Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kere daha Soçi yolcusu. Putin ile baş başa ayrıntılı bir görüşme yapacağını; görüşmede başka hiç kimsenin bulunmayacağını ve ele alacakları konunun sadece İdlib'le sınırlı kalmayacağını ifade ediyor. Benim geçen haftalarda Ankara kulislerinden edindiğim intiba da böyle bir dosya pazarlığı için hazırlıklar yapıldığı yönündeydi. 

Rusya ile kapsamlı bir dosya pazarlığı yapmaya çok müsait bir zaman diliminden geçiyoruz. Bir yandan çok kutupluluk en belirgin şekil ve içerikte ortaya çıktı, öte yandan da Türkiye 2021 yılı başından bu yana bölge ülkeleriyle ilişkilerini büyük ölçüde normalleştirdi veya normalleştirmeye başladı.

Erdoğan'ın BM Genel Kurul toplantısında ne Sisi/Mısır eleştirisi vardı, ne de İsrail'e yönelik ağır ifadeler. Suriye konusunda söylediklerinin büyükçe bir kısmının Türkiye'nin bu savaştan ne kadar çok zarar gördüğüne ilişkin olması bu çerçevede şaşırtıcı değildi.

Suriye'de bir çözüme ulaşılması için hala BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararına atıfta bulunması gerçekçi olmamakla beraber bu savaşın bir on yıl daha devam edemeyeceğine vurgu yapması gayet yerindeydi.

Daha da önemlisi Erdoğan'ın mevcut ABD yönetimi ve özellikle Biden hakkında söyledikleri. İki NATO müttefiki olarak 'hasmane' bir noktaya gelmek istemediklerini; ancak Biden ile iyi bir başlangıç yapamadıklarını ısrarla vurguluyor.

NATO zirvesi sırasında 14 Haziran tarihinde yapılan liderler görüşmesinin ardından Erdoğan'ın Biden ile ilgili olarak benzer eleştirileri dile getirdiğini; Türkiye'yi mi yoksa PYD'yi mi tercih ettikleri konusundaki ısrarlı sorularına tatminkar cevap alamamaktan yakındığını hatırlayalım.

O zamandan bugüne Afganistan konusunda Türkiye'nin ABD'ye yardımcı olmaya çalışmasının iki ülke arasındaki ilişkilerde Ankara'nın arzu ettiği türden hiçbir ilerleme sağlamadığı anlaşılıyor.

Nitekim Erdoğan Amerika'dan dönerken ABD'nin PYD'ye silah ve para yardımlarının Kongre tarafından onaylandığına dair haberler çoktan gelmeye başlamıştı.


İşte böyle bir ortamda Ankara'nın Moskova ile kapsamlı bir dosya pazarlığı yapması hem uygun hem de muhtemel görünüyor.

Her ne kadar Erdoğan'ın Suriye devletini tehdit olarak gördüğüne ve bu ülkedeki savaşın çözümü için artık uygulanması mümkün görünmeyen, uygulanabilse bile Türkiye'nin çıkarlarına olmayan 2254 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına atıfta bulunması umut kırıcı olsa da Erdoğan'ın BM'de Şam yönetimini doğrudan hedef alarak ağır eleştirilerde bulunmaması ve on yılını doldurmuş olan bu savaşın bir on yıl daha süremeyeceğini/sürmemesi gerektiğini söylemiş olması ümit verici. 


Bu kirli savaştan Suriye'den sonra en fazla zarar gören ülkenin Türkiye olduğunu dikkate alarak artık gerçekçi ve ulusal çıkar odaklı çözüm önerilerine odaklan gerekiyor.

Suriye'nin tam ve etkili egemenliğinin bütün toprakları üzerinde tesis edilmesi esasına dayanan bir çözümün Rusya ile ele alınmasında sayısız faydalar olduğu açık.

Bütün sorunları kapsayan bir büyük pazarlıkla Moskova ile aramızdaki geniş çaplı, ekonomik/ticari, siyasi ve hatta askeri ilişkileri kalıcı ve sürdürülebilir hale getirmek mümkün. 

Peki nasıl?

Bunun için öncelikle iki tarafın da çok kutuplu dünya düzeninin ruhuna uygun vizyoner düşünmeyi hedeflemesi gerekiyor. Soğuk Savaş dönemine veya ABD/Batı merkezli tek kutuplu dünya düzenine takılıp kalanlardan yeni fikirler beklenemez.

Bunun sadece Türkiye'de değil Rusya'nın dış politikasında da sorun yarattığını görmek mümkün. 

Örneğin Kıbrıs'ta tek devlet isteyen Rusya'nın politikasının kendi çıkarlarına uygun olduğunu düşünmek zor. Eğer Türkiye Batı ile anlaşarak tek devletli Kıbrıs çözümüne razı olursa, adada ortaya çıkacak Kıbrıs Cumhuriyeti otomatikman AB toprağı olur.

