Savaş Erman Sordu, Eluca Atalı Yanıtladı: "Ben Vatandan Ayrıldım Ama Vatan Benden Ayrılmadı!"
Azerbaycan edebiyatının güçlü kalemi Eluca Atalı, Savaş Erman'ın sorularını yanıtladı. Yurt sevgisi, Türk kimliği ve yeni kitapları konuşuldu.

Azerbaycan edebiyatının güçlü kalemlerinden Eluca Atalı, eserlerinde Türk kimliğini, millî hafızayı, yurt sevgisini ve insanın kendi özüyle mücadelesini anlatıyor. Tarihin unutturulmak istenen gerçeklerini edebiyatın gücüyle gün yüzüne çıkaran Atalı, kalemini yalnızca sanat için değil, milletinin hafızasına ve geleceğine karşı bir sorumluluk olarak görüyor.
Türkiye'de yayımlanacak “Yurt Taşı” ve “Kendini Getir” adlı eserleriyle okuyucularla buluşmaya hazırlanan yazarla; Türk dünyasının kültürel birliğini, Güney Azerbaycan'ın kimlik mücadelesini, tarihî hafızayı ve insanın kendini keşfetme yolculuğunu konuştuk.
“Ben vatandan ayrıldım ama vatan benden ayrılmadı!” diyen Eluca Atalı ile edebiyattan tarihe, Türklük bilincinden insanın manevi dünyasına uzanan çarpıcı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Savaş Erman

Eluca Atalı Kimdir? Edebiyata Uzanan Yolculuk
Savaş Erman: Türkiye'de sizi ilk kez tanıyacak okuyucularımız için soruyorum: Eluca Atalı kimdir? Hayatınızın hangi dönüm noktaları sizi yazarlığa yöneltti?
Eluca Atalı: Ben Kuzey Azerbaycan'ın Neftçala ilçesine bağlı Holgaragaşlı köyünde, aydın bir ailede dünyaya geldim. İlk eğitimimi köyümde aldım. Daha sonra Bakü Devlet Üniversitesi Kütüphanecilik ve Bibliyografya Fakültesinden mezun oldum. Akademik çalışmalarımı aynı üniversitede sürdürdüm ve 14 yıl Azerbaycan Üniversitesinde çalıştım.
Eluca adını bana Mutlak'a İnanç düşüncesinin kurucusu Asif Ata verdi. Bu isim, “halkını yücelten, halkını kendi özüne ulaştıran” anlamına geliyor. Atalı adını ise Ata'nın düşüncelerinin takipçisi olduğum için soyadı olarak taşıyorum.
Öncelikle belirtmeliyim ki ben, Asif Ata'nın kurduğu Ocağın bir evladıyım. İnancım ve düşüncelerim benim hayat tarzımdır.
Yazarlığa 12 yaşında şiirle başladım. On yıl boyunca şiir yazdım. Ardından hiç beklemediğim bir anda, “En Tatlı Şey” adlı hayvan hikâyesiyle düzyazıya geçtim.
Ancak 25 yaşına geldiğimde düşüncelerimin beni yönlendirdiğini hissetmeye başladım. Yazmadığım zaman psikolojik olarak huzursuz oluyordum. Artık yazmadan yaşayamayacağımı anladığımda gerçek anlamda yazarlığa başladım.
Hayatımda yaşadığım özel bir sarsıntı ya da büyük bir olay beni yazarlığa yöneltmedi. Bunun doğuştan gelen bir yetenek olduğunu düşünüyorum.
Babam fizik öğretmeni olmasına rağmen şiir de yazardı. İlk şiirimi yazdığımda bir şaheser ortaya koyduğumu düşünüyordum. Şiirimi babama verdim. Okuduktan sonra, “Şiir değil ama bir şeye benziyor.” dedi.
Neye benzediğini açıklamadı. Ben de bugün hâlâ ilk yazdığım o dizelerin ne olduğunu anlayabilmiş değilim.

