görevinin tuğgeneral rütbesine denk geldiğini kaydeden Yıldız, “Birlik yönetmiyorum, üniforma giymiyorum. MSÜ’de çalıştığım için rütbe karşılığı veriliyor. Benim görevim, buradaki eğitimin bilimsel olarak yürümesine katkı sağlamak. Askeri bir görevim yok” ifadelerini kullandı.

2013 yılında yardımcı doçent unvanıyla İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapan Gültekin Yıldız, o dönemde tartışılan askerlik konusunda da Zaman Gazetesi'ne bir röportaj verdi.

Yıldız, Osmanlı döneminden beri Türklerdeki askerliği anlattığı söyleşisinde şu ifadelere yer verdi:

"Askerlik sürekli tartışılan bir konu. Osmanlı’da zorunlu askerliğe ne zaman geçildi?

1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla yeni bir düzenli ordu teşkilatına geçiş var. Ancak Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adıyla kurulan yeni ordunun personeli zorunlu askerlik mükelleflerinden değil, 12 senelik sözleşmelerle işe alınan gönüllü profesyonellerden oluşuyor. Sefer zamanlarında ise 7’den 70’e Müslüman erkek nüfus cihad yapmak üzere savaşa katılmaya çağrılıyor. 1846’da çıkan Kura Kanunu ile Osmanlı’da ilk kez zorunlu askerlik uygulaması başlatılıyor. Fakat kanunun adından da anlaşılacağı üzere bugünkü gibi herkesin belli bir yaşa geldiğinde askere alınması değil, 20 yaşına gelen Müslüman erkeklerden ordunun ihtiyaç duyduğu miktarının kura ile seçilmesi söz konusuydu.

Kurada adı çıkmayanlar, ne yapıyordu?

Bir sonraki sene tekrar kuraya giriyordu. 26 yaşına kadar eğer ismi hâlâ kurada çıkmadıysa, bu kişi muvazzaf askerlikten muaf oluyordu. Osmanlı ordusunun üç aşamalı bir gücü vardı: Muvazzaf nizamiye, redif ve müstahfız. Son ikisi yedek ve geri hizmet birliklerinde görev alıyordu. Dolayısıyla kâğıt üstünde 50’li yaşlara kadar kişiler bu üç grubun birinde kayıtlı olmaya devam ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, nüfusunun tamamından asker alamıyordu.

Neden?

Çünkü bu işe çok direnen gruplar vardı. Özellikle kabile ve aşiret tarzında sosyal bağların güçlü olduğu yerlerde… Osmanlı bu bölgelerde zorunlu askerlik uygulamasını 1900’lü yıllara kadar ertelemek zorunda kaldı.

Bu direnç nerelerde vardı?

Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Bedevi Arap aşiretlerin yaşadığı coğrafyayı en başta sayabiliriz. Bugünkü Türkiye topraklarında ise Doğu Karadeniz sahil şeridi ile Türkmen ve Kürt aşiretlerin göçer hayatı sürdüğü Doğu, Güney ve Güneydoğu bölgeleri de sorunluydu. Aslında savaşçılık potansiyeli yüksek bu topluluklar, sadece savaş zamanlarında ücretli ya da gönüllü gayrinizami kuvvetler olarak orduya dahil oluyorlardı.

Tapuda 3 boyutlu dönem Tapuda 3 boyutlu dönem

Osmanlı tebaasında askere alınanlar kimlerdi peki?

Müslümanlar ve bunların içinde de esas olarak yerleşik hayat süren ve anadili Türkçe olan ahali. Ulus-devletten farklı bir devlet-toplum ilişkisinin olduğu imparatorluk düzeninde zorunlu askerliğin kabulü pek çok benzeri gibi Osmanlı’da da kolay ve hemen olmadı.

1826, vaka-yı hayriyye mi vaka-yı şerriye mi oldu devlet için?

Ocağın kaldırılmasını vaka-yı hayriyye olarak adlandıranlar o dönemin resmî tarihi. Devlet açısından baktığınız zaman, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının askerî sebepleri yanında siyasî ve sosyal sebepleri de mevcuttu. Bu hamleyle önemli bir sosyal muhalefet odağı ortadan kaldırıldı. Meseleye toplum açısından baktığımızda ben buna ‘saray darbesi’ diyorum. Yani bu sefer Sultan’a karşı yapılan değil, Sultan ve ekibinin yaptığı bir darbe söz konusuydu. Çünkü Ocak ve onunla birlikte kaldırılan Bektaşi tarikatı, Osmanlı düzeninin yapıtaşlarından idi. Tarihçi ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa’nın dediği gibi, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması orta ve uzun vadede Osmanlı’nın aleyhine olmuştur.

