Toprak hattı grubundan kamuoyuna duyuru: İslam ile İslamcılık arasındaki farklar ve İslamcılığın toplum üzerindeki olumsuz etkileri
İslam, Allah’ın Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler aracılığıyla insanlığa duyurulmak üzere gönderdiği dinin adıdır ve bu adı ona uygun bulan da bizzat Allah Teala’dır (Hac,78)

İslam, Allah’ın Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler aracılığıyla insanlığa duyurulmak üzere gönderdiği dinin adıdır ve bu adı ona uygun bulan da bizzat Allah Teala’dır (Hac,78).
Din ya da orijinal adıyla İslam, inanç, ahlak, ibadet ve toplumsal kuralları kapsayan; bireyleri kendi iradeleriyle iyiye ve doğruya yönlendirmeyi, hayatın anlamını açıklamayı, insana kendini tanımlama ve konumlandırma yolunu göstermeyi ve ahlaki bir hayat düzeni sunmayı amaç edinen ilahi bir sistemdir. Kur’an’ın ifadesiyle İslam tektir ve onun dışında hiçbir inanç sistemi onun yerini alamaz (Ali İmran,85).
Buna göre, “İslam” ile “Müslümanlık” kelimelerinin birbirlerinin yerine kullanılması doğru değildir. Çünkü “İslam” kelimesi soyut anlamda bir din olarak temel kaynaklardaki yazılı biçimiyle İslam dinini, onun inanç, ahlak ve ibadet esaslarına işaret ederken, “Müslümanlık” kelimesi bu dinin tarihsel süreçte kendilerine “Müslüman” denilen toplumlarca yorumlanarak pratiğe aktarılmış, yaşanmış, son tahlilde “Kültürleşmiş”, dolayısıyla birbirine çok benzeyen yahut taban tabana zıt denecek kadar farklı olan şekillerin adıdır. Dolayısıyla sosyolojik olarak tek değil, birçok Müslümanlık vardır. Yani İslam tek ve semavi/ilahi, Müslümanlık veya Müslümanlıklar beşerî ve çeşitlidir” (A. Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, shf,152).
Bilindiği gibi Müslüman toplumlar 19. Yüzyılda Batının sömürgeciliğine karşı bir tepki ve gündem olmaya başlayan yenileme akımlarına karşı bir direnç göstermek üzere ortaya koydukları irade Batı tarafından siyasi İslam ya da İslamcılık (İslamizm) olarak nitelendirilmiştir. Zaman içinde Müslümanlar da bu nitelemeyi benimsemiş ve onu siyasal bir ideoloji halinde hayatlarına almışlardır. Dolayısıyla İslamcılık bir ideoloji olması nedeniyle İslam’la aynı olması düşünülemez. Çünkü bu ideoloji artık İslam’ı sadece bir inanç ve tapınma olarak değil de devletin, hukukun, ekonominin ve toplumsal hayatın tek belirleyicisi haline getirmeyi hedef alır. Bu da muazzez dinin siyasi bir proje haline getirilmesinden başka bir anlam ifade etmez. Onun için vahyin ürünü olan İslam ile siyasi çekişmelere karşı oluşturulan ideoloji aynı olamaz. Nitekim İslam’ı siyasetin itici gücü haline getiren bütün yönetimler, İslam’ın hiç de onaylamadığı, hatta temelden reddettiği birçok uygulamanın öncüsü oldukları herkesin malumudur. Bu uygulamaları şöyle sıralamak mümkündür:
1.Dini dünyevi amaç ve çıkarlar için araç haline getirmek,
2.Dinin kutsallığına gölge düşürmek,
3.Siyasi çıkarlarla hükümet politikalarını din üzerinden meşrulaştırmaya çalışmak,
4.Her türlü başarısızlığı, hatta kamu malı talanı ile yolsuzlukları din üzerinden açıklayıp olumlamaya çalışmak,
5.Kutuplaştırma ve ötekileştirme esas alınarak toplumu biz ve onlar, hak ve batıl, dindar olan ve olmayan şeklinde kategorize etmek,
6.Kendileri gibi düşünmeyenleri Müslüman da olsalar yetersiz kabul edip İslam’a uygun bulmamak,
7.Fikir ve düşüncede çeşitliliği reddedip imkanlar ölçüsünde tek tipleştirmeye çalışmak,
8.Devletin gücüne dayanarak tek bir makbul Müslüman profili inşa etmeye gayret göstermek,
9.Radikalleşme ve şiddete kapı aralamak,
10.Şiddeti meşrulaştırmak için dini söylemlere yer vermek.
Kısaca İslam, inanan bir kimse için manevi bir rehber iken, İslamcılık ya da siyasal İslam, dini bir güç ve yönetim aracı haline getirmektir.
Bilinen bir husustur ki, tarih boyunca dinin siyasete malzeme edilmesi anlamında bir İslamcılık, en çok bizzat dinin kendisine zarar vermiştir.
