Köşe Yazısı

Merkez-Çevre Yaklaşımı Analizi

Hasan Basri Akşener
Hasan Basri Akşener
17 dk Sesli Dinle 1

Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi, Türkiye’de siyasal ve toplumsal yapının tarihsel süreklilikler içinde nasıl şekillendiğini açıklamaya yönelik en etkili kuramsal çerçevelerden biridir. Mardin, bu yaklaşımıyla Türkiye’de modernleşmenin yalnızca kurumsal veya hukuksal bir dönüşüm olmadığını; aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki güç, meşruiyet ve temsil ilişkileri üzerinden ilerleyen bir süreç olduğunu vurgulamıştır. Merkez-çevre ayrımı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan devlet geleneğinin, toplumun farklı kesimleriyle kurduğu mesafeli ve çoğu zaman hiyerarşik ilişkinin analiz edilmesini mümkün kılmaktadır.

Mardin’e göre “merkez”, tarihsel olarak devlet aygıtını elinde tutan askeri, bürokratik ve entelektüel elitlerden oluşmaktadır. Bu elitler, modernleşmeyi yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirmeyi hedeflemiş; toplumu dönüştürmeyi bir tür “medenileştirme” misyonu olarak görmüştür. Buna karşılık “çevre”, merkezin dışında kalan; yerel, geleneksel, dinsel ve kültürel değerleri önceleyen toplumsal kesimleri ifade etmektedir. Merkez ile çevre arasındaki ilişki, uzlaşmadan ziyade çoğu zaman dışlama, denetim ve kontrol üzerinden kurulmuştur. Bu nedenle Mardin, Türk siyasal hayatındaki pek çok kriz ve gerilimi, merkez ile çevre arasındaki bu yapısal kopukluğun bir sonucu olarak değerlendirmiştir (Mardin, 1990).

Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde merkez, ulus-devlet inşasını hızlandırmak amacıyla homojenleştirici ve seküler bir modernleşme projesi benimsemiştir. Ancak bu proje, çevrenin sosyo-kültürel taleplerini büyük ölçüde dışarıda bırakmış; çevre, siyasal sisteme uzun süre dolaylı ya da sınırlı biçimde eklemlenebilmiştir. Mardin’e göre bu durum, Türkiye’de demokrasinin kurumsallaşmasını zorlaştıran temel faktörlerden biridir. Zira siyasal iktidar değişimleri çoğu zaman, merkez ile çevre arasındaki iktidar mücadelesinin farklı biçimlerde yeniden üretilmesine yol açmıştır (Mardin, 2006).

Günümüze gelindiğinde bu ilişkinin tamamen tersine döndüğünü söylemekten ziyade, merkezin yeniden tanımlandığını ifade etmek daha isabetlidir. 2000’li yıllardan itibaren çevre kökenli aktörler siyasal iktidarın merkezine yerleşmiş, dindar-muhafazakar toplumsal kesimler iktidarın taşıyıcısı haline gelmiştir. Bürokrasi ve devlet aygıtı da bu yeni merkezin değerleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Bu nedenle günümüzde “eski çevrenin yeni merkez olduğu” bir tablo ortaya çıkmıştır.

Ancak merkez-çevre ayrımı ortadan kalkmamış, yalnızca aktörleri değişmiştir. Bugünün “yeni çevresi” olarak görülebilecek gruplar arasında seküler, kentli ve eğitimli orta sınıflar -özellikle gençler- muhalif kimlikler, Kürt siyasal hareketi ve akademik ya da kültürel özerklik talep eden çevreler yer almaktadır. Bu kesimler, siyasal karar alma süreçlerine sınırlı erişim ve kültürel dışlanmışlık hissi yaşamaktadır.

Mardin’in teorisinin en güçlü yönlerinden biri, bu çatışmayı öncelikle ekonomik değil kültürel bir zeminde açıklamasıdır. Günümüzde merkez-çevre gerilimi yaşam tarzı, eğitim, dil ve semboller ile dindarlık biçimleri üzerinden sürmektedir. Kamusal alanda hangi değerlerin “makbul” sayıldığı, medya ve kültür üretiminde hangi kimliklerin görünür olduğu gibi konular bu mücadelenin somut örnekleridir.

