Macaristan Kurultay'ın İhaneti: Turan Ruhu mu, Andras Biro'nun Egolar Sahnesi mi?
Büyük Hun–Türk Kurultayı, Türk dünyasının buluşma noktası olmaktan çıkıp bir kişinin ego ve menfaatlerine mi kurban edildi? Organizasyondan dışlanan Ahmet Aytaç'ın yaşadıkları, Kurultay'ın karanlık yüzünü gözler önüne seriyor.

Başlangıçta "Türk dünyasının buluşma noktası" diye sunulan Büyük Hun–Türk Kurultayı, bugün ne yazık ki bir kişinin egosu, menfaatleri ve iki yüzlülüğü altında ezilmiş durumdadır. Macaristan'ın Bugaç kasabasında her Ağustos yeniden sahnelenen bu etkinlik, artık bir "birlik şöleni" değil; dışlamaların, engellemelerin, iftiranın ve küçük hesapların gölgesinde geçen bir tiyatroya dönüşmüştür.
Gönüllülükten gaspa: Kurultay'ın çalınan ruhu
Kurultay ilk başladığında samimi, dürüst, gönüllü insanların emeğiyle yürüyordu. Türkiye'den ve Türk cumhuriyetlerinden gelen sivil toplum örgütleri, bireyler, ilim adamları; hiçbir karşılık beklemeden bu davaya omuz verdi. İlk Macar devletinin 50.000 euroluk katkısı, Türk cumhuriyetleri ve Türkiye'den gelen bağışlarla birleştiğinde, ortaya çıkan tablo "Turan idealinin" somutlaşmış hâli gibi görünüyordu.
Fakat zamanla bu ideal, bir kişinin "ben merkezci" dünyasında kayboldu. Andraş Biro, kısa sürede kendini beğenmiş, sürekli ön planda olmak isteyen, başkalarının gölgesinde kalmasına tahammül edemeyen bir profil çizdi. Kurultay, onun için artık bir "hizmet projesi" değil; kişisel şöhretinin, cinsel arzularının ve maddi menfaatlerinin peşinde koştuğu bir sahneye dönüştü.
Kadın ve para peşinde bir organizasyon şefi
Kurultay'a Almanya'dan, Azerbaycan'dan, Özbekistan'dan, Kazakistan'dan gelen genç kızlara yönelik tavırlar, Andraş'ın niyetini çok net ortaya koydu. Etkinlik biter bitmez, bu kızlarla birlikte olmak için Siófok'ta, Balaton Gölü kıyısındaki otellerde "eğlence" programları düzenlemesi, Kurultay'ın ruhuna yapılmış en büyük ihanetlerden biridir.
Burada soru basittir: Türk dünyasının onurlu evlatlarını, "Turan davası" adı altında toplayıp, ardından onları kişisel zevklerinin nesnesi hâline getirmek hangi vicdana, hangi ahlaka sığar? Kurultay'ın organizasyonunun başındaki isim, etkinliği bir "kadın avı" sahasına çevirirken, Türk gönüllülerin emeğini, zamanını ve inancını nasıl sömürdüğünü de göstermiş oldu.
Bilal Erdoğan, Atatürk bayrağı ve siyasi dışlama
Kurultay'ın siyasi çehresi de en az ahlaki çöküşü kadar tartışmalıdır. Bilal Erdoğan'ın katılımıyla birlikte, Ahmet Aytaç'ın otağında bulunan Atatürk bayrağının kaldırılmak istenmesi, bu işin nereye evrildiğinin en somut kanıtıdır. Aytaç'ın direnciyle bayrak yerinde kalsa da, bu girişim, Kurultay'ın artık "siyasi tercihler" üzerinden şekillendiğini açıkça ortaya koymuştur.
Ankara Belediyesi'nin davetli olarak gelmesi, bir otobüs dolusu insanın "rezil edilmesi" için her türlü engelle karşılaşması; buna karşılık Cumhur İttifakı'na yakın belediyelere otağ yerleri verilmesi, her türlü imkânın sunulması, Kurultay'ın ne kadar "partizan" bir hâle geldiğinin belgesidir. Atatürk'ün kurduğu CHP'nin bu tabloda dışlanması, Kurultay'ın "Türk milliyetçiliği" maskesi altında nasıl dar bir siyasi çizgiye hapsedildiğini göstermektedir.