Nitekim Montesquieu da “Din ile devlet birleştirildiğinde din kutsallığını, devlet ise, adaletini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalır” derken, İbn Haldun da “Din, gerçeği aramanın yolu olmaktan çıkıp iktidarın aracı haline geldiğinde hem inanç hem de adalet zarar görür” demektedir.
Bu da demektir ki, dinin kendi sınırları ve kutsallığı içinde tutulup ona göre bir strateji belirlenmelidir. Yoksa din, din olmaktan çıkar ve siyasi İslamcıların elinde görüldüğü gibi toplumun zararına faaliyette bulunan bir kurum haline gelir. Buna da kimsenin hakkı olmasa gerektir.
İslamcılar, kendileri gibi düşünmeyen kimseleri Müslüman saymadıkları gibi sadece kendilerinin kurtuluşa ereceklerine inanırlar ve bu yersiz güven onları inandım demenin ötesinde ahlaka yönelik bir yükümlülüklerinin olmadığını düşüncesine sevk eder. Bunun için de mesela beş vakit namaz kıldığı halde Allah’ın yasaklayıp günah saydığı herhangi bir işi yapmakta hiç sakınca görmeyen nicelerine tanık olmaktayız. Oysa Allah Teala, ahlaki olgunluğa ermeden inandım demenin bir anlam ifade etmediğini beyan ederken (Ankebut,2), toplumsal kuralları hiçe sayanların hüsrana uğrayacaklarını haber vermektedir (Bakara,27)
Ayrıca Hz. Peygamber de kendisine, “Ey Peygamber bana öyle bir şey söyle ki, onu yerine getirdiğim zaman nihai kurtuluşa ereyim ve o konuda başka bir kimseye soru sormaya ihtiyacım kalmasın” diyen sahabeye, “Allah’a gönülden iman ettim de ve dosdoğru ol” buyurmuştur (Müslim, İman). Yani Hz. Peygamber demek istiyor ki, gerçek bir Allah inancının yanında hayatın her alanında doğru dürüst, adil, istikrarlı ve ahlaki olarak erdemli bir hayat sürmek nihai kurtuluş için olmazsa olmaz bir öneme sahiptir.
Şu var ki, din insanı ahlaklı yapmaz, o sadece nasıl ahlaklı olunacağını bildirir ve bütün sorumluluğu insanın kendisine bırakır. Yani din ne ahlaklı olmayı dayatır ne de rol dağıtır. O sadece yol gösterir ve tanıtır. Ondan sonra isteyen Ebu Bekir, isteyen Ebu Cehil olur. Bu kişinin kendisine kalmış bir iştir.
Mesela dini bir yükümlülük olarak başını örten nice kadınlar var ki, sanki İslam’ın bunun dışında başka hiçbir buyruğu yokmuş gibi davranmakta ve muazzez dinin kutsallığını gölgelemektedirler ki, bunları televizyonların programlarında görmemek mümkün mü? Nitekim bu iç kanatan durum için Prof. Dr. Serdar Demirel, “Türban davasını kazandık, ama başı kaybettik” demekte ve olayı “Tesettüre davetten, davetkar tesettüre!” şeklinde formüle etmketedir (S. Demirel, Kur’an’ın Hayata Müdahalesi, shf,272).
İslamcı yönetimlerin her yerde aynı görüntüyü sergileyerek halkın dert ve sıkıntılarını umursamamaları, onları makbul olan ve olmayan şeklinde ayrıştırmaları, onların İslam’la bağdaşmadıklarının bir göstergesidir. Zira onlar yoksul halkın sırtından yaşadıkları zenginliği, lüksü, konforu, şatafatı ve dökercesine harcamalarını halkın gözüne sokmaktan hiç mi hiç utanmazlar ve atalarımızın, “Kimi yer kimi bakar, kıyamet ondan kopar” özdeyişine de hiç aldırış etmezler. Goethe, böyle bir duruma işaretle diyor ki, “İnsanların ne kadar kötü olduklarını görmek, beni hiç şaşırtmıyor, fakat bu yüzden hiç utanmadıklarını görünce çok şaşırıyorum”.
Din, aynı zamanda bireyler arasında güçlü bir dayanışma, aidiyet ve toplumsal duyarlılıkla tutarlılık sağlar. İslamcılık ideolojisinde ise böyle bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu da demektir ki, din özünde birleştirici ve kavrayıcı iken, siyasete dönüşmesiyle ayrıştırıcı ve ötekileştirici hale gelir.
Halbuki, Allah’ın istediği müminin şu özelliklere sahip olması gerekir: 1) Ahlaki üstünlük 2) Vicdani sorumluluk 3) Toplumsal merhamet.
İşte İslam bu özelliklere odaklanmakla görünür hale gelir. Bunları hayat düsturu haline getirmeyen kimseye Allah’ın istediği gibi bir Müslüman denemeyeceğine göre o hep başka bir isimle anılacaktır.
Gazali’nin, “Yöneticiler dini kendi çıkarları için kullandıklarında, zararı önce dine sonra da topluma dokunur” sözü de bu anlamda önem arz eder. Hatırlatalım dedik.