Devlet-toplum ilişkisi açısından bakıldığında ise; temel sorun hala varlığını korumaktadır. Merkez aktörleri değişmiş olsa bile, devletin toplumu müzakere edilecek bir aktör olarak değil, yönlendirilecek bir kitle olarak görme eğilimi büyük ölçüde devam etmektedir. Bu yaklaşım kutuplaşmayı, güven krizlerini ve siyasal aidiyetlerin sertleşmesini beslemektedir. Öte yandan dijitalleşme, merkez-çevre ilişkisini yalnızca devlet üzerinden değil, sosyal medya, algı yönetimi ve kültürel hegemonya üzerinden de kurulan bir yapıya dönüştürmüştür. Dijital alanlar, çevrenin sesini duyurabildiği yeni kamusal alanlar yaratmakla birlikte, zamanla bu mecralarda da yeni merkezlerin oluştuğu görülmektedir.

Merkez-çevre gerilimine örnek olarak; 1963 yapımı “Susuz Yaz” filmini, merkez-çevre penceresinden bakarak 12 Eylül 1980 darbesi sonrası oluşan iklimin ürünü olan “1982 Anayasası”nı ve günümüze kadar uzanan anayasa değişikliklerini, günümüzün siyasi ittifaklarını, son seçimlerde meclise giren partiler üzerinden yapılan değerlendirmeleri, yeni muhalif gençliği ve Kürtçü siyasal hareketleri, merkez-çevre faktörünün değilse de, aktörlerin nasıl değiştiği gibi konuları alt başlıklarla inceleyelim.

MERKEZ-ÇEVRE GERİLİMİNE ÖRNEK BİR SİNEMA FİLMİ: SUSUZ YAZ

Susuz Yaz (Metin Erksan, 1963), mekan olarak Ege’de bir köyü seçerek taşra/çevre dünyasını merkeze alır ve su kaynağının mülkiyeti üzerinden gelişen çatışmayı anlatır. Filmin temel gerilimi, suyun kime ait olduğu ve nasıl paylaşılması gerektiği sorusunda düğümlenir. Bu çatışmanın merkezinde, suyu tekeline alarak iktidarı ele geçiren, özel mülkiyetçi ve zorba bir karakter olarak Osman yer alırken; karşısında suyun ortak kullanımını savunan, geleneksel haklara ve köy dayanışmasına dayanan köylüler bulunur (Erksan, 1963).

Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi açısından bakıldığında köy, filmde geleneksel ve kolektif bir düzenin temsilidir. Su, herkesin ortak yaşam kaynağı olarak görülür; ilişkiler yazılı hukuktan çok sözlü hukuk, gelenek ve komşuluk bağları üzerinden yürür. Devlet ise bu dünyada ya hiç yoktur ya da oldukça uzakta ve etkisizdir. Bu durum, Mardin’in tanımladığı biçimiyle merkezin henüz tam anlamıyla nüfuz edemediği, kendi iç normlarıyla ayakta duran çevre alanıyla örtüşür (Mardin, 1990).

Osman karakteri ise merkezin mantığının taşraya sızmasının somut bir örneğini oluşturur. Osman, modern mülkiyet anlayışını benimseyerek suyu tapulaştırma ve sınırlandırma yoluna gider; bireysel çıkarını köyün ortak yararının önüne koyar. Bunu yaparken devletin hukuki araçlarını kendi lehine kullanır. Osman doğrudan merkezin temsilcisi değildir; ancak merkezin hukuk, iktidar ve mülkiyet anlayışını çevrede uygulayan yerel bir aktör konumundadır. Bu durum, Mardin’in vurguladığı üzere merkezin çevreye doğrudan değil, çoğu zaman yerel elitler aracılığıyla nüfuz ettiği gerçeğini açık biçimde yansıtır (Mardin, 1990).

Filmde devlet ve hukuk, soyut ve sorunlu bir “merkez” olarak resmedilir. Devletin müdahalesi geç gelir, geldiğinde ise zayıf ve etkisizdir. Hukuk, adaleti tesis etmekten çok gücü elinde tutanı koruyan bir mekanizma gibi işler. Bu tablo, merkezin normatif gücü olan yasa ve hukuk ile çevrenin etik, topluluk temelli adalet anlayışı arasındaki derin kopuşu görünür kılar (Keyman, 2007).

Suyun sembolik anlamı da bu bağlamda önemlidir. Su, yalnızca hayatın ve üretimin kaynağı değil, aynı zamanda iktidarın ve modernleşmenin maddi temelidir. Merkez-çevre gerilimi açısından su, merkezin kaynakları denetleme arzusunun çevrede yarattığı çatışmanın simgesine dönüşür. Suya sahip olan, ekonomik ve toplumsal gücü de elinde tutar (Erksan, 1963).