İspanya'dan akademisyenlere: "Siz istenmiyorsunuz"
İspanya'daki Los Turkos derneğinin davet edilmesi teklifinin, "Onlar Osmanlı kıyafeti giyiyorlar" gerekçesiyle reddedilmesi, Kurultay'ın ne kadar "kostüm milliyetçiliği" yaptığının kanıtıdır. Gerçek Türk kültürü, tarih bilinci ve diaspora çalışmaları yerine, "kıyafete bakarak" insanları dışlayan bir zihniyet, Turan idealine değil; kendi dar dünyasına hizmet etmektedir.
Bugaç'a bir Atatürk anıtı dikilmesi teklifinin geri çevrilmesi, Akdeniz Üniversitesi'nden bir otobüs dolusu profesör ve doçentin sunum ve sergi yapmasının engellenmesi, Ahmet Açıkgöz'ün davet ettiği kişilerin vize süreçlerinde elçilik devreye sokularak engellenmesi; Antalya ve Ankara'dan 60 kişinin vizesinin verilmemesi... Tüm bu olaylar, Kurultay'ın artık "seçilmişlerin" değil, "Andraş'ın seçtiklerinin" buluşma alanı olduğunu göstermektedir.
Romanya'daki Tatar Kurultayı'na bile göz dikmek
Andraş'ın egosu o kadar büyümüştür ki, Romanya'da düzenlenen Tatar Kurultayı'nın isminin kaldırılmasını istemiş; "Kurultay ismi bana aittir, başkası kullanamaz" diyerek, Türk dünyasının ortak mirasına tek başına sahip çıkmaya kalkmıştır. Bu, sadece bir isim tartışması değil; Türk tarihinin, kültürünün ve hafızasının bir kişiye endekslenmesi girişimidir.
Türklerden gelen taleplere "mail atın" denmesi, ardından hiçbir maile cevap verilmemesi; bu işin "diyalog"la değil, "keyfiyet"le yürütüldüğünün en açık kanıtıdır.
Ahmet Aytaç'a yapılanlar: İki yüzlülüğün zirvesi
Ahmet Aytaç, yaşanan bütün olumsuzlukları üst üste görünce, "iki yıl ayrılmak" istediğini belirtti. Andraş, Bugaç'a gelip iki saat konuştuktan sonra, Aytaç'a "otağ kalmadı, sana ev ayarladım" diyerek, sözde onu avuttu. İkinci gelişte, Kurultay'dan iki üç ay önce, "bir değil iki yurt verelim, sergi yapacaksan" diye aradılar. Aytaç, dostları da geleceği için mecburen gitti.
Fakat sahne arkasında başka bir oyun oynanıyordu. Andraş yüzüne "tamam abi, problem yok" derken, yöneticileri Aytaç ve ekibine adeta savaş açtı. Otağı boşaltın, atın bunları dışarı, azarlamalar, hakaretler... Üç yıldır yürüyüş programına tarihi kıyafetiyle katılan Aytaç'ın çocuğu bile kovuldu; çocuk ambulansa zor yetiştirildi, ilaçlar ve serumlarla dört saatte ancak kendine gelebildi.
Bu nedir? Andraş'ın Aytaç'ın yüzüne gülüp, arkasından yöneticilerine saldırı emri vermesi, onun iki yüzlülüğünün en somut örneğidir. Kurultay, Andraş için artık "para ve kadın"dan ibarettir; Türk gönüllüler ise bu sahnede sadece "figüran"dır.
İftira kampanyası: "Alkolik", "taşkın", "ülkücü düşmanı"
Ahmet Aytaç ve arkadaşları, bu yanlışlara tavır alıp ayrıldıklarını açıklayınca, Andraş ve ekibi iftira kampanyasına başladı. "Aytaç alkolikmiş, alkol alıp herkesi rahatsız etmiş" iddiası, bu işin ne kadar "karanlık" olduğunu göstermektedir. Bir kişi, Aytaç'ın alkol aldığını ve orada taşkınlık yaptığını gösteremez; çünkü böyle bir şey yoktur. Aytaç, hayatında alkol almamış bir insandır; özel davetlerde aldıysa, bu onun özelidir ve kimseyi ilgilendirmez.