Yurt, Özgürlük ve İnsan Onuru
Savaş Erman: Eserlerinizde yurt, özgürlük ve insan onuru sık sık karşımıza çıkıyor. Bu konular sizin için hangi yaşanmışlıkların etkisini taşıyor?
Eluca Atalı: Öncelikle yurt ve insan kavramlarını derinlemesine incelemeye karar verdiğimde düşüncelerimi “Tekrarlanan Tarihimize Bir Bakış” başlığı altında sistemleştirme ihtiyacı duydum.
Vardığım ilk sonuç şuydu: Tarihte aynı hataları tekrar etmemiz, bir millet olarak affedilemez bir eksikliktir.
Bu düşünceden hareketle “Hocalı'da Tigranizm”, “Nal Şeklinde Kuşatma”, “Ninemin Dronu”, “Savaşta Kazanan Yoktur” ve “Açılmayan Kurşun” gibi eserleri kaleme aldım.
Tarih, aynı oyunu iki kez sahneye koyar. Birincisinde komedi, ikincisinde trajedi olarak. Ancak bizim tarihimizde sahnelenen oyunların neredeyse tamamı trajedidir.
Bir millet olarak ne kadar çok soykırım yaşadık! Buna rağmen hâlâ bu soykırımlara yol açan nedenlerin felsefi özünü ortaya koyabilmiş değiliz.
Ben soruyu şöyle soruyorum: Soykırımlar yaşanmayabilir miydi?
Elbette yaşanmayabilirdi.
Hacı Zeynelabidin gibi milyonerlerimiz Kerbela'ya çok yüksek bedellerle avizeler satın almak yerine, Almanya'da bir restoranı yüz yıllığına kapattırmak için harcadıkları parayla silah alıp halka dağıtsalardı, Azerbaycan'da soykırım yaşanmazdı.
Ermeni ruhani güçten değil, fiziksel güçten korkar.
29 Mart-1 Nisan 1918 tarihleri arasında, yalnızca üç gün içinde Bakü'de 12 binden fazla insan Ermeni Taşnakları tarafından katledildi.
36. Türkistan Silahlı Taburu Bakü'ye girer girmez Taşnaklar silahlarını bırakarak, “Soykırımı gerçekleştiren Taşnaklardı, şehri kırıp geçirdikten sonra terk ettiler.” dediler.
İşte güç budur!
Bu güce sahip olduğunuzda kazanırsınız. Ordunuz varsa yurdunuz vardır.
Yurt iki şekilde korunur. Birincisi ordu, yani fiziksel güçtür. İkincisi ise manevi güçtür. Bu da aydınların ve yazarların görevidir.
Özgürlük ve insanlık meselesi benim için birbirinden ayrı değildir.
Özgür olmak, olgunlaşmayı gerektirir. Olgunlaşmamış insan özgür olamaz. Kendi hatalarının, eksikliklerinin ve günahlarının esiri olur.
Bu nedenle insan, kendi içindeki ikinci benliğiyle, yani küçük benliğiyle sürekli mücadele etmelidir.
Mücadelelerin en zoru da budur.

“Ben Vatandan Ayrıldım Ama Vatan Benden Ayrılmadı!”
Savaş Erman: Azerbaycan'dan uzakta yaşamak kaleminizi nasıl etkiledi? Uzaklık, insanın yurdunu anlamasını kolaylaştırıyor mu, yoksa bazı bağları zayıflatıyor mu?
Eluca Atalı: Yurt dışında yaşamak yazarlığımı olumlu yönde etkiledi.
Ben Doğulu bir insanım. Ancak Avrupa'yı ve Batı dünyasını, onların içinde yaşayarak ve yakından tanıyarak öğrendim.
Gurbette yaşarken sanki iki ayrı dünya karşı karşıya geldi. Hatta bazı zamanlarda bu dünyalar birbiriyle çatıştı.
Çünkü dilleri, kültürleri ve zihniyetleri birbirinden farklıydı.
Bu iki dünyanın karşılaşması zihnimde yeni ifadelerin ve yeni düşüncelerin doğmasını sağladı.
