Bir gazeteci vasiyetini açıkladı!

Son günlerde meydana gelen gazeteci ve siyasetçilere saldırılar sonrasında bir gazetecinin vasiyetini açıklaması ülkemizin geldiği durumu göstermesi bakımından dikkat çekti.

banner311
Bir gazeteci vasiyetini açıkladı!

Geçtiğimiz günlerde bir grup, Gazeteci Orhan Uğuroğlu, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve Eski Ülkü Ocakları Başkanı Avukat Afşin Hatipoğlu'na saldırmışlardı. Ve saldırganlar serbest kalmıştı.

Bu şiddet olaylarının yankıları devam ederken geçmişte de saldırılara maruz kalan Yavuz Selim Demirağ vasiyetini bugünkü köşesinden açıklaması ülkemizin geldiği son durumu göstermesi bakımından dikkat çekti.

Yavuz Selim Demirağ'ın "Hacı Bektaş'a gömün beni..." başlıklı yazısı şu şekilde:

Bin yıla yakın aile seceremiz var. Kayseri'nin Kamber Köyü artık mahalle oldu. Daha önce yazdım. Dulkadiroğulları'nın İmamoğlu kolundanız. Ailenin sünni geleneği var. Dedem tarih gibidir Kamberli Osman Ağa... Ağabeylerimin isimleri Osman, Orhan, Fatih benim nasibime Yavuz Selim düşmüş. Çocukluğumdan bu yana en yakın dostlarım "Alevi"dir. O günkü koşullarda değerlendirmek gereken tarihi olayların toplumlarda yaşattığı travmalar inkarcı politikalarla geçiştirilemez.

Turgut Özal'ın Azerbaycan toprakları Ermeniler tarafından işgal edildiği dönemi; "Onlar şii, biz sünniyiz. İran'a daha yakınlar" gafı Cumhuriyet tarihimizin kırılma noktalarından biridir. Tam o esnada Azerbaycan'daydım. Yeniden bağımsızlığını kazanan Cumhuriyetin kurucu başkanlarından merhum Ebulfeyz Elçibey bu sözlere çok üzülmüştü. Elçibey, ülkesinde kardeş kanının dökülmesinin önüne geçmek için makamını terk edip memleketi Nahçıvan'ın Ordubat kentinin Keleki köyüne çekilişin ikinci yılı ziyaretine gittim. Aşağıda aramızda geçen diyaloğu defalarca yazdım, televizyon programlarında anlattım, konferanslarda konuştum.

***

Gaz lambası ışığında sabahlara kadar Şehiyar'dan, Atsız'dan, Vahapzade'den ve Arif Nihat Asya'dan karşılıklı şiirler okuduk. Beğ aynı zamanda tarih doçenti idi. Türk devletlerinin arasında yaşanan savaşları konuştuk. Konu geldi Çaldıran'a dayandı. İpek yolunun kontrolü, ekonomik kazançları, güç mücadelelerini yorumlarken: "Beğ, Çaldıran'dan olsam Şah Hatai'nin ordusunda vuruşurdum" dedim. Tebessüm ile: "Ay kişi, beni okşırsan" cevabını verdi. O'nun evinde, ülkesinde O'na iltifat amaçlı konuştuğumu sanmıştı. Tereddütsüz söze: "Beğ, size saygım sonsuz. Lakin ürek sözümle danışıram. Yavuz Sultan Selim'in anası da Türk'tü. Farsça şiir yazıp. Fars dilinde konuşuyordu. Oysa Şah İsmail, Hatai mahlası ile Türkçe şiirler yazdı, Türkçe konuştu. Türksüz, Türk Milliyetçisiyiz. Türkçe ses bayrağımız ise Türkçeden yana olmalıyız" dedim.

Elçibey mahzunlaştı... "Kişi; unutma ki men tarihçiyem. Tarihi o günkü şartlarda değerlendirmek gerekir. Azerbaycan'ın bütünlüğü, Türk Dünyasının birliği Farslar, Çinliler ve Uruslar yüzünden gerçekleşmemiştir. Lakin o günler geride kaldı. Şiilik, sünnilik Türklükten binlerce yıl sonrasında ortaya çıkmıştır. Özümüze döndüğümüzde bu ayrılıkları geride bırakacağız. Bütov Azerbaycan'ı birlikte kuracağız. Men sakallarımı Tebriz'de keseceğim..." sözleri ile tarihe not düşmüştü.