Üstelik Kurultay'a gelenlerin yüzde sekseninin ülkücü kökenli olduğu bir ortamda, "ülkücüleri kötülüyorlar" iddiası, bu işin ne kadar "kitleleri manipüle etme" projesi olduğunu ortaya koymaktadır.
Son söz: Kurultay kime ait?
Kurultay, Türk dünyasının ortak mirasıdır; bir kişinin egosuna, cinsel arzularına, siyasi tercihlerine feda edilemez. Andraş Biro ve ekibi, bu etkinliği bir "hizmet projesi" olmaktan çıkarıp, kişisel bir "şöhret ve menfaat sahnesi"ne dönüştürmüştür.
Ahmet Aytaç ve arkadaşlarının yaşadıkları, bu işin artık "Turan davası" değil, "Andraş'ın davası" hâline geldiğinin en somut kanıtıdır. Türk gönüllüler, bu tabloda ya susup "figüran" olacaklar ya da bu haksızlığa karşı seslerini yükseltecekler.
Kurultay'ın gerçek sahipleri, başlangıçtaki o samimi, dürüst, gönüllü ruhu hatırlayanlardır. Andraş'ın egolar sahnesi değil.
Kurultay kimin talimatıyla yönetiliyor?
Kurultay yönetimi hakkında artık cevaplanması gereken ağır sorular vardır: Andraş Biro, gerçekten bağımsız bir kültür organizatörü olarak mı hareket etmektedir; yoksa Türkiye'deki belirli siyasi ve dinî çevrelerin, özellikle AKP'ye yakın yapılar ile Süleymancı çevrelerin yönlendirmesi doğrultusunda mı davranmaktadır?
Bu sorunun ortaya çıkmasının nedeni, yalnızca siyasi yakınlık izlenimi değildir. Kurultay'ın başlangıçtaki çoğulcu, sivil ve Türk dünyasının farklı renklerini bir araya getiren yapısının zamanla dar bir ideolojik çerçeveye sıkıştırıldığı yönündeki anlatılar ciddi kaygı yaratmaktadır. Eğer belli çevrelerden mali destek, siyasi telkin ya da organizasyon üzerinde etkili olacak başka imkânlar sağlanıyorsa, bunların kamuoyuna açık, belgeli ve şeffaf biçimde açıklanması gerekir.
Türk dünyası adına kurulduğu söylenen bir organizasyon, kapalı kapılar arkasında şekillenen siyasî ve dinî ilişkilerin aracı olamaz. Kurultay; bir cemaatin, bir partinin ya da belirli bir çevrenin nüfuz alanı değildir ve olmamalıdır.
Resmî Katılım Gerçekten Var mı?
Kurultay'a yönelik resmî katılımın her geçen yıl azaldığı görülmektedir. Geçen yıl ne Macaristan'dan ne de Türkiye'den resmî düzeyde bir katılımın olmadığı iddia edilmektedir. Buna rağmen bakanların isimlerinin anılması ve geçmiş yıllara ait fotoğrafların yeni etkinliğe aitmiş gibi dolaşıma sokulması, kamuoyunu yanıltmaya yönelik bir algı çalışması izlenimi yaratmaktadır.
Eğer söz konusu isimler o yıl Kurultay'da bulunmadıysa, eski fotoğrafları ve geçmiş katılımları güncel destekmiş gibi sunmak açıkça açıklanması gereken bir tutumdur. Türk dünyası adına düzenlendiği söylenen bir etkinliğin itibarı, eski görüntülerle oluşturulan bir vitrine değil; güncel, açık ve doğrulanabilir katılıma dayanmalıdır.
Türk otağının mescide dönüştürülmesi
Ahmet Aytaç ve arkadaşlarına ayrıldığı ifade edilen, Türkleri temsil eden otağın geçen yıl Süleymancı çevrelere mescit olarak tahsis edilmesi ise yalnızca idari bir tasarruf olarak görülemez. Bu tercih, Kurultay'ın temsil dengelerine vurulmuş simgesel bir darbe olarak değerlendirilmelidir.
İnanç özgürlüğü elbette tartışılmazdır; isteyen herkesin ibadet edebilmesi saygı görmelidir. Ancak ibadet ihtiyacını karşılamakla, bir topluluğun kültürel ve tarihî temsil alanını başka bir gruba tahsis etmek aynı şey değildir. Türk dünyasının kültürel temsili için ayrılmış bir otağın dinî bir yapıya devredilmesi, inanç ile kültürel-sivil temsili birbirine karıştıran yanlış bir anlayışın sonucudur.
