En son söylememiz gereken şeyi en başta söyleyerek başlayalım.

Küresel güçlerin bir iktidarı düşürme imkan ve kabiliyeti elbette vardır. Tarih bunun örnekleriye dolu. Başbakan Dr. Musaddık’ın İran petrollerini millileştirdiği için CIA’nin uzun süren bir plan dahilinde Musaddık Hükümetini devirdiği sır değil.

Türkiye’de yaşanan neredeyse bütün askeri darbelerde de yabancı etkisini görmek de mümkün. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat darbelerinde belirgin bir şekilde ABD etkisi görülür. Bunun nedeni, Türkiye’nin 1947 Truman doktrini ve ardından 1952’de NATO’ya girmesiyle, Türk demokrasisinin askeri bürokrasiye emanet edilmesiydi. 

Peki 2003 Balyoz darbe girişimini nereye oturtacağız?

Üstelik 5-7 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Balyoz darbe seminerlerinin, ABD’yi can evinden vuran 1 Mart tezkeresinin TBMM tarafından reddedilmesinden sadece 5 gün sonra olması bir dış mihrak söylemini aslında çok daha mantıklı kılmıyor mu?

Madem, ABD’nin dilediğinde bir darbeyle bir iktidarı düşürme gücü söz konusu, ABD, 2003’te fırsatını da yakalamışken neden Erdoğan Hükümetini düşürmedi?

Çünkü, Erdoğan bugün bazı dostlarımızın iddia ettiği gibi sanıldığı gibi Amerika-İsrail karşıtı değil, ABD’nin bölgesel politikalarının en önemli müttefiğidir o donemde. 

ABD’nin, Ankara Büyükelçisi Robert Pearson 22 Mart 2003 tarihli Washington’a çektiği telgrafın bir bölümü şöyleydi.

‘ …(Bazı Türk generaller) AKP’den seçilmiş Tayyip Erdoğan’ın davranışlarından büyük rahatsızlık duymaktadır. Erdoğan güçlü bir müttefikimizdir. Generallerin bu tutumu, Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir. Orgeneral Hilmi Özkök’ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir. Muhalif orgeneraller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler...’

Demek ki, ABD’nin Türkiye’nin büyümesini istemediği tezi doğru değildir. Dahası, ABD’nin 2003 yılında söz konusu darbeyi önleyici bir tutum almış olmasından bile söz edilebilir. 

Burada şu nokta önemlidir. ABD, 2003 yılında Erdoğan’a yönelik bir darbe girişiminin karşısında yer alırken ne tür bir çıkar gözetmiştir? Bunun Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında olduğunu ve Erdoğan’ın da bir kaç kez ifade ettiği gibi Türkiye’nin söz konusu projede eş başkan pozisyonunda olduğunu da biliyoruz. 

Yine en son Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı döneminde 27 Nisan 2007 muhtırasında bugün Türkiye’ye karşı düşmanlık yaptığı söylenen yabancı haber ajansları ve gazeteler Erdoğan Hükümeti’nin yanında yer aldılar. 

Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, TSK'nın demokratik laikliğe ve demokratik değerlere saygı gösterdiğini ispatlaması için seçim sürecine karışmamasının gerektiğini söyledi.

Dönemin ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice: "ABD Türkiye'nin demokrasi ve anayasal gelişim sürecini, dolayısıyla seçimle işbaşına gelenleri tam destekliyor. Cevabımız evettir, ABD de Avrupa Birliği'nin bu konuda Türkiye'ye verdiği destekle aynı pozisyondadır." şeklinde bir açıklama yaptı.

Bugün Erdoğan’ın ve iktidara yakın yazarların şeytanlaştırdığı Mehmet Altan "'internet muhtırası' doğrudan demokrasiye bir müdahaledir" yorumda bulunurken, Hasan Cemal konuyla ilgili "Hayır!" başlıklı yazısında askerî müdahalelerin toplumsal düzen ve gelişime zarar verdiğini yazdı. 

Ve evet Hizmet hareketi de, bütün gücüyle o muhtıranın karşısında yer aldı!

Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen küresel güçler ve içimizdeki uzantıları, o darbe girişimine bir omuz vererek Türkiye’nin büyümesini pekala durdurabilirlerdi değil mi?

Öyleyse senaryonuzda bir sorun var arkadaşlar!

Daha düne kadar size her türlü desteği veren küresel dediğiniz güçler size neden darbe tezgahlasın?

Çözüm sürecini mi istemiyorlar? Oslo’da arabulucu olan o yabancı diplomat ya İngiliz ya Amerikalı!

Türkiye’nin büyümesinden mi rahatsızlar? İsteselerdi kaç kere bunu engelleyemezler miydi? 

Türkiye’de yabancı sermaye AK Parti iktidarı döneminde tavan yapmadı mı?

Kimsenin Türkiye’de darbe yapmak, iktidarı düşürmek gibi bir derdi yok arkadaşlar.

Türkçemizde çok güzel bir söz var. ‘Her ağacın kurdu özünden olur’ diye.

AK Parti 11 yıldır iktidarda. Birincisi AK Parti’nin kendi içinde huzursuz olduğu çok açık. İçerde Erdoğan’ın kavga etmediği kimse neredeyse kalmamış. Dış Politikada ise büyük mağlubiyetler yaşanmış, dünyada dostsuz kalmışız. 

Bu çerçevede, ABD’nin Türkiye’de bir darbe tezgahladığından ziyade, neredeyse bütün büyük küresel aktörlerin, Erdoğan’dan desteğini çektiğini görüyoruz bugün. Bunun en önemli nedeni kuşkusuz dış politikada atılan adımlar, yaşanan başarısızlıklar oldu. 

Türkiye’de yaşanan, Erdoğan-Cemaat krizi değildir. Erdoğan, hem dünyayla hem de Türkiye’de kendisi gibi düşünmeyen neredeyse herkesle kavgalıdır. 

Türkiye’nin şu an en çok muhtaç olduğu şey ise sükunettir, toplumsal huzur ve barıştır. Erdoğan maalesef bunu vadetmiyor. Seçmen, önümüzdeki seçimlerde Türkiye’de sosyal adaleti vadeden, toplumsal huzur ve barış dilini kullanan liderlere yönelecektir. 

Erdoğan, ‘meydanlardan’ yükselen ‘Mücahit’ sloganlarını fazla önemsemesin. Türkiye’de merkez muhafazakar seçmen son tahlilde savaş diline değil barış diline yönelir. Erdoğan da, Erbakan’ın ‘kanlı mı olacak, kansız mı olacak’ retoriğinden ‘muhafazakar demokrasi’ye geçerek bugünlere gelmedi mi?