Batı'yı tanıdıkça Azerbaycan'ı daha çok sevdim. Çünkü Azerbaycan'ın özü Türklüktür.
Türk'ün özü sözü bir oluşunu, kararlılığını ve sadakatini her yerde aradım.
Ayrıca Azerbaycan'ın sahip olduğu çok renkli kültür dünyasını, özellikle de manevi zenginliğini başka hiçbir yerde göremedim.
Zerdüşt'ten saza kadar uzanan ve dünyaya kazandırdığı manevi değerlerle şekillenen bu zenginlik beni vatanıma daha da bağladı.
Ben vatandan ayrıldım ama vatan benden ayrılmadı!

Asif Ata'nın Düşünce Dünyası
Savaş Erman: Asif Ata'nın düşünceleriyle kurduğunuz bağ, insanı ve dünyayı değerlendirme biçiminizde neleri değiştirdi? Bu etki eserlerinize nasıl yansıyor?
Eluca Atalı: Asif Ata'nın Mutlak'a İnanç düşüncesi bana yeni bir dünya görüşü kazandırdı. Aynı zamanda bu düşünce benim için bir ölçüdür.
Dünyaya, hayata ve insana insanca yaklaşmak; onların özüne inanmak ve bugün olduklarından daha fazlası olabileceklerine güvenmek...
Bunlar Asif Ata'nın düşünce sisteminin temelidir ve bana göre her yönüyle yenidir.
Eserlerimi de bu bakış açısıyla yazıyorum.
“Anka Kuşu” adlı eserimi okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
En küçük varlığın içinde bile büyük imkânlar saklıdır. İnsan bu imkânları keşfederek kendi tükenmez anlamına ulaşabilir.
Bu düşünceyi Asif Ata felsefesinde buluyorum.
“İran Hizbullah Zindanında” başlığı altında, “Devrim mi, Yeniden Doğuş mu?” sorusundan hareketle dört roman yazarken de insanı merkeze aldım.

Edebiyatta Biçim ve Düşünce
Savaş Erman: Roman, hikâye, tiyatro oyunu ve felsefi-edebî minyatür gibi farklı türlerde eserler veriyorsunuz. Anlatmak istediğiniz bir konunun hangi edebî türde işleneceğine nasıl karar veriyorsunuz?
Eluca Atalı: Düşünce, biçimi doğurur.
Bir düşünceyi ele alırken onun kapsamının hangi edebî türe uygun olduğunu anlayabiliyorum.
Özellikle oturup, “Bu düşüncemi hangi biçimde ortaya koymalıyım?” diye düşünmüyorum.
Düşüncenin kendisi, hangi biçimde anlatılması gerektiğini belirliyor.
“İran Hizbullah Zindanında”: Gerçekler ve Edebiyat
Savaş Erman: “İran Hizbullah Zindanında” için uzun süre araştırma yaptığınızı anlatıyorsunuz. Bildiklerinizi edebiyata aktarırken gerçeğe bağlılık ile hayal gücünün imkânları arasında nasıl bir denge kurdunuz?
Eluca Atalı: Bu kitap tarihî ve siyasi bir eser olmasının yanı sıra gerçek olaylara dayanıyor.
Bunun en önemli nedeni, İran'ın farklı cezaevlerinde uzun yıllar idam cezası altında tutulmuş yüzden fazla Türk kadınla görüşmüş olmamdır.
Bu kadınlarla uzun uzun konuştum, yaşadıklarını dinledim.
Kendilerine isimlerini gizli tutacağıma söz verdim. Çünkü kimsenin zarar görmesini istemiyordum.
Bu kadınların çoğu bugün yurt dışında yaşıyor olsa da İran rejimi hem onlara hem de ailelerine zarar verebilir.
Özellikle serinin üçüncü romanı olan “Kanlı Orkestra”yı yazarken çok zorlandım.
Urmiye'deki 480 kişilik kadın cezaevinde yaşananları kaleme alırken psikolojik dengem sarsıldı.
Bazen hıçkıra hıçkıra ağladığım anlar oldu.
