“Orta çağ felsefesi” deyimi size her ne hatırlatıyorsa, bunun geleneksel düşünce biçimleriyle bağlı olmayan yaratıcı bir özgünlük olmadığını tahmin ediyorum. Bu daha çok, Leonardo Bruni’den Baruh Spinoza’ya kadar yerleşik geleneklere karşı çıkan düşünürlerin cesur spekülasyonlarıyla okuyucuları şoke ettiği ve bu tür spekülasyonlara girme özgürlüğü talep ettiği Rönesans ve Aydınlanma ile ilişkilendirebileceğimiz bir şeydir.

Bunun felsefe tarihinde yeni bir şey olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Ki Ortaçağ filozoflarının hâlihazırda yenilikçi ve eleştirel düşünceye sahip oldukları düşüncesiyle bir sorununuz yoksa, bu filozofların düşünsel bağımsızlıklarının bir ihtimalle Peter Lombard’ın teolojik incelemesi Sentences veya Aristo’nun eserleri gibi birtakım otoriter metinler hakkında yorum yaparken, göreli bir sakinlikle tezahür ettiğini varsayacaksınız.

Nitekim bu tamamen yanlış da sayılmaz. Geç Antik çağdan beri yorumlama, gerçekten de bu fikirlerin yeniliğine dikkati çekmeden (hatta bu yeniliği cesurca inkâr ederken) yeni fikirler üretmenin bağlamı olmuştur. Ancak Orta çağ Latin Hıristiyanlığında, cesur bir düşünür olarak itibar kazanmak için bazı geçerli nedenler de vardı: Bir kişi yeni öğrencileri ve de bu öğrencilerden alacağı ödemeleri bu şekilde kendine çekmekteydi.

Peter Abelard, Roger Bacon ve Duns Scotus gibi kişiler, daha önceki otoritelere gereken saygıyı gösterseler ve (belirsiz sonuçlar eşliğinde) ortaya koydukları yenilikleri kilise tarafından belirlenen sınırlar içinde tutmaya çalışsalar bile kendilerini parlak mucitler olarak sunarken dürüsttüler. Bazense, ilk olarak Alain de Lille’nin dile getirdiği ve sıklıkla tekrarlanan şu sözde olduğu gibi, geleneğin değeri hakkındaki şüphelerini dile getirdiler: otoriter metinlerden elde edilen kanıtlar balmumundan yapılmış bir burun gibidir, istediğiniz yöne döndürülebilir.

Gelgelelim Orta Çağ İslam kültüründe, otoritenin eleştirel olmayan kabulüne yönelik daha yaygın bir reddediş karşımıza çıkar. Hatta bu entelektüel günah için bir kelime bile vardı: taqlīd. Taqlīd, etimolojik olarak kurbanlığın bir yularla bağlanmasındaki anlamıyla “bağlı” anlamına gelir. Ulemadan bir âlim olmanın bir parçası da taqlīdden kaçınmaktı. Bu durum taqlīdi, kişinin rakiplerini suçlayabileceği kullanışlı bir itham haline getirdi.

İlahiyatçı Gazali, filozof İbn-i Sina’ya (Latince: Avicenna) yönelik saldırılarıyla ünlüdür. Bir ilahiyatçı olarak, Gazali’nin Müslüman kardeşlerinin kendileri için düşünmeyi bırakıp sadece Tanrı’nın Sözü’ne itaat etmelerini isteyen bir anti-entelektüel olduğunu düşünebilirsiniz. İbn-i Sina’ya saldırırken yaptığıysa, İbn-i Sina’yı ve Aristoteles’in öğretilerini kör bir şekilde takip ederek kendileri için düşünme hatasına düşen diğer filozofları suçlamaktı.