***

Keleki'de ki son günümüzün sabahında çay yudumlarken Elçibey kahvaltıdaki köy yumurtası ve tereyağ için "Selim Beğ yemelisiniz" diye ısrar edince, adını taşıdığım Osmanlı Sultanı'na dair tarihi anektodu: "Beğ, Yavuz Sultan Selim Çaldıran dönüşünde Hacı Bektaş Dergahında konaklamış. Bektaşi erenlerinin geleneğini, kulağını deldirtip, halka taktırarak gerçekleştirmiş. O günden sonra Osmanlı Ordusunun bel kemiği Yeniçeri'ler Bektaşi dergahına bağlanmıştır" anlattım. Duygusaldı Beğ... Bir kaç damla göz yaşıyla bizi uğurlarken: "O günler ve olaylar tarih önünde elbette de yargılanacak. Şah da bizim. Sultan da bizim" diyebildi... Sonrasını başka yazılara bırakalım. Zaman çok çabuk geçiyor. Günü geldiğinde ayrıntılara gireriz.

***

Türk Dünyası ve Türk Kültürü denince akla önce Namık Kemal Zeybek gelir. Sayın Zeybek, Kültür Bakanlığı döneminde Hacı Bektaş Veli Dergahının restorasyonu çalışmalarını başlatan kişidir. Turgut Özal'ın o dönem ki gafını tamir etmek için çok gayret etmiştir. Azerbaycan'a koşup telafi etmek için çok çaba sarf etmiştir. Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş'ı Türkiye'ye yeniden hatırlatandır. Halen Hacı Bektaş ile irtibatı sürdürür. Restorasyonu tamamlayan İstemihan Talay ile beraber çalışmış, tarihe geçen hizmetinden dolayı müteşekkiriz. Sayın Zeybek, Hacı Bektaş öğretisinde benim için kutupdur. O'nun yazıları ve kitapları Hacı Bektaş-ı Veli'nin bu yıl UNESCO tarafından yıl olarak ilan edilmesinde önemli faktördür. Orada, O'nun sayesinde öğretilerin yanında, ritüelleride yaşayarak öğrenirken, Hacı Bektaş'a, Türkiye'nin ve dünyanın coğrafi merkezine yerleşebilmek için yardımını da istemiştim. Ne de olsa başkent Ankara ile memleketim Kayseri arasındaydı.

***

Türkmenin töresinde "Bir çadır bir de mezar yeri" talebi geri çevrilmez. Emekli General Ali Rıza Selmanipakoğlu, 2004 ile 2019 arasında 15 yıl Belediye Başkanlığı yaptı. Dönemi, çalışmaları ciltler dolusu kitaplara sığmaz. Nevşehir'de "Milli Anayasa Formu Panelleri" toplantısında bir araya geldik. Üstelik kumpas davalarının tavan yaptığı günlerde. Panelde DYP'nin eski Bakanlarından Ufuk Söylemez, merhum Kamer Genç, Vatan Partisinden yanılmıyorsam Hasan Basri Özbey vardı. Gündem ise henüz inşaatı başlamadan ismi konan Yavuz Sultan Selim Köprüsü vardı. Konuşmacıların hepsi doğal olarak eleştirdi. Son konuşmacıydım ve çok hasta idim. Sıra bana gelince: "Benim adım Yavuz Selim. Bana sorarsanız o köprünün adı; Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli olmalıdır" dediğimde salon adeta yıkıldı. Selmanipakoğlu konuşmamdan sonra tebrik etti. "Başkanım fahri değil gerçek hemşehirli olmak istiyorum. Töre gereği çadır ve mezar yeri istiyorum" dedim. "Askerin eskisi olmaz. Sen askersin. Hizmet edip, hak edeceksin" sözleri ile tam yeşil olmasa da sarı ışık yakmış oldu.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.