Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş Ankara'da düzenlenen silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Vefatı ülkücü camiayı ve Türkiye'yi yasa boğan Ateş'in "Vardar Nehri Kıyısında Turan Düşü (Makedonya-Kosova Notları)" başlıklı yazısı yeniden gündem oldu.

Aydolunay Dergisinde geçtiğimiz yıl kaleme aldığı gezi yazısında Türk milliyetçilerinin yanında olmak için Prof. Dr. Hasan Oktay ile birlikte Balkanlara doğru çıktığı Makedonya ve Kosova'yı kapsayan gezini Türk milliyetçilerinin duygularına tercüman olan notlarla anlatan Ateş, gelecekteki ülkelerini de bu yazı ile paylaşmış.

İşte Sinan Ateş'in okuduğunuzda Balkanları görmek isteyeceğiniz o yazısı:

Ankara’dan, Türk’ün başkentinden; Makedonya ve Kosova ziyaretlerimizi yapmak üzere Prof. Dr. Hasan Oktay Hocam ile birlikte yola çıktık.
Yol arkadaşlığı bizce mühimdir.
Yola, yolcuya, yoldaşa bismillah…

 

Her ne kadar bizle yola revan olmuşsa da Hasan Oktay Hocamız ev sahibimiz Makedonya Vizyon Üniversitesi Rektör Yardımcısıydı.
“Ülküsüz insan çamurdan farksızdır.” O sebeple yaptığımız her işte bir ülkümüz, bir gayemiz vardır. Bu ziyaretimizin gayesi de; nerede bir Türkçe konuşan, ben Türk ve Müslüman’ım diyen kardeşimiz varsa onlarla tanışmak, bütünleşmek; acılarını, kederlerini, neşe ve kıvançlarını paylaşmaktır. Çünkü nerede bir Türk, nerede bir Müslüman varsa ülkücü Türk milliyetçileri olarak bizler büyük bir heyecanla oradayız.

Bu şuurla indiğimiz Üsküp şehrinde bizi Vizyon Üniversitesinin çok değerli Rektör Yardımcısı Abdülmecid Nuredin Bey karşıladı.
Üsküp’e, eski Pazar dedikleri ya da Türk çarşısı adıyla anılan yere geldiğimizde gönlüme Yahya Kemal’in şu dizeleri düştü;
“Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,
Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.”

Üsküp, 13 Ocak 1392 tarihinde Sultan Yıldırım Beyazıt döneminde fethedilerek Osmanlı Devleti toprakları arasına dâhil edilmiştir.
Üsküp mevzu bahis olduğunda Yahya Kemal anılmazsa o konu kanaatimce yarım kalacaktır.
Yahya Kemal, Üsküp’ten çok erken yaşta ayrılmasına rağmen orayı hiç unutmamıştır. Nihat Sami Banarlı’ya anlattığı hatıralarda; “Filhakika Üsküp, yalnız vatan olarak değil, şehir olarak da gurbette hatırlanmaya değer bir beldemizdir.” demiştir.
Yine Üsküp deyince Yavuz Bülent Bakiler’i de anmamak olmaz. Ne diyor Bakiler;
“Bir yanım İstanbul, bir yanım Bursa
Çeşmeler, kubbeler, kervansaraylar…
İnsan, bir de vatanın sevdalısı olursa
Ağlar Üsküp’te çaresiz, sabaha kadar.”

Yukarı Banisa Camii

Cuma namazını Yukarı Banisa Camiinde kıldık. İmam, ilahiyat Profesörü şuurlu bir aydın Mensur Nuredin hocaydı. Hutbeye çıktığında “Ankara’dan gelen dostlarımız var” diyerek söze başlayıp bizleri hem onurlandırdı hem duygulandırdı hem de Türkiye’den gelen kişilerin kendileri için ne kadar değerli olduğunu hissettirdi.
Her camide ay yıldız olması ise Türklük ve İslamlığın ne derece iç içe geçtiğinin yanı sıra Türkiye’ye olan sevginin de bir işaretiydi.
Yukarı Banisa köylüleri Trabzon’dan göçtüklerini söylüyorlar ve hepsi Trabzonsporlu ayrıca köyün sokak isimleri arasında Çanakkale ve Atatürk sokakları ilgi çekiyor.

“Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” her birimizin aşina olduğu bir tamlamadır. Ancak gittiğimizde gördük ki Balkanlardan gelen yalnızca soğuk hava dalgası değil. Soydaşlarımızın vatan hasreti, Türkiye sevgisi de Balkanlarda çok yoğun.

Öyle duygusal anlar yaşadık ki birçoğunu anlatmaya kelimeler kifayet etmeyecektir.
Balkanlar’da yaşanan acılardan sonra; Evlad-ı Fatihan anılarını, komşularını ve topraklarını geride bırakmak durumunda kalmıştır.
Balkanlar’daki Türk kudreti zayıfladıktan sonra, bu coğrafyanın huzuru kaçmış, talihi ters dönmüştür. Oysa temelsiz dargınlıklar, sonuçsuz kavgalar Evlad-ı Fatihan’ın semtine yabancı olmalıdır.Dinimize, dilimize ve büyük Türk varlığına karşı hazım sorunu yaşayanları sevindirmemeli ve güldürmemelidir.

Soydaş ve akraba topluluklarımızın yegâne dayanağı Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Yüzleri hep bize dönüktür ve her zaman Türk devletinin desteğini arkalarında hissetmeyi arzulamaktadırlar.
Soydaşlarımız “bizim kıblemiz Türkiye” diyerek Kâbe’ye Türkiye üzerinden yönelmelerine bir kinaye olarak Türkiye sevdalarını anlatıyorlar. Gönülleri Türkiye’ye dönük… Türkiye’yi Kâbe kadar aziz ve mübarek görüyorlar.
Çalışmalarıyla, gerek yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızla gerekse soydaş ve akraba topluluklarla ilişkileri güçlendirmesi; ekonomik, sosyal ve kültürel olarak daha yakın ilişkiler tesis edilmesi beklenen kurum ve kuruluşlar(ise) ne yazık ki çeşitli sebeplerle görevlerini layıkıyla yerine getirememektedir.
Soydaş ve akraba coğrafyaya yönelik yapılan çalışmalarda bir koordinasyon sorunu olduğu ve bazı kurumlarımızın zaman zaman kendi alanlarına yönelik mükerrer işler yaptığı görülmektedir. Bu sebeple uyumlaştırıcı(koordine edici) bir Dış Türkler Bakanlığı’nın kurulmalıdır.
Taşınmaz kültürel eserlerimizin tamiri konusunda son zamanlarda gösterilen gayret takdire şayandır lakin bu, insana dokunmamızın önüne geçmemelidir. Özellikle soydaşların kurduğu ve öncülük ettiği siyasi oluşumları yok sayan ve başka oluşumlara yol açan yapılanmalara kuşku ile bakılmalıdır.
Soydaşlarımız, yıllardır devam eden tüm haksız uygulamalar, baskı ve yıldırma politikaları karşısında bile kamu düzenini bozacak, toplumsal huzursuzluğa yol açacak kanun dışı eylemlere tevessül etmemişlerdir.