Osman karakteri bu süreçte taşrada “merkezleşen” bir figür olarak öne çıkar. Ne tamamen geleneksel değerlere bağlıdır ne de gerçekten modern bir anlayışı temsil eder. Bu ara konum, Türkiye’de sıkça karşılaşılan “otoriter modernleşme” tipolojisini yansıtır. Osman, merkezden devraldığı özel mülkiyet ve hukuk gibi değerleri demokratik bir çerçevede değil, baskıcı ve dışlayıcı biçimde uygular (Heper, 2006).

Sonuç olarak: Susuz Yaz, merkez-çevre gerilimi açısından modern hukuk ve mülkiyet ilişkilerinin çevrede toplumsal uzlaşma olmadan dayatıldığında adalet değil zulüm ürettiğini gösterir. Bu yönüyle film, yalnızca bir köy hikayesi değil; Türkiye’nin modernleşme sürecinde yaşadığı yapısal çatışmaların ve sancıların küçük ölçekte bir alegorisi olarak okunabilir (Mardin, 1990).

1982 ANAYASAL VESAYET DÖNEMİ VE SONRASINDAKİ ANAYASAL GELİŞMELERE MERKEZ-ÇEVRE PERSPEKTİFİ İLE BİR BAKIŞ

1982 Anayasası, merkez-çevre teorisi açısından değerlendirildiğinde, merkezin siyasal ve anayasal düzeyde yeniden tahkim edildiği bir dönemi temsil etmektedir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında hazırlanan anayasa, devletin bütünlüğünü, otoritesini ve güvenliğini bireysel hak ve özgürlüklerin önüne koyan bir anlayışla kaleme alınmıştır (Özbudun, 2013). Bu bağlamda 1982 Anayasası; güçlü yürütme, sınırlı siyasal katılım ve sıkı denetim mekanizmaları aracılığıyla merkezi devlet aklını anayasal düzlemde kurumsallaştırmıştır. Bu durum, Şerif Mardin’in tanımladığı merkez elitlerinin toplumsal çoğulluğu denetim altına alma refleksiyle büyük ölçüde örtüşmektedir (Mardin, 1990).

Anayasanın başlangıç hükümleri ve temel haklara ilişkin maddeleri incelendiğinde, bireyin devlete karşı korunmasından ziyade devletin birey ve toplum üzerindeki konumunun önceliklendirildiği görülmektedir. Siyasi partiler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri üzerindeki kısıtlamalar, çevrenin siyasal alana doğrudan katılımını sınırlandırmış; çevresel taleplerin anayasal ve kurumsal kanallar aracılığıyla merkeze taşınmasını zorlaştırmıştır (Gözler, 2018). Bu durum, merkez-çevre ayrımının anayasal düzeyde yeniden üretilmesine yol açmış ve merkezin çevre üzerindeki kurumsal üstünlüğünü pekiştirmiştir (Mardin, 1990).

Bununla birlikte 1982 Anayasası, zaman içerisinde çok sayıda değişikliğe uğramıştır. Özellikle 1987, 1995, 2001 ve 2010 anayasa değişiklikleri; siyasal yasakların kaldırılması, temel hak ve özgürlüklerin görece genişletilmesi ve sivil siyasetin alanının kısmen açılması yönünde düzenlemeler içermiştir (Özbudun, 2016). Bu değişiklikler, merkez-çevre ilişkilerinin tamamen ortadan kalktığını göstermese de çevrenin taleplerinin anayasal düzlemde daha görünür hale gelmesini sağlamıştır. Mardin’in kuramsal çerçevesiyle ifade edilecek olursa, bu süreçler merkez ile çevre arasındaki mesafenin bütünüyle kapanmasından ziyade, merkez tarafından sınırları çizilen ve denetlenen bir yeniden müzakere sürecine işaret etmektedir (Mardin, 1990).

2017 anayasa değişikliğiyle kabul edilen “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” ise merkez-çevre ilişkileri açısından yeni bir tartışma alanı açmıştır. Bir yandan siyasal temsil kanallarının doğrudan halk iradesine dayandırıldığı savunulurken, diğer yandan yürütme gücünün aşırı biçimde merkezileştiği yönündeki eleştiriler yoğunlaşmıştır (Gözler, 2018; Özbudun, 2020). Bu durum, Mardin’in merkez kavramının yalnızca bürokratik elitlerle sınırlı olmadığını; zamanla siyasal iktidarı elinde tutan aktörler etrafında yeniden şekillenebileceğini göstermektedir (Mardin, 1990). Dolayısıyla 2017 sonrası dönemde merkez-çevre gerilimi ortadan kalkmamış, aksine merkezileşmiş yürütme gücü etrafında yeni bir biçim kazanmıştır.