Teorik olarak şu anda da zaten AB toprağı; çünkü Kıbrıs Cumhuriyeti unvanını gasp etmiş olan Kıbrıs Rum Korsan Devleti AB'ye bütün adanın tek temsilcisi olarak alınmıştı, 2004 yılında.

Tek devlet esaslı bir uzlaşma neredeyse imkansız olmakla birlikte, böyle bir ihtimal adayı sadece AB toprağı yapmakla kalmaz bir sonraki adımda NATO üyeliğine götürür; çünkü böyle bir uzlaşma Türkiye'nin de rızasıyla gerçekleşirse Ankara bu devletin NATO üyeliğine muhtemelen karşı çıkmaz. 

Kaldı ki sadece AB üyesi olması bile Rusya'nın çıkarlarıyla uyumlu değildir. Balkanlar ve Doğu Avrupa'da NATO'nun daha doğrusu Batı dünyasının genişlemesine karşı çıkan bir Rusya'nın Suriye'deki üslerinden sadece yüz kilometre uzaklıktaki stratejik öneme sahip bir adanın AB ve/veya NATO toprağı olmasından memnun olacağını düşünmek yanlış olur.

Ayrıca iki devletli çözüm NATO müttefikleri Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların devam etmesini garanti edeceğinden dolayı da Moskova'nın çıkarlarına ayrıca daha uygundur.

Fakat bütün bunlara rağmen Erdoğan'ın 20 Temmuz kutlamaları vesilesiyle KKTC'ye giderek orada iki devletli çözüm önerisini açıkladığında Rusya dışişleri bakanlığının, sürekli olarak Karadeniz'de ve Doğu Akdeniz'de didişip durdukları İngiltere ile birleşip Türkiye'nin bu yeni pozisyonu aleyhine BM Güvenlik Konseyi açıklaması yaptırdığını hatırlamak gerekir. 

Belki de bu açıklamanın tesiriyle Türk Dışişleri de bir dizi tuhaf girişime imza attı. Önce Rusya'nın düşmanca bir girişim olarak tanımladığı Kırım Platformu'na bakan düzeyinde katıldık - ki orada Kıbrıs Rum Yönetimi (Kıbrıs Cumhuriyeti) ile aynı masaya oturduk; sonra da dışişleri bakanımız Suriye'nin meşru temsilcileri olduğunu iddia ettiği zevatla aynı karede poz verdi.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi Rusya'da gerçekleşen Duma seçimlerinin Kırım'da da yapılmış olmasını kabul etmediğimizi; çünkü Kırım'ın Ukrayna toprağı olduğunu dolayısıyla Kırım'daki Duma seçimlerinin gayri meşru olduğunu ilan ettik.

Rusya tarafı da boş durmadı. Önce Putin, Esat ile Moskova'da uzun bir süreden sonra ilk defa görüşerek kimin Suriye'nin meşru devlet başkanı olduğunu ilan etti; sonra da Rusya dışişleri ve Kremlin Duma seçimleri dolayısıyla Ankara'nın yaptığı açıklamaya sert tepki gösterdi.

Oysa gerilimin tırmandırılması iki devletin de çıkarına değil. Sorunların bir dosya pazarlığı içinde ele alınması iki ülkenin de yararınadır. Örneğin Rusya'nın Kıbrıs konusundaki tavrını değiştirerek KKTC'yi tanıyacak ve/veya KKTC'nin tanınmasına karşı çıkmayacak hatta destek olacak noktaya gelmesi Moskova'nın çıkarına olacağı gibi Suriye konusunda bütüncü bir uzlaşmaya gitmek de Ankara'nın menfaatinedir.

Şam ile ilişkileri normalleştirme ve Suriye'nin bütün toprakları üzerinde etkili egemenlik kurmasını amaçlayan bir uzlaşma karşılığında Ankara ile Şam arasında sığınmacıların geri gönderilmesi konusunda bir mutabakat imzalanmalı ve Adana Mutabakatı güncellenerek yeniden yürürlüğe konulmalıdır.

Ayrıca Türkiye'nin kontrolündeki toprakların Suriye egemenliğine transferi aşamasında Suriye KKTC'yi tanımalıdır. Bu müzakerelerde Ankara Moskova'dan da PKK/PYD konusunda benzeri bir mutabakat talep etmeli ve böylece Rusya'nın da PKK/PYD'yi terör örgütü olarak kabul etmesi sağlanarak her alanda ortak mücadele edilmesinin önü açılmalıdır. 

Bu fikirler doğrultusunda gerçekleştirilecek bir uzlaşma tam bir kazan-kazan senaryosu demektir; çünkü Türkiye'nin baştan yanlış ve giderek tehlikeli, maliyeti fevkalade yüksek Suriye politikası artık sürdürülemez hale gelmiştir.