Vardar Nehri Kıyısında Turan Düşü
Vardar Nehri coşkun bir şekilde akıyor, yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Yağmura aldırmadan Hasan Hocamla Vardar nehri boyunca yürüdük. Bir baktık ki 8 km yürümüşüz. Vardar Nehri kıyısında Turan yürüyüşünü andıran Turan düşüyle yoğrulan bu yürüyüş hafızamızın en güzide yerine nakşedildi ve bir ömür hatırlanacak inşallah. Hocamla konumuz Türk Dünyası… Hasan Hoca Vardar Nehri kıyısına kurmak istediği üniversiteden bahsedip, yerleşke olarak düşündüğü araziyi gösterirken, yakın gelecekteki ülkülerini anlatıyordu.
Turan ülkümüz 21. Yüzyılda artık bütün Türk Devletlerinin bir bayrak altında toplanması tek bir devlet olması anlamına gelmemektedir. Keşke gelse.. arzumuz, ülkümüz budur ancak gerçekçi olmak gerekir. Bugün çeşitli coğrafyalara yayılmış Türk boylarının 7 bağımsız devleti bulunmakla birlikte, birçok ülkede de ciddi anlamda varlıklarını sürdürmektedirler. Öncelikle bir kültür birliği inşa edilmelidir. En azından tüm Türk halklarının aynı alfabeyi kullanması, Gaspıralı İsmail Bey’in öncülüğünde geçmişte yapıldığı gibi, mümkünse İstanbul Türkçesi ile birbiriyle anlaşması asgari müşterek olmalıdır. Daha sonra tüm Türk halklarının kültürel birikimlerinin kaynaşmasıyla “ortak yüksek kültür alanları sağlamlaştırılmalıdır.
Türk Dünyasından öğrencilerin daha çok kabul edildiği üniversiteler kurulmalıdır. Öncü hocalarımızdan merhum Turan Yazgan Hoca’nın kurduğu üniversiteler yaşatılmalıdır. Aynı zamanda sadece Türkistan Türklüğünü değil, Avrupa, Balkanlar, Kırım bütün Türk Dünyasını kapsayan bir Türk Dünyası Üniversitesi hayata geçirilmelidir.
Türkler, Türkistan’ın yanı sıra Balkanlar ve Avrupa devletlerinde de çok büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Bugün Avrupa’da 4 milyonun üzerinde Türkiye vatandaşı, yaşamaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızın en önemli sorunu, Türk kimliğinden uzaklaşma tehlikesidir. Birçok soydaşımız, Türkçemizi ne yazık ki iyi konuşamıyor. Ayrıca, bulundukları ülkenin dilini de iyi konuşamıyorlar, eğitimleri de ne yazık ki çok yetersiz.
Hoca kuracağı büyük üniversitenin Avrupa’ya örnek ve Avrupa Türklüğünün de çocuklarının yetişeceği güzide bir kurum olmasını arzu ediyor, hedefliyor. Dilerim bu hedefler gerçek olur.
Hali hazırda Gostivar’daki Vizyon Üniversitesi adeta bir Türk bayrağı gibi Türklüğü temsil ediyor ve Avrupa’nın ortasında Türkçe eğitim veren bir üniversite…
“Makedonya dağlarında kıvılcım beslenir
Dersaadet’te ateş yakmak için”
Attila İlhan’ın Eski Rumeli isimli şiirini bütünüyle burada aktarmak istiyorum. Zira sadece bir bölümünü alsam yarım kalmış olacak.

“balkan uykularından aşırdığım
nevâkâr üzerine hanımelleri
ne yapsam aklımdan çıkaramadığım
hânende müjgân’ın âh etmeleri
bir üsküp baharına ısmarladığım
telkâri bir mülâzim’le birlikte

mustafa kemal’in boz revolveri
zehir gibi susar selânik’te
akşama sabaha hürriyet trenleri
binbaşı enver bey eli tetikte
def gibi gerilmiş manastır şehri
bütün câmilerinde salâ verilir

tambur karar kıldı tâhir buselik’te
iğdeler çiçek çiçek göğüs geçirir
yıldız yanlışlıkları gökteki delilikte
hânende müjgân mevsim değiştirir
yanya kalesi’ndeki cephânelikte
bir bulgar yakalanır komitacı

yıldız sarayına şimşekler teyellenir
rumeli’de zabitler nasıl anayasacı
ufak karafaki kavun beyaz peynir
resne’li niyazi’nin gümüşlü kırbacı
makedonya dağlarında kıvılcım beslenir
dersaadet’te ateş yakmak için

Dersaadet’te iyi niyetle yakılan ateş maalesef cihan devletimizin sonu olacaktı. (Uzun bir mesele ve yazımızın konusu olmadığı için açmıyorum.) Devrin ülkücüleri ittihatçılar devleti kurtarmak için her ne kadar mücadele ettilerse de muvaffak olamamışlardı. Enver’in Makedonya Dağlarına çıkması bir ikazdı, bu ikaz yerinde de olmuştu. Balkan Savaşlarında darmadağın olan ordumuz yine İttihatçı liderlerden Enver’in vizyonuyla toparlanıp, Cihan Savaşında nispi de olsa başarı elde edecekti.

