Hanedanlık Hayalleri ve "Kazıklı" Miras: Gelen Gidene Rahmet Okutur mu?
Türkiye’de siyasetin bir "aile şirketine" evrilip evrilmeyeceği sorusu, bugün Bilal Erdoğan ismi üzerinden yürütülen "veliahtlık" tartışmalarıyla yeniden masada. Azerbaycan, Suriye veya Kuzey Kore gibi örneklerin gölgesinde; gücün seçimle de olsa babadan oğula geçeceği bir "mutlakiyet" modeline mi sürükleniyoruz? Bu noktada durup, toplumsal hafızamızın en ironik yerinde duran o meşhur deyimin kökenini hatırlamanın tam vaktidir.
Mezar Hırsızının "Hayırlı" Evladı anlatısı gerçekten manidardır..
Vaktiyle kasabanın birinde mezarlık soygunculuğuyla maruf bir hırsız yaşarmış. Ahali bu hırsızın ne herzeler yediğini, ölülerin altın dişlerini söktüğünü bilir; her daim kendisinden tiksinti ve öfkeyle bahsedermiş. Mezar hırsızının oğluna bu durum çok batarmış. Bir gün mezar hırsızı ölmüş. Oğlu ise babasının, ölümünden sonra bile ahali tarafından lanetle anıldığını duyunca, bu duruma iyice öfkelenmiş. Kasabalının babasını böyle kötü anmaması için bir plan yapmış ve işe koyulmuş.
Velhasıl kelam, mezar hırsızının oğlu ölen babasının mesleğini sürdürmeye karar vermiş. Sürdürmüş sürdürmesine de; ölüleri sadece soymaz, hırsızladığı meftaların kıçlarına birer de kazık çakarmış. Gel zaman git zaman oğlanın dehşetli ve kötü şöhreti babasını aşmış. Ahali bu sefer hırsızın oğlunu lanetle anar, "Bunun rahmetli babası hiç değilse ölülerimize bu fenalığı yapmazdı" diye babasına rahmet okur olmuş.
Siyasetin "Kazıklı" İstikrarı
Bugün Bilal Erdoğan’ın başkanlık için "pazarlanma" süreci, tam da bu hikayedeki gibi bir risk barındırıyor. Bir siyasi hareketin, devletin tüm kurumlarını bir aile mirası gibi yönetmeye talip olması, liyakati değil "sadakati" temel alır. Ancak asıl korkutucu olan, hikayedeki gibi "gelenin, gideni aratması" ihtimalidir.
Eğer bir ülkede demokrasi, sadece sandıktan bir "soyadı" çıkarma işlemine dönüşürse, o sistem artık halkın değil, hanedanın bekasını korur. Mevcut yönetimin hatalarını, eksiklerini veya "sökülen altın dişleri" eleştirirken; bir sonraki aşamada karşımıza çıkacak olanın "kazıklı bir model" olmayacağının garantisi yoktur. Hanedan tipi yönetimlerde halef, genelde selefinden daha sert, daha tavizsiz ve daha mülkiyetçi olmak zorundadır ki "rüşdünü" ispat edebilsin.
Sonuç: Rahmet mi, Felaket mi?
Türkiye, 100 yılı aşan cumhuriyet tecrübesiyle bir şahıs devleti mi, yoksa bir kurumlar devleti mi olacağına karar verme noktasında. Bilal Erdoğan isminin bir "doğal varis" gibi parlatılması, ülkenin demokratik birikimine bir hakaret olduğu kadar, hikayedeki kasaba halkının düştüğü o çaresizliğe de bir davettir.
Siyaset bir bayrak yarışı olabilir, ancak bu bayrak bir aile yadigârı değildir. Aksi takdirde toplum, bugün şikâyet ettiği her şeyi mumla arar hale gelir ve geçmişin hatalarına "hiç değilse bu kadarını yapmıyorlardı" diyerek rahmet okumaya başlar. Ve unutulmamalıdır ki; siyasi tarihte "rahmet okunan" her baba, aslında toplumun daha büyük bir felakete razı edildiğinin resmidir.