Mesele mescit açılması değildir. Mesele, neden bu ihtiyaç için başka, uygun ve bağımsız bir alan oluşturulmadığı; neden Türkleri temsil ettiği söylenen bir otağın el değiştirdiğidir. Bu kararın gerekçesi kamuoyuna açıklanmalıdır.
Ayrımcılık iddiaları ve radikal çevreler
Daha da vahim olan, bazı çevrelerin Musevilere yönelik dışlayıcı veya düşmanlaştırıcı söylemler üretirken, radikal dinî çizgide görülen gruplara Kurultay içinde alan açıldığı yönündeki iddialardır. Bir kültür buluşması, hiçbir inanca, etnik kimliğe veya topluluğa karşı nefretin ve önyargının sahnesi olamaz.
Türk dünyası fikri; Yahudi düşmanlığına, mezhepçiliğe, dinî baskıya ya da farklı inanç sahiplerini hedef göstermeye dayandırılamaz. Böyle bir tutum, Türk kültürünün tarihî çoğulculuğuna da, insanlık onuruna da aykırıdır. Tarihte farklı din ve topluluklarla birlikte yaşamış Türk milletinin adını, nefret diliyle yan yana getirmek kabul edilemez.
Kurultay yönetimi şu sorulara açıkça cevap vermelidir:
- · Belirli cemaatler veya siyasi çevrelerle mali ve organizasyonel ilişkiler var mıdır?
- · Türkleri temsil eden otağın mescit olarak tahsis edilmesinin gerekçesi nedir?
- · Farklı inançlara yönelik ayrımcı ya da düşmanlaştırıcı ifadeler karşısında neden açık bir tavır alınmamaktadır?
- · Radikal dinî çevrelere alan açıldığı iddiaları doğru mudur; doğruysa bunun Türk dünyası kültür buluşmasıyla ilgisi nedir?
- · Kurultay, bütün Türk dünyasının mı, yoksa belirli siyasî ve dinî grupların mı etkinliği hâline getirilmektedir?
Kurultay, Türk dünyasının ortak kültürel hafızasına dayanacaksa; şeffaf, laik, çoğulcu ve herkes için güvenli bir alan olmak zorundadır. Aksi hâlde "birlik" söylemi, siyasi nüfuzun, dinî kadrolaşmanın ve ayrımcılığın üzerini örten bir vitrine dönüşür.
Bakmadan Geçme
Türk Dünyası Gençlik Buluşması Kocaeli'de yapılacak
Türk dünyası bilim ödülleri için Almatı’da buluştu
Müsavat Dervişoğlu: Türkiye–Azerbaycan kardeşliğini kimse bozamaz
11. Türk Dünyası Belgesel Film Festivali Keçiören'de Başlıyor
Özbekistan'da Türk Dünyası Diyalogları paneli gerçekleştirildi
Ganire Paşayeva, Iğdır’da vefatının üçüncü yılında anıldı
Yorumlar
- Alp Demir
İçinde AKP ve MHP'nin bulunduğu hiç bir kurultay Türk kurultayı olmayacak. Bu iktidar gitmeden de ne Türklük adına ne de Turan adına hiç bir işten hayır gelmeyecek. Bu pisliğe bulaşmama konusunda en kararlı tutumu sergileyen Kazakistan bu işi yapar. Türkiye mevcut haliyle bu işi yapamaz, yapmaya kalkanlara da işte böyle provokasyon yaparlar. Aslında yapmak istedikleri Turan konusunu kirletmek, pisletmek, milletin gözünden düşürmektir. Bunu bilerek yapıyorlar. Turan işinden Türkiye'yi çıkarmak zorundayız. Türkiye Turan konusunda yok hükmündedir. Tek tek kişiler olabilir ancak devlet ve hükümet olarak, ya da şu veya bu kurum olarak Türkiye'yi ve İslamı/dini, Turan dışında tutmak zorunluluğu vardır.
- Nuri Topkan
Zaten din tüccarlarının bulaştığı bir işten hayır mı gelir? Türkleri Türklerin verdiği vergi ile 88 yıldır iğdiş ediyorlar da Türkler yattıkları derin uykudan bir türlü uyanmıyor, uyandırılmıyor.
