Türkiye’de 1997 yılında Necmettin Erbakan’ın Başbakan, Tansu Çiller’in Dışişleri Bakanı olduğu 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan 18 maddelik bir kararnamesi ile başlayan ve irticaya karşı, ordu ve bürokrasi merkezli süreç olup hükümetin silahlı kuvvetler tarafından istifaya zorlanmasıyla yaşanmış ve getirileri günümüze kadar ulaşmış bir süreçtir…

Cumhuriyet siyasi tarihine “KARA LEKE” olarak geçmiş darbe örneklerinin  aksine bu sefer askerler yönetime bizzat el koymamış,bunun yerine medya üzerinden bir savaş verilmiş.Askerlerin hükümeti görevden zorla almaması 28 Şubat‘ın “post-modern darbe” olarak anılmasına yol açmış. Askerlerin deyimiyle “demokrasiye balans ayarı” yapıldı denmiştir.Türk siyasetinin sancılı geçen bu döneme nasıl gelindiğinin kısaca özetine bakalım;

28 Şubat‘ın gelişi ilk olarak ekonomik kırılmalarla görülmüş ve Türkiye’nin 1980 döneminde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın liberalleşme hareketi olan ‘Washington Mutabakatı’ bağlamında devletin küçültülmesi ve denetim alanlarının daraltılması prensipleri üzerinden ilerlemiş,fakat bu hareketleri destekleyecek düzenleme ve denetleme mekanizmaları kurulamadığı için ekonomi dış şoklara daha açık hale gelmiş. 1991 yılında başlayan koalisyonlar döneminde siyasi istikrarın da kaybedilmesi ile birlikte Türkiye’de kaçınılmaz olarak politik belirsizlikler ve finansal krizlerin iç içe geçtiği yıpratıcı bir istikrarsızlık dönemi başlamış. Bu dönemde yüksek enflasyon, kontrolsüz artan kamu borç yükü ve uluslararası borçlanma, ekonomi yönetimini kısır bir döngüye mahkûm etti. Sonuçta patlak veren 1994 finansal kriziyle birlikte 1989’da alınan finansal liberalizasyon kararından sonraki ilk sistemik sarsıntı yaşanmış oldu.Bu olumsuz şartlarda, 1994 mahalli seçimlerinde gösterdiği başarıyı 1995 genel seçimlerinde de gösteren ve diğer koalisyon ortağı DYP ile Refah-Yol hükümetini kuran Erbakan yeni bir finansman modelinde ısrarcı olmuş ve Refah Partisi’nin İslami tonu,ağır söylemlerinden rahatsızlık duyan askerî ve sivil bürokrasiyle arasının açılmasıyla başlamış.Stratejik olarak ekonomik kaygı ve hesapların zekice gizleneceği, Refah Partisi mensuplarının İslami kimlikleri ile bazı dikkatsiz demeçlerinin ise provokatif biçimde kullanılacağı psikolojik bir savaş başlatılmış oldu…

1990’lı yılların Türkiyesi siyasal İslam’ın giderek daha görünür hale geldiği, seçim başarıları elde ettiği bir ortamda giderek güçlenen bir laik-dinci kutuplaşmasına sahne oldu. 27 Mart 1994’teki yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara’da belediye başkanlıklarını kazanan Refah Partisi’nin sürpriz başarısı, siyasal İslam’a kuşkuyla bakan toplumun laik kesimlerinde “laiklik elden gidiyor, şeriat geliyor” endişelerine yol açtı. Bu söylem ana akım medyada da destekleniyor, iki tarafta da militan söylem tırmanıyordu.Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın 1994 yerel seçimleri sonrasında sarf ettiği “Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?” sözü, “şeriat” korkularını güçlendirdi. Erbakan ise gelen tepkilere, partisinin yerel seçimlerdeki başarılarına tepki olarak düzenlenen gösterilerde kullanılan “Ankara Belediyesini Refah Partisi’ne vermeyiz, kanımız aksa dahi vermeyiz” sloganlarını hatırlatarak yanıt verdi.Erbakan’ın Refah Partisi 24 Aralık 1995 genel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. 28 Haziran 1996’da Erbakan’ın başkanlığında Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi ile koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak her geçen gün “şeriat” korkularını tetikleyecek yeni olaylar gündem oluyordu. 6 Ekim‘de Erbakan’ın Libya ziyareti sırasında Muammer Kaddafi’nin “Kürdistan kurulmalı, Türkiye iradesini kaybetmiştir, işgal altındadır” gibi sözler sarfetmesi ve Erbakan’ın bu sözler karşısında sessiz kalması, Türk Başbakanın çadırda ağırlanması ağır eleştirilere yol açtı.1996 gündemine damgasını vuran gruplardan biri de siyah sarık ve cübbeleri, ellerindeki asaları ile “Kemalist rejim ve laikliğe” savaş açan Aczmendiler’di. Liderleri Müslüm Gündüz 29 Aralık‘ta bir polis baskınında tutuklandı. 11 Ocak 1997’de Erbakan’ın tarikat liderleri ve şeyhlere resmi konutunda iftar yemeği vermesi, sakallı, sarıklı, cübbeli şeyhlerin kameralara yansıyan görüntüleri hafızalara kazındı. Refah Partili yetkililerin Atatürk ve laiklik karşıtı açıklamaları medyada geniş yer buluyordu. 30 Ocak’ta Refah Partili Sincan Belediyesi’nin düzenlediği Kudüs Gecesi’nde Hamas ve Hizbullah bayrakları önünde Filistin intifadasını canlandıran bir oyun sergilenmesi, oyunda başörtülü küçük kız çocuklarının yer alması ve İran Büyükelçisi Mahmut Rıza Bakıri’nin bir konuşma yapması gerilimi daha da tırmandırdı.4 Şubat’ta Ankara’nın Sincan ilçesi güne tank sesleriyle uyandı. 15 tank ve 20 zırhlı araçtan oluşan konvoyun geçidi askerin darbe uyarısı olarak algılandı. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’in Sincan’daki geçidi “demokrasiye balans ayarı” olarak nitelendirdiği çok konuşulmuştur.