MERKEZİN YENİ SİYASİ AKTÖRÜ: CUMHUR İTTİFAKI CEPHESİ

Bu cephenin lokomotifi olan AK Parti, klasik anlamda çevrenin siyasal temsilcisi olarak ortaya çıkmış, ancak zaman içinde devletin kurucu ve koruyucu merkezi haline gelmiştir. 2002–2010 arası dönemde çevre adına merkeze itiraz eden bir siyasal çizgi izleyen parti, 2010 sonrasında merkezin yeniden inşasına yönelmiştir. Bugün bürokrasi, yargı, eğitim ve güvenlik alanlarında oluşan yeni elit yapı dikkate alındığında, Mardin’in teorisi açısından AK Parti artık çevreyi temsil eden bir aktör değil, doğrudan merkezin kendisi konumundadır. AK Parti pratikte eski çevre aktörlerinden de, eski merkez aktörlerinde de hem destek hem de oy almaktadır.

Yeni merkezin güvenlikçi tarafı olan Milliyetçi Hareket Partisi, toplumsal köken itibarıyla çevreden beslenen bir milliyetçilik anlayışına sahip olsa da, siyasal düzlemde devlete ve merkeze güçlü bir sadakat göstermektedir. Güvenlik, beka ve birlik söylemleri üzerinden devletin sert çekirdeğini tahkim eden bir rol üstlenen MHP, Mardin’in kavramsallaştırmasıyla merkezin ideolojik güvenlik kuşağı işlevini görmektedir  (Bora, 2017).

ÇEVRE’YE YAKLAŞAN BİR SİYASİ AKTÖR: CHP

Cumhuriyet Halk Partisi ise; Cumhuriyet’in kurucu merkezinin siyasal mirasçısı olarak uzun süre devletçi, laik ve bürokratik merkezle özdeşleşmiştir. Son yıllarda yerel yönetimler, sosyal politikalar ve kimliklerle barışma söylemi üzerinden bu mirası dönüştürme çabası içine girmiştir. Ancak parti içinde devletçi–merkezci reflekslerle toplumsal çoğulculuk arayışının aynı anda varlığını sürdürmesi, bu dönüşümün tamamlanmadığını göstermektedir. Mardin’in perspektifinden bakıldığında CHP, eski merkezin hafızasını taşıyan fakat yeni çevrelere açılmaya çalışan bir aktör olarak konumlanmaktadır (Keyman, 2014).

KRONİK BİR ÇEVRE AKTÖRÜ: DEM

DEM Parti (eski HDP) ise etnik, kültürel ve siyasal özellikleri nedeniyle uzun süredir çevrede tutulan bir aktördür. Devletle ilişkisi çoğunlukla çatışmalı bir zeminde ilerlemekte, temsiliyet talepleri merkez tarafından sıkça bir meşruiyet kriziyle karşılanmaktadır. Bu nedenle çoğu zaman sistem dışı bir konumda değerlendirilen DEM Parti, Mardin’in teorisi açısından Türkiye siyasetinin kronik çevresini temsil etmektedir (Yeğen, 2011).

KARARSIZ BİR SİYASİ AKTÖR: İYİ PARTİ

İYİ Parti, merkez sağ ve milliyetçi geleneğin devamı niteliğinde olmakla birlikte ne tam anlamıyla merkeze yerleşebilmiş ne de çevreyle bütünleşebilmiştir. Devletçi refleksler ile toplumsal çoğulculuk arasında gidip gelen bu konum, partiyi ara bir alanda tutmaktadır. Bu nedenle Mardin açısından İYİ Parti, merkezle barışık fakat merkez tarafından tam olarak kabul edilmeyen kararsız bir ara aktör görünümündedir (Özbudun, 2019).

MERKEZLEŞMEYE DİRENEN PARTİLER

Saadet Partisi, DEVA  ve Gelecek Partisi’den oluşan TBMM’de temsil edilen “YENİ YOL GRUBU” ve Yeniden Refah Partisi ise; dindar çevrenin ideolojik saflığını temsil etme iddiasıyla, devletleşmeye mesafeli bir söylemi sürdürmektedir. AK Parti’nin merkezleşmesine karşı kendilerini “asıl çevre” olarak konumlandırmaları, bu partilerin merkeze dönüşmüş çevreye karşı otantik çevre söylemini canlı tutmalarına yol açmaktadır (Yavuz, 2009).