Makedonya’dan  eski ve yeni bir görüntü

Yine Makedonya’dan soydaşımız bir hocamızla konuşurken ailesinden şehitlerin olduğunu gözleri dolarak anlattı. Ailesi Yücelciler Hareketine mensuplarmış, mekânları cennet olsun. Makedonya Türklüğünü anlamak için Yücelciler Teşkilatını bilmek gerekir.

                                                                      

(Yücelciler ile ilgili en güzel eserlerden biri Mehmet Ardıcı’nın “Makedonya’da Müslüman Direnişi Yücelciler Harketi” isimli kitabıdır. İlgi duyanlara tavsiye ederim.)
***
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1945 yılında, Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi kendini tek kanun yapıcı olarak kabullenmiştir. Hukuka aykırı siyasi, ideolojik ve tek yanlı kanunlar yapmaya başlamıştır. Bu dönem Sovyet kanunlarının tercüme ve taklit edildiği yıllardır. Bu durum 1948 yılına kadar devam etmiştir. 1945 yılında çıkarılan “her türlü milli, dini ve ırk ayrımının yasaklanmasına dair kanun” ile “millete ve devlete karşı işlenen suçlar hakkında kanun”, 1951 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. Bu kanuna dayanarak Türk toplumuna her türlü baskı ve zulüm uygulanmıştır. Yugoslav Krallığı Anayasasının yürürlükten kaldırıldığı bu dönemde ihtiyaca göre kanun yapılmış ve bir millet öteki olarak kabul edilmiştir.
Bir ihbara dayanılarak tutuklamalar, soruşturmalar, davalar, cezalar ve infazlar yapılmıştır.
***
Yücelciler Hareketi 1941 yılında Üsküp’te kurulmuştur. Şuayip İshak Aziz Efendi’nin önderliğinde kurulan bu teşkilata toplum önderleri dâhil edilmiştir.
Yücelciler Hareketi kısa süre sonra Türklerin karar merci haline gelmiştir. Türk kurumlarının tamamı Yücelciler Hareketi’nin kontrolünde, gizli bir yapılanma olmakla birlikte herkes hareketi duymaya başlamıştır.

Yücelciler Hareketi, İkinci Dünya Savaşı sırasında baskıcı Tito yönetimine karşı kurulan Türklerin mevcudiyeti, kimlikleri ve inançları için mücadele eden bir “Türk Mukavemet Teşkilatı”dır. Hareketin kurulduğu yılların İkinci Dünya Savaşı süreci olduğu unutulmamalıdır. Herkesin güvenlik kaygısına düştüğü bir dönemdir. iki grup Makedonya’da söz sahibi olmaya çalışmaktadır. Stalin’in desteklediği “Titocular” ve İngilizlerin desteklediği “Mihaylovistler”. Türkler için ikisinin de çıktığı sonuç aynıydı: Türkleri ve Müslümanları Balkanlardan silmek.
(1943’te Yücelciler Hareketi Türkiye’nin Üsküp Konsolosu Emin Vefa Gerçek ile de temasa geçmiştir. 1945’te Yücelciler Hareketi kendisi de bir Selanikli olan Türkiye’nin Belgrat Büyükelçisi Kamil Koperler ile de temas kurmuştur.)

19 Eylül 1947 yılında Yücelciler Hareketi üyelerine yönelik ilk tutuklamalar başlamıştır. Kısa sürede cadı avına dönüştürülen süreç sonucunda 17 kişi hakkında dava açılmış, bu kişilerden 4’ü idam, 13’ü çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. 27 Şubat 1948 tarihinde bu infazlar gerçekleştirilmiştir.
İkinci tutuklamalar Mayıs 1948’de başlamış ve kısa süren muhakemeler sonucunda 30 kişi hüküm giymiştir. Üçüncü tutuklama sürecinde de 20 kişi hüküm giymiştir.

