Piyasa yanmış bir kere; acı reçete ile sönmez!

O kadar çok konu var ki hangisini yazacağıma karar veremiyorum. Hem iktidar, hem muhalefet o kadar koz veriyor ki, yaz yaz bitmez. Zaten gazete sayfalarında atıp savuranlar, televizyon ekranlarını parselleyenler onu bıktırıncaya kadar yapıyorlar. Oysa milletin derdi başka. Piyasa yanıyor, insanlar çaresiz. Basın yayın organları adeta tekelleştirildiği için yazılanlar ve söylenenler durumu tam olarak aksettirmiyor. Ancak evine ekmek götürme derdinde olanlar ve toplum içinde yaşayanlar olup bitenlerin farkındalar. Bu yazının konusu da zaten piyasadan geldi. Sosyal medyada rastladığım belgeli bir paylaşım bana lisanı hal ile “İşte bu konuyu yaz” diyordu, ben de yazıyorum.

Paylaşımda, büyük marketler zincirlerinden birinden Kasım 2019 yılında alınan 10 litrelik bir ay çiçek yağı tenekesi ile yine aynı marketten Kasım 2020 tarihinde alınan 5 litrelik aynı marka Ayçiçek yağı tenekesinin resimleri vardı. Market aynı, yağ markası aynı ama 2019 Kasımında yani tam bir yıl önce alınan 10 litrelik yağ 69.95 TL iken, 2020 yılı Kasım ayında yani tam bir yıl sonra alınan 5 litrelik yağ ise 68.95 TL.

Hani TÜİK diye bir devlet kurumu var da aylık ve yıllık enflasyonları açıklayıp duruyor malum. Açıklanan rakam % 11 – 12. Piyasanın dediği ise bu yağ üzerinden gidersek yüzde yüz mü oluyor yoksa % 99,9 mu? Kusura bakmayın, hesap yapmayı bilmediğim için size soruyorum!

Bu yalnızca bir örnek. Geçenlerde ben de başka bir örneğe şahit oldum… Sayın Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı olarak gittiği bir şehirde “Eve ekmek götüremiyorum” diye yakınan bir vatandaşa “Abarttığını” söylemiş, gazetecilere ve kameralara konuşurken de “Türkiye’de böyle bir şeyin olmadığını” kesin bir dille ve biraz da kızarak ifade etmişti. Tam da o konuşmadan bir – iki gün sonra Ankara Bağlum’da ekmek aldığım fırına gelen bir kadın usulca “Askıda ekmek var mı” diye soruyor, çalışanlar da olmadığını söylüyorlardı. Aldığım ekmek dilimlenmişti ve parasını verecektim. Birden “Var! İki ekmek verebilirsiniz” deyiverdim. Kadıncağız teşekkür ederek ekmeğini alıp çıktı ve ben suçlu imişim gibi arkasından bile bakamadım. Bir kadının askıda ekmek peşine düşmesi kolay bir iş olmasa gerek. Kim bilir belki çocukları açtı da ekmek bekliyorlardı. Peşinden çıkıp başka ihtiyaçları olup olmadığını soramadığım için pişman oldum.

Evet, gizlemeye gerek yok, ekmeğe muhtaç olan insanlarımız var. Gizlenen yalnızca bu değil ki! İşsiz sayısını gizliyoruz, yukarıda verdiğimiz örnekte belgelendiği gibi enflasyonu gizliyoruz, ihaleleri gizliyoruz, müteahhitlere verilen paraları, onlarla yapılan sözleşmeleri gizliyoruz, devlet kurumları eliyle yapılan israfı, savrulan paraları gizliyoruz ve dünyayı kasıp kavuran salgının bize verdirdiği kayıplarla vakaları gizliyoruz! Niye bir türlü şeffaf olamıyor, gerçekleri açıklamaktan niye korkuyoruz?

İşte her gün dökümler veriliyor: “Almanya’da bugün 40, Fransa’da 50, İtalya’da 30, İspanya’da 45 bin vaka tespit edildi ve dünyadaki vaka sayısı bilmem kaç milyona ulaştı!” Peki, Türkiye’de ne oldu? “Bin iki yüz on üç yeni hasta!..”