MERKEZİN AKTÖRLERİ DEĞİŞSE DE DEĞİŞMEYEN ÇEVRE AKTÖRÜ: KÜRTÇÜ HAREKETLER

Merkezin Kürtçü hareketlere yaklaşımı, tarihsel olarak büyük ölçüde güvenlik ve kontrol ekseninde şekillenmiştir. Kürt kimliğine ilişkin temsiliyet talepleri, çoğu zaman siyasal kanallar aracılığıyla karşılanmak yerine bastırma, asimilasyon ya da inkar politikalarıyla yönetilmiştir (Yeğen, 2009). Bu tutum, merkez ile Kürtçü siyasal aktörler arasındaki mesafeyi derinleştirmiş; çevrenin merkeze eklemlenmesini değil, merkezden bağımsız ve kopuk bir siyasal bilincin gelişmesini beraberinde getirmiştir. Şerif Mardin’in özellikle vurguladığı devlet-toplum kopukluğu, Kürtçülük meselesinde en açık ve süreklilik arz eden biçimini bulmuştur (Mardin, 1990).

Çok partili hayata geçişle birlikte çevrenin siyasal sisteme kısmen dahil olması, Kürtçülük meselesinde de sınırlı bir yumuşamaya yol açmıştır. Ancak bu süreçlerde dahi merkezin çizdiği sınırların dışına çıkılamamış; Kürt kimliği ve talepleri merkezin belirlediği “makbul siyaset” çerçevesi içine tam anlamıyla yerleştirilememiştir (Bora, 2017). Bu nedenle Kürtçü siyaset, çoğu zaman sistemin meşru ve içsel bir unsuru olarak değil, sistemle sorunlu ve mesafeli bir çevre aktörü olarak konumlandırılmıştır (Mardin, 1990).

2000’li yıllarda çevre kökenli bir siyasal hareketin merkeze yerleşmesi, Kürtçülük meselesinde yeni bir imkan alanı doğurmuş gibi görünse de bu durum kalıcı ve yapısal bir dönüşüm üretmemiştir. Merkez değişmiş, ancak merkezin çevreyle ilişki kurma tarzı büyük ölçüde aynı kalmıştır. Bu dönemde de Kürtçülük meselesi hak temelli ve müzakereci bir zemine tam olarak taşınamamış; güvenlikçi refleksler yeniden belirleyici hale gelmiştir (Çelik & Rumelili, 2006). Mardin’in teorisi bu durumu, “merkezin el değiştirmesi fakat merkez mantığının değişmemesi” şeklinde kavramsallaştırmayı mümkün kılar (Mardin, 1990).

Merkez-çevre perspektifinden bakıldığında Kürtçülük meselesinin temel sorunu, merkezin Kürtleri siyasal eşitliğe sahip yurttaşlar olarak değil, yönetilmesi gereken bir çevre olarak algılamasıdır. Bu yaklaşım sürdükçe sorunun çözümü de zorlaşmaktadır. Zira Mardin’e göre merkez, çevreyi dönüştürmeye ve disipline etmeye yöneldikçe direnç üretir; çevre ise dışlandıkça taleplerini daha sert ve radikalleşmiş biçimlerde ifade etmeye yönelir (Mardin, 1990; Yeğen, 2009). Bu karşılıklı gerilim, Kürtçülük meselesinin sürekliliğini besleyen temel dinamiklerden biri olmaya devam etmektedir.

GENÇLİK VE YENİ MUHALEFET

Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisinde “çevre”, siyasal temsilden yoksun kalan ve kültürel olarak merkezin dışında tutulan toplumsal grupları ifade eder (Mardin, 1990). Bu çerçeve günümüz gençliğine uygulandığında, gençliğin klasik anlamda bir “çevre” olarak tanımlanmasının yetersiz kaldığı görülür. Bugünün gençleri siyasal partilerle zayıf bağlar kurmakta, devletle ilişkilerinde mesafe ve güvensizlik hissetmekte, kimlik temelli taleplerden çok hak, adalet ve gelecek odaklı bir perspektif geliştirmektedir (Yılmaz, 2021). Bu nedenle gençlik, merkeze yürüyen geleneksel bir çevreden ziyade, merkez-dışı, akışkan ve geçici bir siyasal alan oluşturmaktadır.