Yücelciler Hareketi’nin suçu neydi? Mahkemenin iddia makamına göre; “Bir dış temsilcinin yönlendirmesi ile terörist-istihbarat örgütü kurmak, Makedonya’da yaşayan Türkleri, Makedonya Halk Devletine karşı organize ederek devleti yıkmaya teşebbüs etmek; Makedonya’da yaşayan Türklerin istikbalinin olmadığı, mal mülklerinin ellerinden alınacağı, okullarının kapanacağı, sürgünler yapılacağı, din ve vicdan özgürlüklerinin ortadan kaldırılacağı yönünde propaganda yaptıkları” ile suçlanmışlardı.

HDP’li vekille fotoğrafları çıkan MHP’li avukat tutuklandı HDP’li vekille fotoğrafları çıkan MHP’li avukat tutuklandı

Bugün birçok bilinmeyeni olan Yücelciler Hareketi’nin şehitlerinin yeri dahi bilinmemektedir.
İdamla cezalandırılanlardan birisi olan Nazmi Ömer’in son sözleri: “Ağlamayın sizi Türkiyeli kardeşlerimize emanet ediyorum, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti” olmuştur.
Diğer şehitlerin de sözü aynıdır: “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti”

1953 yılında izin verilen “Göç” ile birlikte Türkiye’ye 14 yıl içinde 200 bine yakın Türk göçmüş, 1953 yılında Makedonya’nın toplam nüfusunun 1.300.000’dir.
Mutlaka o zor şartlara dayanmak mümkün değildir. Ancak bu Türk varlığı hala devam etmiş olsa Makedonya tam bir Türk yurdu olarak kalacaktı. Günümüzde de Makedonya, Müslüman ve Türklerin nüfusunun çok çıkmasından endişe ettiği için son 10 yıldır nüfus sayımı yapamamaktadır. Bu yıl Nisan ayında yapılması planlanan nüfus sayımı salgın dolayısıyla Eylül-Ekim aylarına ertelenmiştir. Umarım sağlıklı bir sayım yapılır ve ülkedeki Türk nüfusu sayısı ortaya çıkar. Tahminler tüm ülke nüfusunun yüzde 20’sinin Türk olduğu yönündedir. Tabi öte yandan Torbeşlere Türk olmadıkları, zorla Müslümanlaşmış Makedon halkı olduğu propagandaları bakalım ne kadar etkili olacaktır.

Torbeşler

Bazı Sırp ve Makedon tarihçiler, Torbeşlerin aslında Slav olduklarını Osmanlı döneminde kılıç zoruyla Müslüman edildiklerini iddia etmektedirler. Oysa; Osmanlı Devleti bölgede yaşayan bu insanları Slavların iddia ettikleri gibi zorla Müslümanlaştırmış olsaydı, bırakın geçmişi günümüzde orada tek bir Slavın kalması mümkün değildi. Bütün Balkanlar Türk ve İslamlaşmış olurdu. Bu topraklar 500 yılı aşkın süre Osmanlı idaresi altında adaletle yönetildi. Eğer bir zorlama söz konusu olsa 500 yılda taşların silüetini değiştirmek mümkün olurdu. Örneğin bakın Amerika’ya soykırım ve dönüştürme, asimilasyonu Amerika kıtasının yerel halklarına sadece birkaç yüzyılda yaptılar.

Torbeşler, Batı Makedonya’da genellikle dağlık bölgelerde yaşıyorlar. En kalabalık yaşadıkları bölge Debre ve Rekalar bölgesidir. Ayrıca Tetovo (Kalkandelen ) , Gostivar, Kiçevo, Struga, Veles (Köprülü ), Prilep, Tikveş, İştip, Delçevo, Koçani ve Üsküp civarında ve ayrıca Arnavutluk ve Kosova’da “Gora” bölgesinde de yaşamaktadırlar. Torbeşler yüzyıllar boyunca kendilerini daima Türk olarak görmüşlerdir. Büyük baskılar altında bile Slavlaşmaya yanaşmayarak, ölüm tehlikesine rağmen gizlice veya kitleler halinde göç ederek Anavatan Türkiye’ye sığınarak bunu kanıtlamışlardır.

Üsküp’te dağın zirvesine Hristiyanlar devasa bir haç yaptırmışlar, buna karşılık Müslüman Arnavutlar da Haç’ın tam karşısında bir tepeye görkemli bir cami yaptırmışlar ancak 70 metre olarak tasarlanan minareye müsaade edilmemiştir.