Çünkü kendimi yalnızca olayları gözlemleyen bir yazar olarak değil, cezaevindeki kadınlardan biri olarak hissediyordum.
Sanki bütün olaylar benim çevremde yaşanıyordu.
Eserde anlatılanların yüzde 99'u gerçektir. Yalnızca yüzde birlik bölümüne, okuyucuyu yaşanan acıların ağırlığından bir nebze uzaklaştırabilmek için hayal gücümü kattım.
İlginçtir, okuyucular bana sık sık şu soruları soruyor:
“İran'ın hangi cezaevinde, kaç yıl kaldınız? Hakkınızda neden idam kararı verilmişti?”
Cezaevinde hiç bulunmadığımı söylediğimde inanmıyorlar.
Ardından şu soruyu yöneltiyorlar:
“Cezaevinde bulunmamış bir insan bu eseri nasıl yazabilir?”

Acıyı Anlatmanın Sorumluluğu
Savaş Erman: Büyük acılar yaşamış insanların hikâyelerini anlatmak ağır bir sorumluluk gerektiriyor. Onların sesini duyururken yaşadıkları yoksunlukları ve insanlık onurlarını korumak adına nelere dikkat ediyorsunuz?
Eluca Atalı: Öncelikle kendimi o insanların yerine koyuyorum.
Mekânı ve zamanı, onların yaşadıkları şartlara göre değerlendiriyorum.
Şu soruyu soruyorum: Bu insanlar yaşadıkları yoksunluklara kendi hataları yüzünden mi düştüler, yoksa önceki kuşakların hatalarının bedelini mi ödüyorlar?
Benim araştırmalarımda bu soru temel bir çizgidir.
Ne yazık ki insan olarak çoğu zaman başkalarının hatalarının sonuçlarını yaşamak zorunda kalıyoruz.
Sanki biz doğduğumuz anda omuzlarımıza ağır bir yük bırakılıyor.
Düşünün ki bugün Güney Azerbaycan'da yaşayan genç bir Türk kadını, çarşaf giymeyi kabul etmiyor ve çağdaş dünyanın gereklerine uygun yaşamak istiyor.
Ancak atalarının destekleyerek iktidara getirdiği molla rejiminin baskısıyla karşılaşıyor.
Çarşafa karşı çıktığı için cezaevine atılıyor, tecavüze uğruyor ve idam ediliyor.
Böyle bir insana, önceki kuşakların hatalarının bedelini ödeyen mahkûm diyebiliriz.
Bu konuları yazarken daha derine inmek gerekiyor.
Annelerle kızlar, babalarla oğullar arasındaki tarihî çatışmayı çözümleme sorumluluğunu da üstlenmelisiniz.
Bir yazar olarak hem idam edilen gencin hakkını savunmalı hem de onun insanlık onurunun zarar görmemesine dikkat etmelisiniz.

Karabağ, Hocalı ve Tarihî Hafıza
Savaş Erman: Karabağ ve Hocalı'yı konu alan eserlerinizi bugün yeniden değerlendirdiğinizde, gelecek kuşakların özellikle hangi gerçeği unutmamasını isterdiniz?
Eluca Atalı: Soykırıma uğradığımızı bilsinler ama ataları hakkında küçümseyici düşüncelere kapılmasınlar.
Yetmiş yıllık Sovyet döneminde tarihî konularda, özellikle soykırımlar hakkında yazmaya izin verilmiyordu.
Millî düşünceye sahip aydınlarımız ya baskıya uğradı ya da Sibirya'ya sürgün edildi. Birçoğu geri dönemedi.
Bugünün gençleri bunları bilmelidir ki geçmişten birikerek gelen sorunlarımızı çözmeye çalışabilsinler.
Sovyet döneminde beylerimizi, yiğitlerimizi ve halk kahramanlarımızı gözden düşürdüler.
Onları içkiye düşkün, eğlenceyle vakit geçiren ve topraklarını satan insanlar olarak tanıttılar.
Ancak tarihî eserlerimi yazarken bunların Rus-komünist ideolojisinin ortaya attığı iftiralar olduğunu anlatıyorum.