28 Şubat 1997’de dokuz saat süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısından, tarihe “postmodern darbe” olarak geçecek 18 maddelik bildiri çıktı. Bildiride hükümet laiklik konusunda sert bir şekilde uyarılıyor ve laikliğin teminatı için kanunların uygulanması ve sıralanan önlemlerin alınması talep ediliyordu. Tarikatların kapatılması, tarikatlara bağlı okulların Milli Eğitim Bakanlığına devredilmesi, 8 yıllık kesintisiz eğitim, Kuran kurslarının denetlenmesi, Tevhidi Tedrisatın uygulanması, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanı gösteren medyanın kontrol altına alınması, kıyafet kanununa riayet edilmesi, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması, hükümetten uygulaması istenen önlemler arasındaydı.

Erbakan’ın MGK kararlarını imzalayıp imzalamadığı ya da neyi imzaladığı konusunda yıllar süren tartışmalar başlayacaktı.28 Şubat’taki MGK toplantısını, Genelkurmay’ın sivil toplum, medya ve yargı mensuplarıyla yaptığı, kamuoyuna “irtica brifingleri” olarak yansıyan toplantılar izledi. Bu toplantılarda muhataplar Türkiye’deki “irticai tehdit” konusunda uyarılıyor, laik düzenin korunması için yapılması gerekenler anlatılıyordu. İrticai faaliyetlerin takip ve kontrolü amacıyla bu dönemde Batı Çalışma Grubu (BÇG) oluşturuldu. MGK kararlarının uygulanmasını denetlemek üzerek kurulan BÇG’nin milyonlarca kişi, kurum ve kuruluşla ilgili fişleme çalışmaları yaptığı iddia ediliyor. 28 Şubat davası sanığı, dönemin Genelkurmay Harekat Başkanı emekli Orgeneral Çetin Doğan mahkemedeki savunmasında, BÇG’nin dönemin hükümetinin yayınladığı talimat doğrultusunda Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı 10 Nisan 1997 tarihli emirle kurulduğunu belirtmiş ve emrin “irticai olaylar hakkındaki ilgilileri ve yetkilileri uygun ve yasal platformlarda bilgilendirmek” olduğunu kaydetmişti.”İrticai faaliyetlerle” mücadeleden etkilenen en geniş kesim ise üniversite öğrenimi görmek isteyen kız öğrenciler oldu.İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun Şubat 1998’deki genelgesi, başörtülü ve sakallı öğrencilerin derslerden çıkarılması, direnmeleri halinde haklarında cezai işlem yapılması gibi önlemler içeriyordu. Kız öğrencilerin başörtülerini çıkarmaları için kurulan “ikna odaları” da bu dönemin ürünüydü. Başları örtülü olduğu için çok sayıda öğrenci üniversite öğrenimini yarıda bırakmak, bazıları başını açmak zorunda kaldı. Bazıları ise okullarına peruk takarak devam etti. 1998, ülke çapında türban eylemlerine sahne oldu.28 Şubat süreci ve Refah Partisi’nin kapatılması, Milli Görüş içinden çıkan ve kendisini yenilikçi olarak lanse eden başka bir siyasi İslamcı grubun iktidarına giden yolu açmış oldu. Mayıs 1997’de “laikliğe aykırı fillerin odağı olduğu” gerekçesiyle Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldı.Erbakan, yaşanan gerginliğin yatıştırılması amacıyla başbakanlık görevini koalisyon ortağı Tansu Çiller’e devretmek üzere 18 Haziran 1997’de istifasını dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Ancak Demirel hükümeti kurma görevini Çiller yerine dönemin Anavatan Partisi (ANAP) lideri Mesut Yılmaz’a verecekti.

Refah Partisi, 16 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı.Refah’ın yerine kurulan Fazilet Partisi de uzun ömürlü olmadı. Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’nın 2 Mayıs 1999’da TBMM’deki yemin törenine başörtüsüyle gelmesi ile yaşanan krizin ardından 7 Mayıs 1999’da kapatma davası açıldı.”Refah Partisi’nin devamı olması ve partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle açılan dava 22 Haziran 2001’de sonuçlandı ve Anayasa Mahkemesi Fazilet Partisi’nin de kapatılmasına karar verdi. Ancak Fazilet Partisi nasıl Refah’ın kapatılması olasılığına karşı kurulduysa Fazilet’in içinden de AKP ve Saadet Partisi olmak üzere iki parti çıkacaktı.Bu süreç AKP’nin tek başına iktidarını doğurdu ve Milli Görüş’ün “hocası” Necmettin Erbakan’ın iktidardan düşürülmesiyle  “talebesi” ve parti içinde “Yenilikçiler” olarak adlandırılan Erdoğan’ın iktidarına giden yolu açılmış oldu.