HAÇ ve CAMİ

Bahsi geçen camiye gidip namaz kılmak nasip oldu. Namazdan sonra sohbet ettiğimiz camiinin görevlisi yaşlı amcaya “Arnavut musun?” diye sorduğumda verdiği cevap Prizren’deki dergâhta yaşadığımdan farklı şekilde “evet Arnavut’um ama Türk’üm” olmuştur.

Bu diyalog da göstermektedir ki; Balkanlarda Türk bir ırkın değil Türkiye’ye sevdanın adıdır.
Yine Bakiler’i analım;
“Balkanlarda büyük, öksüz kubbeler
Minareler, şadırvanlar, kervansaraylar
Bizi söyler, anlatır Mimar Sinan’dan beri
Üsküp’te, Estergon’da, bir atar damar gibi
Davullar, zurnalar ve serhat türküleri”
***
Balkanlar’daki Müslüman topluluklardan Goralılar ve Torbeşler, Balkan coğrafyasının yüksek dağlık kesimlerinde hayat sürüyorlar. Goralılar Kosova’nın kuzeyinde, Torbeşler ise Zupa bölgesinin yüksek dağlarında yaşıyor. Bu iki topluluk renkli kültürlerine yüzyıllardır sahip çıkmışlar.
***

HARABATİ TEKKESİ MEKODONYA

Türklerin Balkanlarda tarih sahnesine çıkması çok eski dönemlere dayanmaktadır. Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye gelen Türk boylarının milattan sonra 300 yıllarından itibaren Balkanlar’a yerleşmeye başladığı bilinmektedir. Bu boylar Oğur, Bulgar, Peçenek, Oğuz ve Kuman Kıpçak gibi Türk boylarıdır. Ancak bölgedeki yerli kavimlerle Türk boyları arasındaki çetin mücadeleler neticesinde ve Hıristiyanlığın etkisiyle bölgeye ilk yerleşen Türk boylarının asimile olduğu da bilinen bir gerçektir.
Balkanlar’a yapılan II. Türk akını ise Osmanlı döneminde Anadolu üzerinden gerçekleşmiştir. 1350’lerden itibaren Rumeli yakınlarına düzenlenmeye başlayan Osmanlı Edirne’yi fethetmiş ve İstanbul’un fethine kadar da burayı başkent olarak kullanmıştır. Osmanlı’nın Edirne’yi Başkent yapması aslında Osmanlı imparatorluk merkezini Anadolu’dan Rumeli’ye kaydırdığının ve bölgeye verdiği önemin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda tarihçiler Osmanlı’nın bir Balkan Devleti olduğu görüşünü savunmuşlardır. 1526 Mohaç Zaferi ile Balkanlarda kesin ve mutlak Türk egemenliği tesis edilmiş ve Anadolu’dan akın akın Müslüman Türkler bölgeye yerleşmeye veya yerleştirilmeye başlamıştır.

Balkanların Osmanlılar tarafından fethedilmesinden önce Balkanlarda ve civarındaki bölgelerde seyahat ederek insanlara İslâm’ı tebliğ eden gazi dervişler vardır. Sarı Saltuk, Gül Baba, Bukağılı Baba, Cafer Baba, Gazi Baba, Haydar Baba gibi. Osmanlı’nın Balkanlar’a asıl fethi ise askeri fetihlerden önce bu alperenler ya da gazi dervişler vesilesiyle gerçekleştirilmiştir. Bu sayede Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşması gerçekleştirilerek Türk Yurdu kılınmıştır. Bu sebeple değerli tarihçi İlber Ortaylı “Balkan harpleri ile birlikte kaybettiğimiz herhangi bir toprak parçası değildir kaybedilen anavatandır.” der.
***

Kosova ve Sultan Murat Hüdavendigar Türbesi Ziyaretleri
1389 yılında Kosova Savaşı’nı kazandıktan sonra, harp meydanını gezerken şehit edilen Sultan I. Murat’ın iç organları Kosova’daki kabrine gömülmüş ve naaşı daha sonra Bursa’ya getirilerek Hüdavendigar Camii’nin yanında bulunan türbeye defnedilmiştir.