Gençliğin merkezle yaşadığı temel gerilimlerin başında derin bir gelecek krizi gelmektedir. İşsizlik, beyin göçü ve güvencesiz çalışma koşulları gençler açısından yapısal sorunlar olarak deneyimlenirken, merkez bu meseleleri çoğu zaman geçici ya da konjonktürel sorunlar olarak ele alma eğilimindedir (ILO, 2023). Bu bakış farkı, gençlikle merkez arasındaki güven uçurumunu derinleştirmektedir. Buna ek olarak liyakat ve adalet algısındaki aşınma, torpilin yaygın olduğu düşüncesi, siyasal sadakat beklentileri ve kurumsal çürüme algısı gençlerin gözünde merkezi adil olmayan bir “kapı bekçisi” konumuna yerleştirmektedir (Keyman & Ayata, 2018). Yaşam tarzına yönelik müdahaleler, kültürel normların dayatılması, ifade özgürlüğü ve dijital alanlara ilişkin sınırlamalar da merkezle gençlik arasındaki kültürel mesafeyi daha da artırmaktadır (Freedom House, 2024).

Bu koşullar altında yeni muhalefetin neden büyük ölçüde parti dışı biçimlerde ortaya çıktığı daha anlaşılır hale gelmektedir. Mardin’in analizine göre merkez, taleplerin kurumsal siyaset kanalları üzerinden dile getirilmesini tercih eder (Mardin, 1990). Gençlik ise kurumsallaşmaya dirençli, hiyerarşiye mesafeli ve anlık, tematik hareket etmeyi tercih eden bir siyasal tarz benimsemektedir. Sosyal medya kampanyaları, kampüs hareketleri, mikro protestolar ve dijital dayanışma ağları bu tercihin somut ifadeleridir (Gerbaudo, 2017). Bu muhalefet biçimi, merkezin diliyle konuşmayı reddeden bir tutumu temsil etmektedir.

Dijital alan, bu bağlamda hem yeni bir kamusal alan hem de yeni bir çevre üretmektedir. Klasik dönemde merkez-çevre ilişkisi taşra ile başkent arasındaki mekansal bir karşıtlık üzerinden kurulurken, günümüzde bu karşıtlık giderek algoritmik merkezler ile dijital çevreler arasında şekillenmektedir (Castells, 2012). Dijital muhalefetin liderden ve programdan yoksun olması, sürekliliğinin zayıf; ancak etkisinin yüksek ve ani olması, merkezin gençliği “dağınık ve ciddiyetsiz” olarak algılamasına yol açarken; gençlik de merkezi “köhne ve sağır” bir yapı olarak görmektedir (Gerbaudo, 2017).

Önemli bir diğer dönüşüm, gençlik içinde kimlik siyasetinin belirgin biçimde aşınmasıdır. Gençler, etnik, dinsel ya da ideolojik kimlikler üzerinden kurulan siyasal dilin yorgunluğunu taşımakta; bunun yerine eşit yurttaşlık, fırsat adaleti, özgürlük ve küresel hareketlilik gibi daha evrensel ve yapısal talepleri öne çıkarmaktadır (Inglehart & Norris, 2019). Mardin’in perspektifinden bakıldığında bu durum, çevrenin artık kültürel tanınmadan çok yapısal eşitlik talep ettiğini göstermektedir (Mardin, 1990).

Buna rağmen neden yeni bir “merkez” kurulamadığı sorusu önemini korumaktadır. Mardin’in en kritik tespitlerinden biri burada hala geçerlidir: Türkiye’de merkez, çevreyi temsil ederek değil, onu dönüştürerek var olur (Mardin, 1990). Gençlik ise dönüştürülmek istememekte, kendi özerk alanını talep etmektedir. Bu nedenle gençlik hareketleri merkezleşememekte; siyasal partiler gençliği çoğu zaman bir “taşıyıcı güç” olarak görmekte, fakat onu kurucu bir aktör olarak tanımamaktadır (Keyman & Ayata, 2018).

KAPSAYICI BİR MERKEZ MÜMKÜN MÜ ?