Bu durumda Gazali’nin eleştirileri tamamen haksızdı. İbn-i Sina, örneğin kibirli olmak ve şarap içmek gibi bazı şeylerden suçlu olabilirdi ama taqlīd kesinlikle bunlardan biri değildi. Çünkü Aristoteles’e ve diğer klasik filozoflara yaklaşımında eleştirel olmaktan uzak değildi. Aksine, kendi fikirlerinin ve argümanlarının birçoğunu açıkça ortaya koyarak, Aristotelesçi felsefi sistemin tamamını elden geçirdi. Aristoteles’i bir kaide üzerine oturtmaya çalışmıyordu: o kaideyi kendisi için istiyordu.

Niteikm bu çabasında büyük ölçüde başarılı da oldu. Gazali’nin İbn-i Sina’ya yönelik eleştirisinin Filozofların Tutarsızlığı olarak adlandırılmasının, sanki İbn-i Sina’ya saldırmanın felsefenin kendisine saldırmak anlamına geliyormuş gibi anlaşılması buna işaret etmektedir. İbn-i Sina, temel bir felsefi referans noktası olarak Aristoteles’in yerini aldığı için bu hakaret kılığındaki iltifatın bedeli sonraki yüzyıllarda birçok kez ödenecekti.

İbn-i Sina’nın taraftarları ve hatta belki de daha fazla sayıdaki muhalifi, genellikle onun sorduğu sorulara yeni cevaplar sunmaya çalıştı. İbn-i Sina’nın Aristoteles’e yaptıklarını sadece 12. yy.’da İbn-i Sina’ya yapmayı hedefleyen üç büyük düşünür sayabiliriz: Ebû l-Barakât el-Bağdâdî, Sühreverdî ve Fahreddîn er-Râzî.

Bu düşünürlerin eserlerinin başlıkları dahi tek başlarına onların kendilerinin farkında, yaratıcı ve eleştirel düşünceye sahip olduklarını gösterir. Örneğin, Ebu’l-Berekat’ın ana felsefi eseri, “dikkatle düşünülmüş” anlamına gelen el-Mu’tabar olarak adlandırılırken Sühreverdî, kendi felsefesini tamamen yeni bir düşünce tarzı, “İşrakçılık” olarak sunarak kendi sisteminin kesin ifadesini İşrak Felsefesi olarak başlıklandırıp duyurdu.

Hoş bir tarihsel ironiyle, otoriteye yönelik bu oldukça saygısız yaklaşımın kendisi klasik otoritelerden öğrenilmiş olabilir. Aristoteles, kendi ustası Platon’u açıkça eleştirmiş ve gerçeğin, kişinin dostlarına tercih edilmesi gerektiğini belirtmişti. Ruh Üzerine, Fizik ve Metafizik gibi eserlerine Aristoteles, daha önceki düşünürlerin fikirlerini inceleyerek Pre-Sokratikler’in hatalarını teşhis edip çözüm getirirken seçici bir tutumla iyi fikirlerini muhafaza edip yenileyerek başlar.

İslam dünyasında birçok filozof aynı zamanda tıp doktoruydu ve bu disiplinin en büyük otoritesi Galen’de de benzer bir konumlanış mevcuttu. Galen, On My Own Opinions adlı bir eseri ve günümüzde büyük bir bölümü kayıp olan On Demonstration başlıklı incelemeyi kaleme almıştı.Bu eserlerde de görüşleri için başarılı kanıtlar sunamayan seleflerine yönelik büyük ölçüde eleştiriler yer alıyordu.

Galen’in İslam dünyasındaki en gerçek müridi, uygun bir şekilde Galen Hakkındaki Şüpheler adlı eserinde eski ustaya kendi ilacından bir doz veren ve Galen külliyatında eksik kalan çok sayıda pasajı listeleyen Ebu Bekir el-Rāzī idi. Bu Galen’in kesinlik ve titiz metodoloji iddialarının gerisinde kaldı.