Sultan I. Murat’ın Kosova meydan savaşından ve şehit olmasından birkaç saat önce okuduğu ve ‘‘Áb-ı rûy-i Habîb-i Ekrem için / Kerbela’da revan olan kan için’’ mısralarıyla başlayan duasının bugünün Türkçesiyle tam metni:
‘‘Peygamberin yüzünün suyu, Kerbela’da akan kan, ayrılık gecesinde ağlayan göz, aşkının yolunda sürünen yüz, dertlilerin hazin gönlü ve canlara tesir eden yakarışları için! Lütfunu bizimle beraber kıl ve muhafazanı bizden eksik etme Yarabbi! Yarab! İslám ehline yardımcı ol, düşmanın elini bizden uzak tut! Günahımıza değil, candan ve gönülden gelen ahımıza bak! Mücahitlerini telef ve bizi düşman oklarına hedef ettirme. Vücutlarımızı mezardan sakla, İslam’ı tehlikelerden uzak tut. Bunca senedir ettiğimiz duaları ve din uğruna yaptığımız savaşları boşa çıkarma, adımı kahrın ile perişan, yüzümü halkın içinde siyah etme! İslam topraklarını ayaklar altında çiğnetme, utanç içindeki insanların yaşadığı bir yer haline getirme. Yarabbi, bilirim ki İslam ehline lütufların çoktur, bu lütuflarını bu savaşta da göster. Din yolunda şehit olunacaksa beni et de ahirette mutlu bir yere ulaşayım’’

2015 yılında Kosova’ya yapmış olduğum ziyaretlerde Sultan Murat Hüdavendigar Türbesini de ziyaret etmiştim. Sultan I. Murat Hüdavendigar’ın türbesinin bakımı tam 400 yıldır Özbekistanlı ‘Türbedar’ ailesi tarafından yapılıyor. O ziyaretimizde tanıştığımız ve Bursalı olduğumu söylediğimde, Sultanın Bursa’daki kabrine selam söyleyen Saniye Hanım teyzeyi ziyaret ettim. 3 yıl önceki ziyaretimde emanet ettiği selamı Türkiye’ye varır varmaz ilettiğimi söyledim. Saniye Hanım Teyze, her halinden belli ki bu işi bir ibadet şuuruyla yapıyor, bize ve Türkiye Devletine çok dualar etti. Allah kendisinden ve ailesinden razı olsun.

Kosova Meydan Muharebesinin yapıldığı ovaya gelince Yavuz Bülent Bakiler’in şu mısralarını anmadan edemedim;
“Hep kendime susadım tuğralı çeşmelerde
Kosova meydanını dolaştım adım adım.
Murat Hüdavendigar’ın yattığı yerde
Öptüm toprağı, doymadım.”
***
Prizren’de, şehrin sembolü haline gelen Sinan Paşa Camii, Sinan Paşa’nın Bosna valiliği sırasında şehir merkezinde, yol seviyesine göre yüksekçe bir araziye 1657 yılında yaptırılmıştır. 19. yüzyıl eseri olan barok süslemeleri ve başka hiçbir camide görmediğimiz manzara resimleriyle tanınan, tek kubbeli zarif bir camidir.
Sinan Paşa Camii baktığımızda; şehrin ortasından geçen nehir üzerindeki Koca Sinan Paşa’nın babası Ali Bey’in 1533 yılında yaptırdığı üç kemer gözlü köprüyü, camiinin arkasına düşen tarihî Ortodoks kilisesini, sağ taraftaki Katolik kilisesini ve şehrin yaslandığı dağın tepesindeki kartal yuvasını andıran kaleyi aynı kare içinde görebiliyoruz.
Camide iki ayrı vakit namazı kılmak nasip oldu.
Sinan Paşa Camii’nin şehir merkezindeki konumu, inşa ediliş şekli, kullanılan malzeme ve zengin iç süslemeleriyle şehrin en karakteristik eserleri arasında listenin başını çekiyor. TİKA da camiyi muhteşem ve aslına uygun şekilde restore ettirmiş.
Kosova’da eski dostlarım Orhan Lopar ve Ergin Kala ile buluştuk. Camiiden çıktıktan sonra müthiş bir yağmura yakalandık. Hasan Hoca her zamanki nüktedan yönüyle yağan yağmuru anavatandan Türkler geldi diye “şehrin sevinç gözyaşları” olarak yorumladı.