Şerif Mardin’in çerçevesiyle bakıldığında, Türkiye’de yeni bir merkezin ortaya çıkabilmesi ancak merkez fikrinin kendisinin dönüşmesiyle mümkündür. Mardin’e göre klasik anlamda merkez; devleti kuran, toplumu dönüştürmeyi hedefleyen ve kendi kültürel kodlarını üstün ve “makbul” olarak dayatan bir yapıdır (Mardin, 1990). Oysa günümüz Türkiye’sinde toplum son derece parçalıdır; kimlikler sabit değil akışkandır ve özellikle genç kuşaklar hiyerarşik yapılara ve yukarıdan kurulan otoritelere mesafelidir (Inglehart & Norris, 2019). Bu nedenle tek kimlikli, ideolojik ve tepeden inşa edilen bir merkez anlayışı artık sürdürülebilir değildir.

Eski merkezlerin tıkanmasının temel nedeni de burada yatmaktadır. Devletin kutsallaştırıldığı merkez anlayışı, günümüzde ciddi bir meşruiyet krizine yol açmaktadır. Bürokratik elitlere dayalı yapı, liyakat algısının aşınmasıyla birlikte toplumsal güven kaybı üretmektedir (Heper, 2006). Tek tip yurttaş fikri kimlik çatışmalarını derinleştirirken, kültürel hiyerarşi toplumsal kutuplaşmayı beslemektedir (Bora, 2017). Mardin’in kavramsal diliyle ifade edilecek olursa, merkez toplumu temsil etmek yerine onu terbiye etmeye yöneldikçe çözülmekte ve meşruiyetini kaybetmektedir (Mardin, 1990).

Bu noktada yeni bir merkezin nasıl mümkün olabileceği sorusu teorik olarak yeniden düşünülmelidir. Öncelikle böyle bir merkez devlet-merkezli değil, toplum-merkezli olmak zorundadır. Devletin sahibi olduğunu iddia eden bir merkez yerine, devleti hakem konumuna yerleştiren bir siyasal yapı gereklidir (Keyman, 2014). Kimlik temelli bir siyaset yerine hak temelli bir yaklaşım benimsenmeli; bireylerin kim olduklarından çok hangi haklara sahip oldukları belirleyici olmalıdır. Bürokratik kişilere dayalı bir düzen yerine, şeffaf, denetlenebilir ve kurumsallaşmış yapılar esas alınmalıdır. Ayrıca yeni merkez dışlayıcı değil çoğulcu olmalı; merkez-çevre ikiliğini yeniden üreten değil, geçişkenliği mümkün kılan bir nitelik taşımalıdır. Bu yaklaşım, Mardin’in merkez-çevre teorisinin günümüz koşullarına uyarlanmış ve revize edilmiş bir yorumu olarak okunabilir (Mardin, 1990; Keyman, 2014).

Gençliğin bu yeni merkez içindeki konumu ise kurucu olmaktan ziyade zorlayıcı bir aktör olma özelliği taşır. Gençlik, yeni merkezin mimarı değil; talep üreten, baskı kuran ve meşruiyet sınırlarını çizen bir güçtür. Buna karşılık kurumsallaşmaya mesafeli durmakta ve kalıcı liderlik biçimlerine direnç göstermektedir (Gerbaudo, 2017). Bu nedenle yeni bir merkez, gençliği temsil ettiğini iddia ederek değil; gençliğe özerk alanlar açarak ve onun taleplerini bastırmadan tanıyarak kurulabilir (Yılmaz, 2021).

Peki neden böyle bir merkez henüz ortaya çıkmamıştır ?

Bunun başlıca nedenleri arasında devlet geleneğinin tarihsel ağırlığı, siyasal partilerin merkezci refleksleri, kimlik siyasetinin baskınlığı, derinleşen güven krizleri ve toplumsal uzlaşma dilinin zayıflığı sayılabilir (Heper, 2006; Bora, 2017). Mardin açısından bakıldığında merkez, çevreyi içselleştirerek değil; ona tahammül ederek ve birlikte yaşama kapasitesi geliştirerek var olabilir (Mardin, 1990). Ancak bu tahammül kapasitesi Türkiye’de henüz yeterince kurumsallaşmış değildir.

Olası yeni bir merkezin kaynağı tek bir alanda bulunamaz. Yerel yönetimler, üniversiteler, sivil toplum, meslek örgütleri ve dijital kamusal alanlar bu sürecin potansiyel bileşenleridir; ancak bunların hiçbiri tek başına merkez olamaz. Günümüz koşullarında mümkün olan, hiyerarşik değil ağsal, yani network temelli bir merkez anlayışıdır (Castells, 2012).