Esat veya Suriye rejimi olarak adlandırdığımız yönetime sırf zarar vermek için uzamasına sebep olduğumuz savaş yüzünden Fırat'ın doğusunda bir PYD kukla devletçiği ortaya çıkmıştır ve ABD ile PKK/PYD Türkiye'nin Suriye ile anlaşmayacağı varsayımı üzerinden hareket etmektedir.

Ankara'nın Suriye'yi milli-üniter yapıdan çıkararak federal/federalimsi bir anayasayı kabule zorlayacağı ve bunun da PYD'nin güçlü bir otonomi elde edeceği beklentisiyle Fırat'ın doğusundaki varlığını sürdüren ABD ve PKK/PYD'ye karşı psikolojik üstünlüğü elde etmenin tek yolu Suriye ile uzlaşmak ve bunlar üzerinde Türkiye, Rusya ve Suriye olarak birlikte baskı kurmaktır. Çok kutuplu bir dünyada bu, eskiye oranla çok daha mümkündür.

Sığınmacıların Suriye ile uzlaşmadan, kimlik ve diğer bilgileri Şam yönetimiyle paylaşılmadan geri gönderilmesi söz konusu bile değildir. Bugüne kadar Suriye'ye geri gittiklerini iddia ettiğimiz sığınmacıların büyük bir kısmının Türkiye'nin kontrolündeki bölgelere geri döndüklerini ve dolayısıyla hala Türkiye'ye mali yük olmaya devam ettiklerini vurgulamak gerekir.

Sığınmacılar meselesinin kapsamlı olarak hallinin tek yolu Şam ile uzlaşarak konuya ilişkin bir mutabakat imzalamak ve bunu işler hale getirecek teknik komiteler kurmaktır.

KKTC'nin Rusya tarafından tanınmasına gidecek yolun açılması doğrudan olabileceği gibi kademeli olarak da planlanabilir. Rusya önce KKTC'ye uçuşları serbest bırakır ve KKTC'de siyasi nitelikli bir Ticaret Ofisi açarak burayı büyükelçilik gibi işletir, KKTC'yi tanımak isteyen devletlere engel olmaz hatta destek olur ve Türkiye'nin KKTC'yi tanımasını sağlayacak çok sayıda ülke de bu sürece eklenince Kıbrıs düğümü kökünden çözülmeye başlar.

Böyle bir senaryoda Rusya'nın BM Güvenlik Konseyi'nden KKTC'nin tanınmasını kınamak amaçlı karar alınmasına engel olması Batı dünyası içinde çatlaklar ortaya çıkmasına yol açarak süreci kolaylaştıracaktır.

Yunanistan'ın kendisini Rusya'ya karşı bir ABD üssü haline getirmesinden ve Kıbrıs Rum Kesimi'nin ABD ve Fransa ile artan askeri işbirliğinden dolayı Moskova'nın Yunanistan ve Rum Kesimi ile ilişkilerinin epeyce gergin seyretmekte olması mevcut durumun avantajlarıdır.

Böyle bir genel uzlaşma karşılığında Türkiye Kırım konusundaki söylemlerini yumuşatmak durumundadır. Yarımadanın Ukrayna'nın toprak bütünlüğünün parçası olduğunu sürekli ve Moskova'yı rahatız edecek şekilde tekrarlamak yerine kuzey komşularımız arasındaki uzlaşmazlıkların barışçı yollardan hallini istediğimizi/beklediğimizi ve bu konuda elimizden gelen ne varsa yapmaya hazır olduğumuzu söylemek yeterli olacaktır.

Rusya Kırım'ın kendi toprak bütünlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğu tezinden hareketle Ankara'nın Kırım'ın Rusya'ya ait olduğunu gösterecek bir mutabakat vs imzalamasını istemez/beklemez; ama Türkiye'nin bu konudaki tavrında görülebilecek bir değişiklik Moskova'ya ilave meşruiyet kazandırmış olur ve Moskova açısından bir kazanıma dönüşür. Bu çerçevede THY'nin doğrudan Kırım'a uçması da düşünülmelidir.

Böyle bir kapsamlı uzlaşma bölgedeki dengeleri yerli yerine oturturken Türkiye'yi başta ABD olmak üzere hırçınlık yapan Batılı müttefiklerine karşı güçlü bir konuma taşır.

Ayrıca NATO içinde kalarak bunların yapılıp yapılamayacağını soranlara da çok kutuplu dünya düzeninin ruhunu yansıtan AUKUS anlaşmasını hatırlatmak gerekir.

ABD ve İngiltere, bir yandan NATO içinde kalıp öte yandan da başka bölgesel işbirlikleri ve hatta müttefiklerin birbirlerini gagalayabilecekleri ittifaklar yapılabileceğini Fransa'ya doğrudan Almanya'ya da dolaylı olarak göstermediler mi?