Nasıl büyük devlet olunur -II

İki yazıdan oluşmasını planladığım Nasıl Büyük Devlet Olunur başlığı ile tartıştığım konunun birincisi yayınlandıktan sonra, yazıyı okumayı lütfeden bazı dostlarımız bu konuda görüşlerini benimle paylaştılar. Özellikle birini zikretmeliyim. Bu dostumuz diyor ki “büyük devlet; sağlam ve işlevsel ve birbiriyle uyumlu kurumlarla gerçekleştirilebilir. Kurumsallaşma ise nitelikli-yetkin (bilgili yetenekli dürüst çalışkan) kişilerle oluşturulabilir ve sürdürülebilir” Buradaki görüşlerin hiçbirinde itiraz edilecek bir yan olmamakla birlikte bu konuyu siyasal örgütlenmenin gücü ile açıklamak gerekir. Yani devletin yapılanması için daha buraya gelmeden fiziksel şartların varlığını çözelim isterseniz. Görünen bir yazı daha yazmak gerekecek.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) Münih’te yapılan 43. toplantısında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yapmış olduğu konuşma, pek çok açıdan dikkat çekici olmasının yanında bizim sorumuzun cevaplarını oluşturacak ana düşünceleri de barındırıyordu. Putin, özetle; en yüksek perdeden ve diplomatik kuralları ve nezaketi bir kenara bırakarak 1990’lardan sonra tek kutuplu hale gelen dünyada oluşturulan yeni düzenin, sürekli Amerika lehine gelişmesinden Rusya’nın duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Uluslararası hukukun müştereken karar verilmesini şart koştuğu “güç kullanımında ortak irade gerekir” kuralının hiçe sayılmasından duyduğu rahatsızlığın altını kalın çizgilerle çizerek Özellikle uluslararası manzara çok çeşitli olduğu ve çok hızlı bir şekilde değiştiğinden, bu değişimler pek çok ülkede ve bölgede dinamik gelişmeler şeklinde görülmektedir. Hindistan ve Çin gibi ülkelerin, alım gücü paritesine göre ölçülen toplam Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası ABD’ninkinden fazladır. Benzer bir hesapla Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in (BRIC) Gayrı Safi Yurt İçi Hasılaları Avrupa Birliğinin Toplam Gayrı Safi Yurt İçi Hasılasını geçmektedir. Uzmanlara göre, bu fark gelecekte daha da artacaktır...” Bu durumda; “Yeni Küresel Büyüme Merkezlerinin sahip olduğu ekonomik potansiyelin kaçınılmaz olarak siyasi nüfuza dönüşeceğinden ve çok kutupluluğu güçlendireceğinden kuşkulanmamız için bir neden yoktur” diyerek konuşmasını tamamladı.

Putin’in bu konuşmasının üzerinden geçen yaklaşık 15 yıl sonra, dünyada bölgesel düzeyde büyük devletlerin yanında küresel düzeyde Amerika, Rusya ve Çin olarak en az üç kutup olduğunu söyleyebiliriz. O dönemlerde Çin, ŞİÖ üzerinden güç devşirmeye çalışırken şimdi Sinofil bir ortam oluşturarak dünyayı kendisi için küresel bir Pazar haline getirmek üzere Köprü ve Yol Projesini gerçekleştirmeye koyuldu. Geçtiğimiz 10 yıl içinde de Projenin demiryolu ve liman ayaklarını tamamlayarak kullanmaya başladı.

Uluslararası ilişkiler teorisinin ürettiği büyük devlet olmak için denizlere hakim olmak, önemli kara topraklarına ve geçiş yollarına hakim olmak, önemli tabii kaynaklara sahip olmak gibi argümanları bir yana bırakarak bu üç ülkenin ortak özelliklerine baktığımız zaman 3 nokta dikkati çekiyor: büyük bir coğrafya üzerinde büyük ekonomi, büyük bir nüfus ve büyük bir askeri varlık. Bu ortak paydada bulunan özellikler, büyük devletlere sağlamış olduğu imkanlarla ödüllendirme ve cezalandırma gücünü bahşetmektedir.

Şimdi tartışılması gereken konu Türkiye bu büyük devlet özelliklerine kavuşarak ödüllendirme ve cezalandırma imkânları olan bir devlet olabilecek midir? Üzerinde düşünülmesi gereken asıl sorun ve cevap aranması gereken asıl soru budur.

İktisat tarihçileri 14 ve 15 yüzyıllardaki rönesans hareketlerini doğuran aydınlanmanın hakim kıldığı aklın, teknolojik buluşları ortaya çıkarmasıyla adına sanayi devrimi denilen süreçte hızlı bir makineleşme sağlandığı üzerinde fikir birliği ederler. Yeni üretim tarzının yeni bir hayat şeklini ortaya çıkarmasıyla bir zihniyet devrimi de gerçekleşmiş ve eski değerlerin yerini ticaret, cesaret, kâr, risk, kazanma, zenginlik gibi değerler almıştır. Öncelikle bölgelerde gelişen ticaret; sermaye birikimini beraberinde getirmiş, sonra büyük ve deniz aşırı ticaret yapan ciddi ve saygın şirketlerin ortaya çıkmasına yardım etmiştir. Denizaşırı ticaret yapan bu şirketlerin en uzun ömürlüsü ve iktisat tarihi açısından en önemlisi Doğu Hint Ticaret ve Gemicilik Şirketidir. (East India Company) Bu şirketin hissedarları arasında Kraliyet ailesi de vardır. Aynı zamanda Birleşik Krallık adına sömürü aracı olarak da görev görürken bir dönem Birleşik Krallık ordularının 2 katı kadar güvenlik teşkilatına sahip olmuştur. Daha çok güç elde edebilmek için sermaye biriktirmek, sermaye biriktirebilmek için de daha çok ticaret yapmak gerekir. Bu süreç birbirini besleyerek nerede ise 300 yıl devam ederken bizim dünyamızda bu gelişmelerin fark edilememesi ve bu gelişmelere cevap verilememesi devletin sonunu getirmiştir.

Tren, tümü ile kaçtı mı?

Bu tarihi perspektif içinde; zenginliğin oluşması için uluslararası ticaretin varlığı, çeşitliliği ve derinliğinin ne kadar önemli olduğu ortadadır. Uluslararası ticareti sağlayacak üretimi ve bu işleri yürütecek kuruluşları ortaya çıkaramamış olmamız ile ülkemizin zenginleşememesi, bir başka deyimle dünyanın yarattığı iktisadi refahtan daha fazla pay alamaması arasında doğrusal bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim BRIC ülkelerine yakından bir göz attığımızda, dünyada yeni kutup olma potansiyellerine ulaşmada, bu ülkelerin sahip oldukları coğrafyaların kendilerine vermiş olduğu geniş imkânlar kadar, ya da bunun bir türevi olarak, son yıllarda dünya ticaretinden aldıkları payın ne kadar büyük olduğunu görürüz. Bu dört ülkenin dünya refahından daha fazla pay almadaki gösterdiği en büyük başarı, 90’lı yıllara kadar var olan ticari dengeleri kendi lehlerine değiştirerek, daha fazla pay almaları ile doğru orantılıdır. Bugün bu dört ülkenin ödemeler dengesi fazla vermekte her geçen gün daha fazla zenginleşmektedir.

YORUM EKLE