Genç kuşakların kendine güvenen ve kendi değerlerine inanan insanlar olarak yetişmesi için millî kimliklerini tanımaları gerekir.
Atalarımızı bize “hain” olarak tanıtan Sovyet ideolojisi, aslında bizim kimliğimizi çalmıştı.
Benim çabam, çalınan bu kimliği yeniden milletime kazandırmaktır.
Güney Azerbaycan ve Türk Kimliği
Savaş Erman: Güney Azerbaycan'daki dil ve kimlik meselelerinin Türkiye'de yeterince anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Sizce en çok gözden kaçırılan konu nedir?
Eluca Atalı: Ben Güney Azerbaycan meselesini daha geniş bir ifadeyle “Güney Davası” olarak adlandırıyorum.
Türkiye'de Güney Azerbaycan tam anlamıyla tanınmıyor. Daha kötüsü, Güney Azerbaycan davası yeterince ciddiye alınmıyor.
Orada 40 milyon insanın ana dilinde eğitim alma hakkından mahrum bırakılması, Türkçenin yasaklanması ve insanların çocuklarına Türkçe isim bile verememesi söz konusu.
Kültürel ve siyasi faaliyet yürüten insanlar uzun süreli hapis cezalarına çarptırılıyor.
Filistinlileri “din kardeşimiz” diyerek savunan ve mitingler düzenleyen insanlar, neden aynı din kardeşliği anlayışını Güney Azerbaycan Türkleri için göstermiyor?
İran'da gençlerimiz her gün idam ediliyor. Kadınlara ve genç kızlara tecavüz ediliyor.
Diğer taraftan Fars molla rejimi, Güney Azerbaycanlıların Türk değil, “Azeri” oldukları yönündeki görüşü bütün dünyaya yaymaya çalışıyor.
Bu propaganda Türkiye'de de etkisini göstermiştir.
Sanki İran'da 40 milyon Türk yaşamıyormuş gibi bir anlayış oluşturuluyor.
“Azerilerin” Farsların bir kolu olduğu ve Türkçeyi sonradan öğrendikleri ileri sürülüyor.
İran Şahı Rıza Pehlevi, Türk kökenli olmasına rağmen kimliğine yabancılaşmış Kesrevi'ye bu görüşü destekleyen bir kitap yazdırdı.
Amaç, “Azeri” tanımlamasını milletin zihnine yerleştirmekti.
Ancak Kesrevi yaşlandığında, anlaşılan kaybettiği tarihî hafızası yeniden kendisini hatırlattı ve bu eseri sipariş üzerine yazdığını itiraf etti.

Türk Dünyasında Kültürel Birlik
Savaş Erman: Türk dünyasında kültürel yakınlıktan çok söz ediyoruz. Bu yakınlığın ortak yayınlara, çevirilere ve okuyucu buluşmalarına dönüşmesi için hangi somut adımlar atılmalıdır?
Eluca Atalı: Edebiyat ve kültür, milletler arasındaki en güvenilir köprüdür. Çünkü ikisi de ruhun ifadesidir.
Ruhla ilgili olan hiçbir bağ kolay kolay kopmaz. Elbette millî ruha yabancı unsurlar karıştırılmamışsa.
Türk dünyasıyla ortak çalışmalarımızı artırmalıyız. Ancak bu çalışmalar öyle düzenlenmeli ki hiçbir değerli insan unutulmasın.
Kalıcı edebî ve kültürel eserler tanıtılmalı, bu eserleri ortaya koyan şahsiyetlere gereken değer verilmelidir.
Biliyorsunuz, şahsiyet dediğimiz insan, milletin genetik mirasını yaşatabilecek ve onun arınması için çalışabilecek kişidir.
Böyle insanlar üç beş günde yetişmez.
Ortak programlarda ve projelerde ciddiyetin artırılması gerekiyor.
Artık vaatlerden uygulamaya geçme zamanıdır.
Ne yazık ki yalnızca sözde kalan çok fazla düşünce var.
