Borçla Ayakta Tutulan Bir Ülkenin Sessiz Çöküşü
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan artık maaşıyla değil, kredi kartıyla yaşıyor. İnsanlar çalışarak geçinemediği için borçlanıyor; borçlandıkça daha fazla yoksullaşıyor, yoksullaştıkça yeniden borca mahkûm ediliyor.
Ortaya çıkan tablo artık ekonomik bir kriz olmaktan çıkmış, doğrudan toplumsal çöküşün habercisine dönüşmüş durumda.
Bir vatandaş yalnızca 25 bin TL ihtiyaç kredisi çekmek için bankaya başvuruyor.
Karşısına çıkan tablo ise şudur:
36 ay vadeli kredi…
Aylık ödeme yaklaşık 2.101 TL…
Toplam geri ödeme 75.645 TL…
Yani vatandaş 25 bin TL almak için bankaya yaklaşık 76 bin TL geri ödemeyi kabul etmek zorunda bırakılıyor.
Bu nasıl bir ekonomik düzendir?
Bu nasıl bir faiz sistemidir?
Bu, ekonomik düzen değil; borç üzerinden insan öğüten finansal bir çarktır.
Üstelik mesele yalnızca faiz oranı da değildir. Çünkü bugün Türkiye’de insanlar kredi çekerek yatırım yapmıyor. İnsanlar kredi çekerek yaşamaya çalışıyor. Bir bankadan çekilen krediyle diğer bankanın kredi kartı kapatılıyor. Maaş yattığı gün hesap eksiye düşüyor. İnsanlar ay sonunu değil, bir sonraki kredi limitini bekler hâle geldi.
Bugün milyonlarca vatandaşın cebinde 8-10 farklı kredi kartı bulunuyor. Emeklide kredi kartı var, memurda kredi kartı var, öğrencide kredi kartı var, işçide kredi kartı var… Çünkü sistem insanları üretime değil, borca bağımlı hâle getirdi.
Ve artık mesele büyük harcamalar da değil.
Türkiye’de insanlar bugün ekmeği bile kredi kartıyla almaya başladı.
Sabah fırına giden bir vatandaş iki ekmek için 30 TL’yi kredi kartından geçiriyor. Markette çocuğuna su almak isteyen bir baba, 10 liralık su ücretini kredi kartıyla ödüyor. Kırtasiyede bir sayfa fotokopi çektiren öğrenci ya da vatandaş, 5 TL’lik fotokopi parasını bile kredi kartından geçirmek zorunda kalıyor.
Bu görüntüler sıradan detaylar değildir.
Bunlar, bir toplumun nakitsiz kaldığının, maaşının eridiğinin, günlük yaşamını bile borçla çevirmeye başladığının açık göstergesidir.
Eskiden kredi kartı büyük ihtiyaçlar için kullanılırdı. Bugün ise insanlar en temel ihtiyaçlarını bile krediyle karşılıyor. Çünkü vatandaşın cebindeki para artık ayın ortasına bile yetmiyor.
Ve iktidar ile ekonomi yönetimi bütün bunları ya görmüyor ya da görmezden geliyor.
Televizyon ekranlarında “ekonomik başarı hikâyeleri” anlatılırken halk pazarda tane hesabı yapıyor. İnsanlar markette peynirin gramını küçültüyor, çocuklarına istediklerini alamıyor, faturaları ödeyebilmek için kredi kartından nakit avans çekiyor.
Ama ekranlardan bakıldığında her şey güllük gülistanlık gibi anlatılıyor.
Oysa gerçek hayat rakamlarda değil, halkın mutfağında yaşanır.
Bugün Türkiye’de yoksulluk bireysel olmaktan çıkmış, toplumsal eşitlik hâline gelmiştir. İnsanlar artık “iyi yaşamak” için değil, yalnızca ayakta kalabilmek için mücadele ediyor.
Daha da vahimi, toplumun psikolojisi çöküyor.
