Zindan
adıyla bile soğuyan bir kapı değil yalnız,
ekmeğin kabuğunda kırılan diş,
sözün boğazda düğümlenişi,
emeğin bileğine vurulan görünmez halka.
Aynı sıraya dizilmiş yüzler:
ihanetle vatan arasında ince bir çizgi,
ve o çizginin üstünde yürütülen biz.
Su hep aşağı akar,
suç hep halkın boynuna asılır.
Alnımıza sürülen karanlık bir mühür:
“sakıncalı.”
Bir kelime,
bin kapı kapatır.
Anlayan kalmadı diyorlar
oysa bu yangın kimsenin değil,
cuntanın kendi nefesi.
Avlu:
betondan bir suskunluk,
gün ışığına benzeyen bir gölge.
Duvarlar taş değil artık,
iradenin kırıldığı yerden yükselen birer yemin.
Yüz adım
bin yıl eder burada.
Beden eskir,
yürek susmayı öğrenmez.
Emir bir yanda,
korku öte yanda,
ortada ezilen insan
adı unutulan.
Düşünce: suç.
Söz: suç.
Direniş: suç.
Bazen susmak bile yetmez
cezadan kaçmaya.
Buradan çıkan nedir
insan mı,
yoksa ölçülmüş, biçilmiş bir tabut mu?
Bir adam vardı,
adı artık hatırlanmayan.
Göğsünde ince bir öksürük büyüdü,
kimse duymadı.
Gitti.
Ardında kibritten kurduğu dünya kaldı
küçük, yanıcı,
ama hakikati yakacak kadar gerçek.
Çünkü her zindan
korkunun değil,
cuntanın çıplak yüzüdür.
Mühür iner,
dosya kapanır,
isim silinir
ama hafıza,
halkın içinde yürür.
Başgardiyanın kaşı
adalet sanılır burada.
Devlet dedikleri
bir gölge bazen,
bir masa,
bir ağırlık,
omuzlara çöken.
Akşam sayımı:
bedenler hizaya girer,
ruhlar değil.
İnsan sayılmaz burada,
sayı olunur.
Kimlik çözülür,
numara kalır.
Can susar,
veri konuşur.
Emek değil,
itaat istenir.
Sesleri keskin,
bakışları soğuk
yüzümüze inen birer darbe gibi.
Ama karanlığın içinde
inatçı bir kıvılcım kalır:
bir kitap sayfası,
parmak arasında dönen bir tespih,
uzaktan gelen bir ses
ve en çok
yenilmeyi reddeden bir vicdan.
Burada en büyük suç
insan kalmaktır.
Zaman bile bozulur burada.
Dakika uzar,
yıl kısalır
bir işkenceye dönüşür saat.
Zamanı söküp almak gerekir
onların elinden,
parmaklıklardan göğe savurmak
kırık bir çığlık gibi.
Duvarlar
yalnızca taş değil,
bir rejimin hafızasıdır.
Bükülen boyunlar,
erken ağaran saçlar,
gözlerde katlanan karanlık
hepsi yazılıdır içinde.
Sistem duvarı sever,
çünkü duvar susar.
Ama içinden geçen her çığlık
bir gün sokağa çıkar,
bir gün meydana iner,
bir gün adını bulur:
isyan.
Sükût
bazen teslimiyet,
bazen yaklaşan fırtınanın soluğu.
Yargı susmuş,
vicdan çekilmiş kenara.
Adalet
unutulmuş bir kelime gibi.
Hücreler dar değil sadece,
bir halkın önüne bırakılan tek boşluk kadar dar.
Gökyüzüne açık,
dünyaya kapalı
bir boşluk değil bu,
direncin eşiği.
Eller dua eder hâlâ,
ama artık beklemek için değil
ayağa kalkmanın
başka bir adı olduğu için.
Ahmet Aytaç
Eylül 1980
İzmir Buca Cezaevi
Yazarın Diğer Yazıları
- Eğitim Sistemi: Bilgi, Araştırma ve Medeniyet İnşası
- Elvada Bugac!
- Kültür ve Hafıza: Sürekliliğin Taşıyıcısı- Kökten Geleceğe -12-
- Din ve Bilim Arasında Denge KÖKTEN GELECEĞE -11-
- Ekonomi: Üretim Temelli Bağımsızlık KÖKTEN GELECEĞE -10-
- Güvenlik Paradigması: Çok Katmanlı Tehdit Algısı KÖKTEN GELECEĞE -9-
- Devlet Anlayışı: Kurumsallık ve Liyakat İlkesi KÖKTEN GELECEĞE -8-
- İnsan Tasavvuru: Bireyden Topluma: Kökten geleceğe - 7 -