SONUÇ

Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi, 1982 Anayasası’nın ortaya çıkışını ve sonrasında yaşanan anayasal değişim süreçlerini anlamada güçlü bir analitik çerçeve sunmaktadır. 1982 Anayasası, merkezin güvenlik ve otorite temelli reflekslerini anayasal düzeyde kurumsallaştırırken; sonraki değişiklikler, çevrenin taleplerinin sınırlı da olsa sisteme eklemlenmesini sağlamıştır. Bununla birlikte merkez-çevre gerilimi, Türkiye’de anayasal düzenin ve siyasal sistemin temel yapısal sorunlarından biri olarak varlığını halen sürdürmektedir.

Siyasi partiler cephesinden bakınca; AK Parti, çevreden doğmuş bir siyasal hareket olarak zaman içinde devletin yeni merkezi haline gelmiş; CHP, Cumhuriyet’in kurucu merkezinden miras aldığı devletçi hafızayı korumakla birlikte yeni bir merkez arayışına yönelmiş; MHP, merkezin ideolojik ve güvenlikçi muhafızı rolünü üstlenmiş; DEM Parti, sistematik biçimde dışarıda tutulan ve bu nedenle kronik bir çevre konumunda kalmış; İYİ Parti, merkez ile çevre arasında salınan bir ara aktör olarak şekillenmiş; Saadet Partisi ile Yeniden Refah Partisi ise merkezleşmiş muhafazakar siyasete karşı çevrede kalma iddiasını sürdüren yapılar olarak konumlanmıştır. Bu tablo, günümüz Türkiye siyasetinde temel mücadelenin artık “merkezin kim olduğu” sorusundan ziyade, merkezin kimleri dışarıda bıraktığı üzerinden yürüdüğünü göstermektedir. Bu nedenle Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi, güncel siyasi partileri anlamada açıklayıcılığını korumaktadır; zira mesele iktidarın el değiştirmesinden çok, iktidarın ne ölçüde kapsayıcı olduğudur.

Merkez-çevre perspektifi, Kürtçü hareketlerin neden yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülemediğini de açık biçimde ortaya koymaktadır. Sorunun sürekliliği, etnik farklılıktan ziyade, merkezin toplumsal farklılıkları siyasal eşitlik temelinde kapsayamamasından kaynaklanmaktadır. Kürtçü hareketlerin çözümü, merkezin hangi aktörler tarafından temsil edildiğinden çok, merkezin çevreyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmesine bağlıdır. Bu dönüşüm gerçekleşmediği sürece, merkez el değiştirse bile çevre-merkez gerilimi Kürtçülük üzerinden varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Mardin’in perspektifinden bakıldığında gençlik ve yeni muhalefet de klasik anlamda merkeze yürüyen bir çevre olmaktan çok, merkezin meşruiyetini, sınırlarını ve anlamını sorgulayan bir aktör konumundadır. Günümüzde temel çatışma, geleneksel merkez ile çevre arasında değil; merkez ile merkez-dışılık talebi arasında yaşanmaktadır. Bu durum, Türkiye’de siyasal dönüşümün yalnızca iktidar değişimiyle değil, merkez anlayışının köklü biçimde yeniden düşünülmesiyle mümkün olabileceğini göstermektedir.

Bu çerçevede yeni bir merkez teorik olarak mümkündür; ancak böyle bir merkez, tek bir partiye, tek bir ideolojiye ya da tek bir kimliğe dayanarak kurulamaz. Şerif Mardin’in yaklaşımıyla ifade edilecek olursa, Türkiye’nin asıl ihtiyacı yeni bir “merkez” inşa etmekten ziyade, merkez olma iddiasını sınırlayan, dağıtan ve çoğullaştıran bir siyasal düzen kurmaktır. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiğinde merkez-çevre gerilimi zayıflayabilir, gençlik siyasal sisteme daha sağlıklı biçimde entegre olabilir ve siyasal meşruiyet yeniden inşa edilebilir.

Sonuç olarak; Şerif Mardin’in merkez-çevre teorisi bugün bize şunu söylemektedir: Türkiye’de temel sorun, iktidarın kimde olduğu değil, iktidarın toplumsal farklılıklarla nasıl ilişki kurduğudur. Merkez aktörleri değişebilir; ancak dışlayıcı, tepeden inmeci ve kültürel üstünlüğe dayalı bir siyaset anlayışı sürdüğü sürece merkez-çevre gerilimi ortadan kalkmayacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Halim KÜÇÜKALİ

    Günümüz gerçeklerini ortaya koyan güzel bir çalışma ,tebrik ederim.

Bu Yazıyı Paylaş