Akletmedikleri, düşünmedikleri, sorup soruşturma zahmetinde bulunmadıkları için elalemin bütün pozitifleri, bizimkilerin ise yalnızca hastaneye yatırılanları açıkladıklarının farkında olmayan “Sakallı Hüsnü” amcamızla “Yaşmaklı Hatçe” bacımız gibiler de, “Baak, işte gördünüz müü? Bizim hökümet çok başarılı” deyip duruyorlar. Hem de öyle güzel anlatıyorlar ki: “Alamanya’da her gün 40 bin kişi cavid virusune tutuluyor da bizim memlekatta bin, bilemedin iki bin!” Böylece oy verdiği iktidara pay çıkarıyor, olana da “Takdir-i İlahi” diyerek teselli bulduktan sonra taziyeden taziyeye koşup ballandıra ballandıra anlatıyor. Anlatırken virüsü kaptığından ya da yaydığından haberi bile yok! Vaka sayıları net olarak açıklanmayıp gizlendiği için dünya devletlerinin bize tavır koyduklarını, ülkelerinden Türkiye’ye gidişlere ve Türkiye’den kendi ülkelerine gelişlere kısıtlamalar koyup formaliteler icat ettiklerini de bilmiyor ya da umursamıyor.

Sahi, rahmetli Erbakan Hoca’dan kopyalayıp aldığımız “Sakallı Hüsnü” ve ona eklediğimiz Hatçe Bacı benzetmeleri ile birlikte millet olarak bizler de, bugün dünyada 60 milyona yaklaşan vaka sayısı içinde Türkiye’nin payının ne olduğunu biliyor muyuz? Bilmiyoruz! Bildiğimiz ya da bildiğimizi sandığımız yalnızca açıklanan hasta ve ölüm sayıları. Gerçekleri bilmediğimiz ve az sandığımız için de gevşeyip rehavete kapılıyoruz.

Sordum, soruşturdum, araştırdım. Mesela Almanya’da bizim gibi 65 yaş üstüne, 20 yaş altına, şuna, buna diye konulan bir yasak yok. İnsanlar gerçekleri açık ve net olarak bildikleri için çıkıp aylak aylak dolaşmıyorlar. Ortalık insan kaynamadığı için de eğitimin şart olduğunun şuurunda olarak okulları açık tutuyorlar. Bizde ise her yer açık ama okullar kapalı. Bunda bir gariplik yok mu?

Evet; yurt dışında her yer kapalı okullar açık ama devlet mağduriyetleri gideriyor. Kapalı mekânların çalıştırdığı eleman sayısınca para yardımı yapılıyor. Evde bulunan çocuklara yapılmakta olan çocuk yardımlarının dışında bir defaya mahsus olmak üzere 300’er ayro daha veriliyor. Katma değer vergisi oranlarında %3 indirime gidildiği için piyasa salgın öncesine göre daha ucuz. Sağlık çalışanlarına düzenli pirim ödemesi yapılıyor. Kirasını ödeyemeyenlerin evden, işyerinden çıkarılmaması için gerekli tedbirler alınıyor. Devlet, herkesi koruma ve kollama için adeta şemsiye açmış durumda. Bizde aşı gelecek mi gelmeyecek mi, bir buçuk iki milyon aşı gelse kime yetecek tartışmaları yapılırken, Kanada’da bulunan arkadaşım, 37 milyon nüfuslu ülkeye 358 milyon doz aşı temin edildiği bilgisini verdi. Arkadaşım hayretimi duyunca, “Kanada hükümetinin her ay halka dağıttığı parayı bilsen küçük dilini yutarsın. Bu para şimdilik 500 milyar doları geçiyor” dedi. O öyle dedi de ben ne diyeceğimi bilemedim ama kıskanmıştım doğrusu ama arkadaşım daha detaylı bilgiler de gönderdi. Yazayım bakalım; sizler de kıskanacak mısınız?