Ne gibi sonuçlar meydana çıktı?

Ocak’tan sonra Müslüman ahali arasında sosyal çözülmeler hızlandı. Çünkü yeniçeriler hem İstanbul hem de taşrada esnaf ve emekçi nüfusu da örgütlüyordu. Aynı zamanda taarruz ve ‘mahalle kabadayılığı’ ruhunu muhafaza ediyorlardı. Yani bir tür İslam milliyetçiliğini zinde tutuyorlardı. Bu olayın siyasî ve askerî açıdan bir milat olduğu kesindir.

Peki, bizde ordu-millet anlayışı ne zaman ortaya çıktı?

Ordu-millet kavramı, I. ve II. Dünya savaşları dönemleri için kullanılabilir. Bu savaşta Almanya ve Japonya’daki militarist toplum modeli için ordu-millet tabiri uygundur. Önceki zamanlar için ise göçebe topluluklar dışında bir ordu-milletten bahsetmek pek mümkün değildir. Bu, tamamıyla önce 1789 Fransız İhtilali’nin sonrasında da I. Dünya Savaşı’nın günümüze bir mirasıdır. Türkiye’de ancak I. Dünya Savaşı ile beraber böyle bir zihniyetin oluştuğunu söyleyebiliriz. Öncesinde sivil toplumun geniş bir kesimi için bir militarizasyondan bahsetmek zordur.

Bugün askerliğe uğurlama konvoylarının tarihsel bir kökeni yok yani…

Bizde askere gitmenin bir delikanlılığa geçiş ritüeline dönüşmesi Cumhuriyet’le birlikte olmuştur. Ancak günümüzün post-modern çoğulcu toplum şartlarında ve laik bir devlet yapısında, vatandaşın askerlik mükellefiyetini salt dinî ve millî anlamlar yükleyerek meşrulaştırmak biraz arkaik gözüküyor. Askerlik mükellefiyetini yarı kutsal bir vazife görmek yerine daha soğukkanlı bir bakışla değerlendirmemiz daha doğru olur.

Osmanlı’da bedelliyi gayrimüslimler yapıyordu

Osmanlı’da bedelli var mıydı?

Vardı ama bugünkünden farklıydı. Bu hüküm esas olarak gayrimüslimler için geçerliydi. Bir de malî durumu iyi olanlar için uygulanan bir şeydi. Osmanlı gayrimüslimleri bedel-i askerî ödeyerek fiilî hizmetten geri durmayı tercih ediyorlardı. Zaten Osmanlı hükûmetleri de donanma haricinde gayrimüslimlerin askerî teşkilata dâhil edilmesine pek sıcak bakmıyorlardı.

Neydi sebep?

Gayrimüslimler eğer askere alınmış olsalardı, devlet onlara eşit vatandaşlık vermek zorunda kalacaktı. Bununla beraber, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânı sonrası gayrimüslimler ordunun rütbesiz erat kadrosunda da düşük rütbeli komuta heyetinde de az da olsa kendilerine yer buldular. Silahlı kuvvetlerin doktor ve eczacı kadrolarında ise hem yerli hem yabancı gayrimüslimler 1826’dan itibaren hep var oldular.

Peki, zorunlu askerlik kalkar mı Türkiye’de?

Kalkacağı kesin… Gelişmiş ülkeler arasında zorunlu askerliğin devam ettiği nadir ülkelerden biriyiz. Aslında bu yönde planlamalar yapıldı. Ama gerek askerî bürokraside gerekse siyasî iktidarda bir “uygun zamanı bekleme” tavrı hâkim. Ama zorunlu askerlik kalktığı zaman boşalacak rütbesiz personel kadrosunu doldurmak için kişilere cazip gelecek maddî ve manevî şartları da oluşturmanız gerekecek.

ABD’deki gibi mi?

Evet… Personele, sivil emek sektörüyle rekabet edebilecek bir maaş ödenmek zorunda kalacak. Hizmet süreleri, sosyal güvenlik hakları ve belki de yükseköğrenim bursları verilecek. Askerlik, sadece rütbeli personel için değil erat için de profesyonel bir kariyer haline gelecek. 1789’dan sonra Avrupa’da ve dünyanın geri kalanında zorunlu askerliği devreye sokan geçen devletlerin yüzde 90’ında askerlik uygulaması kaldırılmışsa, bizim de bu trendden bağımsız kalamayacağımız açık."