İsimler ve kaderler-gerçek bir hikâye

Bir gece yarısı telefonu ile uyandı. Saatine baktı, saat 02.00'yi gösteriyordu. Bu saatte aranmanın hayır olmayacağını düşündü. Aklına kötü kötü düşünceler geldi. Telefonuna uzanmadan bütün ihtimaller şimşek gibi aklından geçti,

Annesi yaşlı ama sağlıklıydı. Daha dün görüşmüşler, herhangi bir sıkıntı gözüne çarpmamıştı. Kardeşlerinin de bir sağlık sorunu yoktu. En büyükleri kendisiydi. Karışık duygular içinde korka korka telefonun tuşuna bastı. Karşıdan bet bir ses: Vedat'ın evi olup olmadığını sordu. Yoksa Vedat'a bir şey mi olmuştu? Yüreği ağzında, evet dedi. Aynı ses, siz babası mısınız dedi, yine içi korkularla taşarak evet dedi. Karşıdaki bir süre durakladıktan sonra, buz gibi soğuk bir sesle “Heval Vedat şehit oldu” dedi.

Ondan sonrasını duymadı,nasıl diye soramadı, telefon elinden düştü, karşıdan gelen alo.. alo sesleri yüreğine çarpıp geri döndü. Yatağa yığılıp hıçkırmaya başladı. Bu sırada eşi kalkmış ne olduğunu anlamaya çalışıyor, korku ve merak dolu gözlerle kendine bakıyordu. Çeyrek asra yakın evliydiler, onun çok önemli bir şey olmayınca ağlamayacağını biliyordu. Gecenin bu saatinde ne olabilirdi. Şaşkınlığının yerini yavaş yavaş korku almaya başladı, yoksa Vedat'a bir şey mi olmuştu. Sormaya cesaret edemediğini kocası söyledi, Vedat dedi, Vedat ölmüş... Evin yatak odasını acı çığlıklar doldurdu. Feryatlar bütün bir apartmanı sardı. Biraz sonra evin içi komşularla dolmuş, feryatlara ağıtlar da karışmıştı.

Vedat, ailenin en küçük çocuğu, dört kızdan sonra tek erkek evladıydı. İstanbul'da iyi bir üniversiteyi kazanmıştı. O gün ailece ne kadar sevindiklerini hatırladı. Kayıt yaptırmaya ailece gittiler. İstanbul'u birlikte gezdiler, Vedat'a kalacağı bir devlet yurdu aramaya başladılar. Müracaatlarını yapıp geri döndüler. Birkaç hafta sonra yurt çıkmadığını öğrenince tekrar İstanbul'a gittiler. Bu Vedat'ın Diyarbakır dışına ilk çıkışıydı. Zorluk, yabancılık çekmemesi için önceden İstanbul'a gelmiş hemşerileri ile irtibat kurdular. Sonunda Vedat'a iki hemşerinin kaldığı bir öğrenci evinde yer bulup döndüler.

Vedat, ilk haftalarda her gün anne -babasını arayıp sordu. Zamanla bu aramalar azalmaya başladı. Duygusal konuşmaların yerini soğuk, monoton, metalik konuşmalar aldı. Sanki Vedat'ın içindeki insan her gün biraz daha çekilip, biraz daha ölüyor, yerine soğuk, hissiz, bir makine yerleşiyordu. Daha altıncı ay dolmadan Vedat davadan, sömürgecilikten, savaştan, mücadeleden, dağdan, kırsaldan bahsetmeye başlamıştı. İlgisi derslerden kavgaya dönmüştü. Okulda yaptığı faaliyetlerden bahsediyor, onlara da parti toplantılarına daha sık katılmalarını, salık veriyordu. Baba parti üyesi, anne ev hanımıydı. Annesine de partiye katılmasını, yürüyüşlere, mitinglere gitmesini söylüyordu. Telefon konuşmaları artık hal hatır üzerine değil, sömürgeci T.C ile mücadele ve örgüt faaliyetleri üzerineydi.

Baba yıllarca partiye hizmet etmiş, dağa çıkanları kahraman olarak alkışlamıştı. Örgütün her eyleminde en önde olmuştu. Örgüt benim evim, parti benim yuvam, gerilla benim ailem diyecek kadar partizandı. Şimdi aynı yola nice hayallerle okumaya gönderdiği oğlu Vedat da girmişti. Bu yolun nereye varacağını biliyordu. Derslerinden düşenin sonu dağ, dağın sonu ölümdü.

Oğlundaki değişimin bir sorumlusu da kendisiydi. Evde anlattığı eylemleri, örgüt ve dağ hikâyelerini düşündü. Biricik oğlunu kaybetmeyi göze alamazdı. İlk defa dava mı, evlat mı sorusunu kendine soruyor, tereddütsüz evlat diyordu. Dava diyenlerin çocuklarını nasıl en pahalı kolejlere gönderdiklerini, başkalarının çocuklarını ölüme yollarken kendi çocuklarını nasıl sakındıklarını görmüştü. Fakir fukaranın çocukları dağda, tuzu kuru olan, vatandaşa fedakârlık nutukları atanların çocukları Avrupa veya Amerika'daydı.

Korktuğunun başına gelmemesi için bir an önce müdahale etmesi, Vedat'la konuşması gerekiyordu. İstanbul’a gitti. Kitaplar, broşürlerle dolu öğrenci evinden oğlunu alıp sakin bir kafeye gittiler. Ev ortamında arkadaşlarının yanında rahat konuşamayacağını, Vedat'ı arkadaşlarına rağmen ikna edemeyeceğini biliyordu. Hayatının kısa bir muhasalasını yaptı, gördüğü çelişkileri, aldanmaları anlattı, yanılgılarını söyledi. Yol yakınken geri dön seni kaybetmek istemiyorum dedi. Vedat, babasını donuk bakışlarla, bir robot hissizliğinde dinledi, sözlerinin hiç biri kulaklarından içeri girmedi. Önündeki çayı içtikten sonra: Baba sen beni, bana Vedat Aydın ismini koyduğunda kaybetmiştin, dedi. Diyarbakır’a eli boş döndü, ondan son haber aldığında Kobani'deydi. Haftalarca böyle bir gece yarısı telefonu ile uyandırılmanın korkusunu yaşadı. Yığılıp kaldığında, Vedat'ın; "Baba sen bana Vedat Aydın ismini verdiğinde kaybettin" sözleri kulaklarında yankılanıyordu.

***

Not: Diyarbakır'dan değerli kardeşim İ.Demir'den aldığım bu hikâye büyük ölçüde gerçektir. Vedat Aydın, HEP il Başkanıydı. 1991'de öldürüldü. Cinayetin Jitem tarafından işlendiği iddia edildi. Büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Aydın etnik bölücülüğün sembol isimlerinden biri oldu. İsimler bazen insanın kaderi olur. "Çocuklarınıza güzel isimler veriniz "diyen kutlu sesteki hikmeti bir defa daha düşünmek lazım.

YORUM EKLE