İşte Dilaver Cebeci'nin bugün bile gençlere örnek olacak "Vey Irmağı Nerededir?" başlıklı o kahramanlık öyküsü:

"Vey Irmağı nerededir ?

Yümni Sezen yazdı: “Bilim ve dinin çarpıştığı yer, insanın düştüğü yerdir” Yümni Sezen yazdı: “Bilim ve dinin çarpıştığı yer, insanın düştüğü yerdir”

Büyük Türk kahramanı Kürşad'ın uçmağa vardığı yer. Çin sarayını basan 40 yiğitten sadece Kürşad
sağ kalmış ve saraydan çıkarak Çinlilerle Vey Irmağına kadar tek başına savaşmıştır. Sonunda o da
ölmüştür ama yenilmemiştir.

Vey Irmağı

Yeryüzünde ırmaklar çoktur. Kimi ağır, yorgun sessiz akar, kimi baş dumanlı dağların arasından çoğalıp gider, kimi Fuzuli'nin dediği gibi, ''başını taştan taşa vurup gezer'' Ama Vey onlara benzemez. Ben Vey Irmağını görmedim. Görmedim ama, bilirim ki; Vey'in bütün ırmaklardan başka bir yanı vardır. Vey Tuna'ya bile benzemez. Kızılırmak mı diyorsunuz? Çok dertleşmişimdir onunla. Onun kıyılarında yılgınlar olur. Geceleri, onun kıyılarında, Hitit savaş arabalarının tekerlek seslerini duyarsınız. Bir köprü başında allı gelinin türkülerini duyarsınız. Aras mı dediniz, Fırat mı, Dicle mi dediniz? Günlük hayatımızın her anında, bizimle yanyana, bizimle iç içe, bizimle kankerdeştir onlar. 

Ben Vey Irmağını hiç bilmem, hiç görmedim. O binüçyüz yılın küskünlüğü ve garipliği ile, erimez demir dağların ardından, bir deli cengaverin yenilmişliği ile, sadece haritadan görebildiğim bir yöne gider. Düşlerimde görürüm ki; ne zaman bi yağmur yağsa, bütün köprüleri yıkar. Yıkar da bir Allah'ın kulu geçemez.

Vey Irmağı, güneşe de küskündür. Bir sarışın sabah güneşi, ona sebil olan asil kanların nasıl pıhtılaştığını, nasıl yatağına karışıp onu nasıl kızıla boyadığını göstermiştir. Güneşten gayrı tanığı olmayan bir yenilgisi vardır Vey'in. Binüçyüz yıl önce kör bir geceydi. Göğün ebedi kandilleri yıldızlar bile görmedi. Kimsler duymadı. Nispetsiz bir cengin galipleri ve yenikleri bilir sadece.

Vey isterdi ki; nerde küheylana binmiş bir yalın kılıç yiğit varsa, gelsin köprülerden geçsin, suyundan içsin. hürriyete doğru uzanan yollara geçit versin. Vey isterdi ki; yiğitler doğuran analar ağlamasın. Yavru kurtlar öksüz büyümesin. Gel gör ki; o yağmur yok mu? O uzun, kevgire dönmüş göğün bitmek bilmeyen suyu..

Onunda kıyılarında yılgınlar olur mu acaba? Söğütler eğilip alnından öperler mi? Hala kan renginde mi akar? Bilmiyorum. Ben Vey'i hiç görmedim.

Vey sadece yaşamın savaş olduğunu bilir. Pele erce yaşamanın en büyük savaş olduğunu. Şöyle bir yol bulabilse Anadolu'ya doğru, Tanrı'nın önüne durulmaz buyruğu olmasa; dağlardan, ovalardan vadilerden, kavruk çöllerden geçip gelecek. Gelecek de tembel hafızalarımıza kin gibi akacak, nur gibi akacak ve uyanın! diyecek. O, yağmurlu, acılı, kanlı geceden bahsedecek. Mayamızın toprağından kokular getirecek. Binüçyüz yıldır sinesinde sakladığı taze ve sıcak kanları damarlarımıza dökecek. Vey damarlarımızda akacak.

Ben bir ulağım, pusatsız, atsız, yalın ayak fakat yorulmayan bir ulak. Düşlerimde haberler işitirim. Sonra onları yavru kurtlara anlatırım. Yeni düşler öğütlerim.

Vey'e giden yolları bilir misiniz? Yaban otların boy attığı bizim öz yollarımızı bilir misiniz? Kervansaray yıkıntılarını, mukkem kal'aları bilir misiniz? Geçebilir misiniz?

Öyle ise; size Vey'den selam getirdim. Orası çaresizliğin, tatlı ölümün, küheylan atların kıyısıdır. Üçler, yediler, kırklar hep oraya uçup giderler. Orası erenlerin kıyısıdır.

Şimdi Vey, binüçyüz yıllık bir hatırayı yaşıyor. Şimdi orada delice bir yağmur yağıyor. Yıldızsız, aysız bir gecedir. Kırk yiğidin cenk naralarından, kılıç şakırtılarından, at kişnemlerinden, gök gürültülerinden özge ses yoktur orada. Vey her sabah, kanlı gözlerle uyanır. Uyanır da, hürriyet türküleri söyleyen yağız ozanların yanık kopuz seslerini dinler.

Ben Vey'i hiç görmedim. Hiç bilmem. Onu düşlerimde duyarım sadece. Ben garip yaşayan yapıldak bir ulağım.

Vey'in ve kırkların size selamları var yavru kurtlarım.."