İşte salgın döneminde Kanada hükümetinin vatandaşlarına yaptığı yardımlarla sağladığı kolaylıklardan bir demet:

*İşsizlik yardımı almayan çalışanlara, işyeri sahiplerine ve serbest çalışanlara ayda 2000’er dolar.

*Yaşlılık yardımı alanlara bir seferlik ek yardım.

*Kapanan işyerlerine her ay masraflarının yüzde 65’i kadar yardım ve ayrıca kira yardımı.

*Çalışanlar için masraflarının yüzde 65’ini bulan destek.

*İşyerlerine 40000+20000 dolar faizsiz kredi ki, bu kredinin yarısı ödemeden muaf tutuluyor.

*Federal hükümetten ayrı olarak eyalet hükümetince yaşlılara verilen ilave destek miktarı aylık 166 dolardan 332 dolara çıkarıldı.

*Geçim zorluğu çekenlerle engellilere ayrıca sosyal yardım desteği. Elektrik için 500, doğalgaz için 500 olmak üzere toplam 1000 dolar destek.

*18 yaş altına verilmekte olan çocuk yardımları 18 ve 21 yaş üzerine de verilmeye başlandı. Bu yardımlar salgın sonuna kadar devam edecek.

*Sağlık yardımları hem federal hem de eyalet hükümetlerince kesintisiz sürdürülüyor.

Bundan iyisi can sağlığı ve sosyal devlet olmanın gereği de işte bu. Demek ki “Ak akçe kara gün içindir” diyen atalarımız boş laf etmemişler ve fertlerin olduğu gibi devletlerin de tedarikli olması, önceden tedarik edilenleri başka işlere kullanmaması gerekiyor.

Biz ise maske işinde bile çuvallamıştık malum. Devletimiz bazı iş yerlerine kolaylıklar sağlayıp dükkânlarını kapatmak zorunda kalan esnafa biner lira verebilmiş, devamı getirilemeyeceği için de tam bir karantina uygulamasına geçilememişti. Çünkü böyle günler için kasada tutulan “İhtiyat Akçesi” çoktan çekilip başka işlere harcanmış, yükselen döviz kurlarını dizginlemek için ekonomik tedbirler uygulamak yerine devletin rezervleri piyasaya sürülerek uzmanların ifadesine göre 125 – 130 milyar dolar eritilmişti. Klasikleşen ifadesi ile memleketimizde bir “Damat ekonomisi” uygulanıyor ve hem iç hem de dış piyasa güven duymuyordu. Ben bile oldukça kıt sayılacak ekonomi bilgimle bir buçuk yıl kadar önce, “Damat giderse piyasa canlanır” gibi bir paylaşım yapmıştım. Çünkü toplumun içinde yaşıyor ve durumu görüyordum. Rahmetli Abdurrahim Karakoç’un “Adalet felç oldu yürür değnekle” mısraını da kaç defa kullandığımı unuttum. Keza muhalefet partileri de bu konuları defalarca dile getirmişler ama dinleyen olmamıştı. Özet olarak, herkes geminin su aldığını, durumun hoş ve boş sözlerle süslenen pansuman tedbirlerle geçiştirilmeye çalışıldığını biliyordu da ses çıkaramıyordu. Sonunda bir şekilde uyanıldı galiba da “Ekonomi, Para Politikaları ve Yargı Reformu”ndan söz ediliyor. Söz ediliyor da neden sonra! Zira gidişatın kötü olduğu zamanında fark edilip ikazlara kulak asılsaydı, “Ekonomi pik yaptı” diyerek millete güven vermeye çalışılırken hemen ardından “Acı Reçete” lafı edilmezdi.

Dilerim yeni tavizler verilmez, müteahhitlerle ilişkilere çeki düzen verilir, “Kanal İstanbul” gibi fantezilerden vaz geçilir, devlet kurumları israf ve şatafat hastalığından kurtulur ve yeni yeni maceralara atılarak başka başka alevler yakılmaz. Öncelikle şu yangını söndürüp toparlanmamız gerekiyor ve’sselam…

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.