Asif Ata'nın bir sözü vardır:
“Ben bu milletin tarihî hafızasızlığına ve yabancı olana yönelme eğilimine hayret ediyorum.”
Milleti yaşatan, millî düşüncedir.
Bu nedenle attığımız her adımda kendimiz olmalıyız.
Milletin özünden gelmeyen yabancı unsurlardan arınmalıyız.
Yabancı bir düşünce anlayışıyla ne kadar edebî ve kültürel birlikten söz ederseniz edin, gerçek bir birlik kuramazsınız.
Bunu bütün samimiyetimle ve yüreğimdeki acıyla söylüyorum.

Azerbaycan Edebiyatının Türkiye'deki Yeri
Savaş Erman: Azerbaycan edebiyatının Türkiye'deki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Azerbaycanlı yazarların Türkiye'deki okuyuculara ulaşmasının önündeki başlıca engeller nelerdir?
Eluca Atalı: Azerbaycan edebiyatının Türkiye'de yeterince tanındığını düşünmüyorum.
Bu alanda ciddi eksiklikler var.
Örneğin Hüseyin Cavid gibi büyük bir edebiyatçımız Türkçe konuşan okuyuculara yeterince ulaştırılamadı.
Onun “İblis”, “Peygamber”, “Topal Timur” ve “Şeyh Senan” gibi olağanüstü eserlerinden Türkiye'deki kaç okuyucunun haberi var?
Ben Hüseyin Cavid'i Azerbaycan'ın Ibsen'i olarak görüyorum.
Ne yazık ki bugün Türkiye'de kalıcı değeri olmayan birçok eser yayımlanıyor.
Bunun nedenlerinden biri, maddi imkânı olan herkesin parasını vererek kitabını bastırabilmesidir.
Üstelik çoğu zaman okuyucu kitlesi de dikkate alınmıyor.
Klasiklerimiz unutuluyor ya da hiç gündeme getirilmiyor.
Kitapların yayımlandıktan sonraki durumuna, yani okuyucuya ulaştırılmasına gelirsek, bu sürecin de iyi yönetilmediğini görüyorum.
Kitapların okuyuculara ulaşması için güçlü bir kitap pazarlama sistemi kurulmalıdır.
Bugün çok sayıda kitap yayımlanıyor. Okuyucunun hangi kitabı nasıl edinebileceğini öğrenebilmesi için etkili tanıtım çalışmalarına ihtiyaç var.
Tanınmış yazarların isimleri zaten başlı başına bir reklam niteliği taşıyor.
Ancak henüz tanınmayan bir yazarın değerli eserini, özellikle okuyucunun düşünce dünyasını geliştirecek bir kitabı insanlara ulaştırmak için etkili tanıtım ve pazarlama çalışmaları yapılmalıdır.
“Yurt Taşı” Romanının Doğuşu
Savaş Erman: Önümüzdeki günlerde Türkiye'de yayımlanacak “Yurt Taşı” nasıl ortaya çıktı? Bu kitabı yazmanıza neden olan ilk düşünceyi veya yaşadığınız bir olayı bizimle paylaşabilir misiniz?
Eluca Atalı: “Yurt Taşı” romanı, 1918 yılında Batı Azerbaycan'da Taşnak-komünist birlikleri tarafından Türklere karşı gerçekleştirilen soykırımı konu alıyor.
Bildiğiniz gibi ben Batı Azerbaycanlı değilim. Ancak bu bir yurt meselesidir.
Bu nedenle orada yaşananlara kayıtsız kalamazdım.
Yurtta yaşanan olaylara, “Oldu ve bitti.” diyerek bakamayız.
“Neden oldu?” sorusunu sormamız gerekir.
Ben de tarihî eserlerimin temelini oluşturan “Tekrarlanan Tarihimize Bir Bakış” düşüncesiyle bu romanı kaleme aldım.
Daha önce “Hocalı'da Tigranizm” adlı kitabımı yazarken, aslen Batı Azerbaycan'ın Hakkıhlı köyünden olan 85 yaşındaki Merziye Hanım bana Danargan olayını anlatmıştı.
Ayrıca ded