Gençler umudunu kaybetmiş durumda. Üniversite mezunu yüz binlerce genç işsiz geziyor. Diplomalar değersizleşmiş durumda. Yıllarca okuyup emek veren insanlar ya iş bulamıyor ya da asgari ücret seviyesinde yaşamaya zorlanıyor.
Öte yandan liyakat sistemi büyük ölçüde çökertildi.
Bugün birçok kurumda bilgi, donanım ve emek değil; sadakat ilişkileri belirleyici hâle geldi. Torpili olanlar önemli makamlara gelirken, gerçekten yetenekli insanlar sistemin dışına itiliyor. Bu yüzden gençler artık çalışmanın değil, bağlantı kurmanın önemli olduğuna inanıyor.
Bir ülke için bundan daha büyük bir çürüme olabilir mi?
Çünkü liyakat öldüğünde yalnızca adalet ölmez; devlet aklı da çöker.
Sanayici önünü göremiyor.
Yatırımcı güven duymuyor.
Üretici maliyet altında eziliyor.
Çiftçi üretimden kopuyor.
Esnaf kepenk kapatıyor.
Türkiye yalnızca sermaye kaybetmiyor; aynı zamanda yetişmiş insan kaybediyor. Doktorlar, mühendisler, akademisyenler, yazılımcılar, bilim insanları yurt dışına gitmenin yollarını arıyor. Çünkü insanlar artık bu ülkede emeklerinin karşılığını alabileceklerine inanmıyor.
Ekonomik çöküş yalnızca cüzdanı değil, toplumun ruhunu da tüketiyor.
Bugün insanlar sabah akşam kira hesabı, kredi kartı hesabı, borç hesabı yapmaktan başka bir şey düşünemez hâle geldi. Sürekli geçim derdi yaşayan bir toplum sorgulama refleksini kaybeder. Çünkü hayatta kalma mücadelesi düşünme yetisini bastırır.
Belki de sistemin en tehlikeli sonucu budur.
Toplumun refleksi elinden alındı.
İnsanlar artık yaşananlara şaşırmıyor.
Normalleşmemesi gereken her şey normalleşiyor.
Genç işsizliği normalleşti.
Borçla yaşamak normalleşti.
İcra dosyaları normalleşti.
Pahalılık normalleşti.
Torpil normalleşti.
Umutsuzluk normalleşti.
Bunun toplumsal sonuçları ise artık çok daha ağır hissediliyor.
Gençler evlenemiyor.
Evlenebilenler ise düğün masrafı, kira yükü, eşya fiyatları ve geçim korkusu altında eziliyor. Yeni evli çiftler çocuk sahibi olmaya korkuyor. Çünkü insanlar artık bir çocuğu nasıl büyüteceğini, nasıl okutacağını, nasıl yaşatacağını hesap ediyor.
Türkiye’de doğurganlık hızının düşmesi tesadüf değildir. Bu, ekonomik çöküşün sosyolojik sonucudur.
Bir ülkede gençler geleceğe güven duymazsa evlenme yaşı yükselir. İnsanlar çocuk yapmayı erteler. Aile kurumu zayıflar. Boşanmalar artar. Çünkü ekonomik baskı yalnızca cebin değil, aile hayatının da dengesini bozar.
Buna rağmen halka sürekli “en az üç çocuk yapın” çağrısı yapılması ise toplumun yaşadığı gerçeklikle tamamen kopuk bir söylem hâline gelmiştir.
İnsanlar bugün tek bir çocuğun sütünü, bezini, eğitimini, sağlık masrafını düşünürken; milyonlarca aile ay sonunu nasıl getireceğini hesap ederken “üç çocuk yapın” demek, halkın yaşadığı ekonomik acıyı görmemektir.
Bir taraftan insanlara uzun vadeli krediler sunuluyor, diğer taraftan zaten borç batağındaki toplum yeniden borca sürükleniyor.
Peki bu kredileri kim ödeyecek?
İcra dosyaları altında ezilen insanlar mı?