Bu örneklerle karşı karşıya kaldığınızda İslam kültürü filozoflarının, Orta çağ entelektüel söyleminin olağan, gizli geleneklerinin dışına çıkmaya cesaret eden istisnai şahsiyetler olduğu sonucuna varabilirsiniz. Ama bunun doğru olduğunu düşünmüyorum.

İslam filozofları Arapçaya çevrilmiş antik literatürde riayet etmeyen bir tutumun örneklerini bulabilirken, taqlīd kelimesinin kendisi Yunanlılardan ithal edilmemiş; daha ziyade (en azından bizi ilgilendiren anlamıyla) İslam fıkhı bağlamında ortaya çıkmış gibi görünmektedir.

Taqlīdiuygulayan hukukçular diğer hukukçuların, özellikle de Şafii veya İbn-i Hanbel gibi hukuk ekollerinin kurucularının öğretilerini basit ve mekanik olarak uygulayanlardır. Bunu yapmayan bir hukukçu, ijtihād veya kişisel “çaba” (sözcük, “çaba” veya “mücadele” anlamına gelen jihād ile aynı kökten gelir) uygulayan kişidir. Böyle bir hukukçu, örneğin benzeri görülmemiş durumlar için yeni hükümler tasarlamak için yasal ilkeleri uygulamaya çalışarak “kendisi için” düşünecektir.

Ne filozoflar ne de hukukçular herkesin taqlīdden kaçınması ve ijtihāda meydan okuması gerektiğini söylemek istememiş olduklarını unutmayın. Tam tersine, tipik olarak sıradan insanlar olan jumhūr (Yunanca hoi polloi‘ ile benzer anlamda) için kendi başlarına düşünmenin tehlikeli olduğu düşünülürdü. Onlar gerekli bilgi ve eğitimden yoksundular. Diğer yandan başka bir ilahiyatçı da birçok insanın “taqlīdeve zanna uymaya mecbur olduğunu; bu kişilerinse laik insanlar, köleler ve kadınların çoğu” olduğunu ifade ediyordu.

Yüksek eğitimli hukukçular arasında bile, bir okula bağlılığı sürdürmek ile o okulun öğretileri etrafında bağımsız düşünüş standarttı. Ancak Orta çağ dönemi boyunca, hem filozoflar hem de hukukçu-ilahiyatçılar arasında kendilerini taqlīdden bağımsız olarak gururla sunan seçkin düşünürler vardı. Birçoğundan daha önce bahsetmiştik: İbn-i Sina, Fahreddin er-Râzî ve otobiyografisinde genç bir adam olarak inançlarını taqlîd temelinde oluşturmaktan asla tatmin olmayacağına karar vermesinden bahseden el- Gazali.

Bütün bunlar, İslam dünyasının Avrupa Aydınlanması gibi bir şeyi hiçbir zaman yaşamamış olmasının nedeni olarak sıkça sorulan bir soruya ilginç bir ışık tutuyor. Tabii ki, bu karmaşık bir konu. Ancak cevabın bir kısmı basitçe şu olabilir: “Aydınlanma”, toplumlarının tipik görüşlerinden geri adım atan ve hâkim dini ve felsefi fikirleri eleştirel olarak değerlendiren entelektüellerin ortaya çıkmasını içerdiği ölçüde, Avrupa’nın Orta çağı boyunca İslam dünyası zaten “aydınlanmıştı”.

Peter Adamson, Münih Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde geç antik ve Arap felsefesi profesörüdür. “İslam Dünyasında Felsefe” ve “Al-Rāzī” kitaplarının ve yakında çıkacak olan “Kendiniz İçin Düşünmeyin: Ortaçağ Felsefesinde Otorite ve İnanç” kitaplarının yazarıdır.

Peter Adamson – Are Islamic philosophers critical of authority?, (Erişim Tarihi: 23.04.2021)

Çevirmen: Ayşegül Demirbaş

Çeviri Editörü: Semih Gözen Esmer