Kosova’nın Prizren şehrinde iki farklı tekkeyi ziyaret ettik. Biri Türklerin yoğunlukta olduğu Melami Tekkesi, diğeri ise Arnavut yoğunluğunun olduğu Halveti Tekkesi.
İlk tekkede soydaşlarımızın çay ve çeşitli ikramlarıyla kasidelerini dinledik, güzel sohbetler ettik. Tekke temizdi ancak eski dökülen bir binaydı. İkinci tekke Osmanlı’dan kalma tarihi bir bina restore edilmiş muazzam bir eser ortaya çıkmış, kapılarını çaldık zoraki misafir ettiler. Bilgi alalım dedik, istemeyerek buyur ettiler. Irkçılık yapmıyorum, maalesef manzara buydu. İstenmediğimiz her hallerinden belli olan tekkeden selam edip ayrıldık. Maalesef Müslüman Arnavut kardeşlerimiz Makedonya’dakiler gibi değiller, etnik fitneden etkilendikleri aşikâr.
Mezun Takip Sistemi
Soydaşlarımızın en çok sitem ettiği hususlardan birisi de Türkiye’de okuyup, memleketlerine dönen soydaşlarımızı Türkiye’nin bir daha arayıp sormaması. “Türkiye bizi okuttu, Türkiye’ye vefa borcumuz var, ancak bizi araya soran olmuyor” serzenişi ne yazık ki neredeyse her soydaşımızın dilinde var.
Hatta örnek olarak Kanada’yı veriyorlar. Kanada Devleti belki de Balkanlara en ilgisiz devletlerden biri olmasına rağmen her yıl Kanada’da okuyup ülkelerine dönen öğrencilerle ilgili Makedonya’da bir toplantı tertip ediyormuş.
Türkiye’de okuyup Balkanların çeşitli yerlerinde önemli vazifeler üstlenen Türkiye mezunları için geçtiğimiz yıla kadar maalesef herhangi bir çalışma yapılmıyordu. Geçtiğimiz yıl bir organizasyon yapıldı. Bu organizasyon, MHP Genel 

Biz hala nöbetteyiz
Gostivar’da bir köye soydaşlarımızın düğününe katıldık. Soydaşlarımızın birlik ve beraberliğinden kıvanç duysak da tamamı Türk olan bir düğünde sürekli Arnavutça şarkılar çalıyor olmasını garipsedik. Türkçe de çalınıyor dendi ancak sanırım ki biz ayrıldıktan sonra çalındı. Türk kültürünün başka kültürlerin hegemonyasına girmesine açıkçası üzüldük. Anladık ki Arnavut şarkıları, türküleri daha popüler. Bu anlamda Türkiye’den meşhur sanatçılar zaman zaman buralarda konserler tertip etmelidir. Bu devlet politikası olarak uygulanmalıdır.
Gostivar’da sohbet ettiğimiz bir profesör şunları söyledi;
“Bizi, bizim ceddimizi buralara Osmanlı gönderdi. 6 asırdır burada nöbetteyiz, daha sonra anavatana Türkiye’ye hicret edenler oldu. Ancak yine Türk Devleti burada kalmamız gerektiğini söyledi. Biz yine kaldık, buraları bekliyoruz. Hala nöbetteyiz. Sizden anavatandan tek isteğimiz bizi buralarda mahzun bırakmayın, gelin gidin, halimizi hatırımızı sorun yeter.”
Haklıydı, nezaketinden söylemiyordu ancak bu bizi buralarda mahzun bırakıyorsunuz demekti. Türkiye’ye sitem etmeyi ya da gönül koymayı zül addediyorlardı. Türkiye anavatandı, onları unutmazdı.
Üsküp havaalanından ayrılırken tıpkı şehre girdiğimiz gibi Yahya Kemal’i hatırlamadan olmaz diyerek şu dizeleri mırıldandım;

“Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!”