Kredi kartı borcunu çevirmeye çalışan vatandaş mı?
Asgari ücretle yaşam mücadelesi veren aileler mi?
Bugün birçok insanın zaten bankalarda kara listelik durumu, gecikmiş borcu veya icralık dosyası bulunuyor. Yeni kredi verebilmek çözüm değildir. Çünkü sorun artık likidite değil; doğrudan ekonomik çürümedir.
Borçla borç kapatan bir toplum sürdürülebilir değildir.
25 yıldır aynı siyasi yönetim ülkeyi yönetiyor. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan ekonomik, sosyal ve kurumsal tablonun sorumluluğu da büyük ölçüde mevcut yönetimin omuzlarındadır. Eleştirilerin temelinde de bu gerçek yatıyor: İnsanlar artık yalnızca kriz değil, çözüm eksikliği görüyor.
Çünkü vatandaş şunu soruyor:
Madem her şey iyi gidiyor, neden halk sürekli borçlanıyor?
Madem ekonomi güçlü, neden gençler gelecekten umutsuz?
Madem sistem başarılı, neden milyonlarca insan kredi kartıyla hayatta kalmaya çalışıyor?
Bu Tablo Türkiye’yi Nereye Sürüklüyor?
Bugün ortaya çıkan ekonomik düzen yalnızca geçici bir sıkıntı üretmiyor; aynı zamanda geleceğin toplumsal krizlerini de büyütüyor.
Sürekli borçlanan toplumlarda aile yapısı zayıflar. İnsanlar psikolojik olarak tükenir. Depresyon, kaygı bozukluğu ve umutsuzluk yaygınlaşır. Gençler ülkelerine aidiyet hissetmez hâle gelir. Beyin göçü hızlanır. Üretim azalır. Toplumsal öfke büyür.
Bir ülkede insanlar ekmeği, suyu, fotokopiyi bile kredi kartıyla almak zorunda kalıyorsa, orada ekonomik sistem alarm veriyor demektir.
Çünkü bu tablo, halkın gelirinin temel yaşam maliyetlerini bile karşılayamadığını gösterir.
Daha da tehlikelisi, toplumun buna alışmasıdır.
İnsanlar sürekli kriz ortamında yaşayınca normal olanı unutmaya başlar. Borçsuz yaşamak lüks gibi görülür. Gençler gelecek planı yapmayı bırakır. İnsanlar sadece bugünü kurtarmaya odaklanır.
İşte toplumları çürüten asıl süreç budur.
Çünkü sürekli geçim derdi yaşayan toplumlar düşünemez, sorgulayamaz, üretemez hâle gelir.
Ekonomik kriz sadece cüzdanı boşaltmaz; toplumun iradesini de zayıflatır.
Bugün insanlar artık gelecek planı yapamıyor.
Ev almak hayal…
Araba almak hayal…
Tatil yapmak lüks…
Çocuk okutmak ağır yük…
Geçinmek ise başlı başına bir mücadele…
Ve bütün bunların ortasında vatandaşa sunulan çözüm yine borç oluyor.
25 bin TL alıp 75 bin TL ödemek zorunda bırakılan bir halktan söz ediyoruz.
Bu tablo bir ekonomik başarının değil, ekonomik çürümenin ilanıdır.
Bir ülke sürekli kredi pompalanarak ayakta tutulamaz.
Bir ekonomi yalnızca faiz ve borç üzerinden sürdürülemez.
Bir toplum sonsuza kadar sabretmez.
Çünkü insanlar yalnızca yoksullaşmıyor; aynı zamanda tükeniyor.
Ve en tehlikeli toplumlar, öfkesi büyüyen ama umudu küçülen toplumlardır.
Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu yalnızca ekonomi değildir.
Asıl sorun, insanların geleceğe olan inancını kaybetmeye başlamasıdır.
Bir toplum geleceğe inanmayı bırakırsa, geriye sadece sessiz bir çöküş kalır.
Necat KACAN
Eğitimci Araştırmacı Yazar
