Köşe Yazısı

İçinde Yaşanılan Tasarım; Giyilebilir Mimarlık

Zeynep Ülkü Başaran
Zeynep Ülkü Başaran
3 dk Sesli Dinle 0

Mimarlık ve moda tasarımı birbirinden oldukça farklı iki disiplin gibi görünebilir fakat birbirini etkileyen prensiplere sahiptir. Mimari, insanların yaşadığı yapıları ve mekânları tasarlarken moda tasarımında doğrudan insan bedeninin üzerinde giysi mekân olarak çalışılır. Biraz daha yakından baktığımızda aralarındaki ilişkinin sandığımızdan çok daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Her iki disiplin için de aslında aynı sorunun farklı biçimlerine cevap aradıklarını görürüz: “İnsan ile çevresi arasındaki ilişki nasıl kurulmalı?”

Bir mimar, insanın içinde hareket edeceği bir mekân tasarlarken; moda tasarımcısı, insanın üzerinde hareket eden bir mekânı tasarlar. Duvarların, kemerlerin, kolonların ve pencerelerin bir yapıya karakter kazandırması gibi; kumaş, dikiş, drape, kesim ve siluet de bir giysinin formunu oluşturur. Bu nedenle mimarlık ile moda tasarımı arasında bazı ortak prensiplerin olması şaşırtıcı değildir.

Bu etkileşimin izlerini geçmişten itibaren görmek mümkündür. Dönemin estetik anlayışı, mimari üslupları değiştirmiş; hem yapı biçimlerinde hem de giyim biçimlerinde kendini göstermiştir. Örneğin; Gotik dönem mimarisindeki sivri kemerler, dikey çizgiler ve gökyüzüne doğru yükselme fikri, giyim anlayışını da etkilemiş, uzun ve dikey siluetler oluşturulduğu görülmüştür. Daha sonra Art Nouveau ile ortaya çıkan binaların cephelerindeki kıvrımlı ve organik çizgiler, tekstil yüzeylerinde ve giysi tasarımlarında karşılık bulmuştur.

20. yüzyılda ise bu ilişki daha bilinçli bir tasarım yaklaşımına dönüşmeye başlar. Bedenin hareketini önemseyen anlayış ile modernist mimarlığın sadelik, işlevsellik ve geometrik formlara verdiği önem, moda tasarımında da yeni siluetlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Moda artık yalnızca süslemek için değil, bedenin hareketini ve yaşam biçimini yeniden düşünmek için de kullanılmaya başlanır.

Bu noktada mimarlık ile moda arasındaki ilişki yalnızca biçimsel bir benzerlik olmaktan çıkar. Her iki disiplin de form, işlev, malzeme, oran, ritim ve yapı gibi ortak tasarım prensipleri üzerinden birbirine yaklaşır.

Bu ilişkiyi en çarpıcı şekilde kullanan tasarımcılardan biri Hüseyin Çağlayan'dır. Çağlayan'ın çalışmalarında mobilya, mekân ve giysi arasındaki sınırlar zaman zaman tamamen ortadan kalkar. Giysiler yalnızca bedene giyilen parçalar olmaktan çıkarak dönüşebilen, hareket edebilen ve farklı işlevler kazanabilen tasarımlara dönüşür. 

Böylece moda, adeta taşınabilir bir mimariye dönüşür. Görsel olarak şu soruyu sormamıza neden olur: “Bedenin üzerinde taşıdığımız şey ile içinde yaşadığımız yapı arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?”

Iris van Herpen'in tasarımlarında da benzer bir yaklaşım görülür. Ancak burada mimari etki daha çok üç boyutlu formlar, katmanlar, strüktürler ve teknolojik üretim yöntemleri üzerinden karşımıza çıkar. Tasarımlarına baktığımızda klasik anlamda bir elbiseden çok, bedenin etrafında şekillenen küçük birer heykel ya da mimari yapı hissi oluşur.

Teknolojinin gelişmesi ise bu iki disiplin arasındaki sınırları daha da belirsiz hâle getiriyor. Özellikle dijital tasarım, parametrik modelleme ve 3D baskı teknolojileri hem mimarlıkta hem de moda tasarımında ortak bir üretim dili oluşturuyor. Bir mimarın bilgisayar ortamında oluşturduğu karmaşık bir geometrik form nasıl fiziksel bir yapıya dönüşebiliyorsa, moda tasarımcısı da benzer yöntemlerle beden üzerinde taşınabilecek üç boyutlu formlar üretebiliyor.

Belki de bu nedenle geleceğin tasarımında mimar ile moda tasarımcısının çalışma alanları birbirine daha fazla yaklaşacak. Mimarlar tekstil ve esnek malzemelerden ilham alırken, moda tasarımcıları mimari strüktürlerden ve dijital üretim tekniklerinden yararlanabilir. Sürdürülebilir malzeme araştırmaları da bu ortaklığı daha ileri taşıyabilir.

Sonuçta mimarlık ve moda birbirinin kopyası değil, birbirini besleyen iki farklı tasarım dilidir. Mimarlık insanın yaşadığı mekânı, moda ise insanın üzerinde taşıdığı mekânı tasarlıyor. Aralarındaki en güzel ortak nokta ise ikisinin de yalnızca estetik bir görüntü yaratmakla kalmayıp insanın çevresiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilmesidir.


Tasarımın sınırları genişledikçe, beden ile mekân arasındaki mesafe de kısalıyor. Yeni tasarım anlayışının en heyecan verici yönü tam olarak böyle başlıyor: İnsanın yaşadığı mekân ile üzerinde taşıdığı mekânın birbirinden ilham aldığı bir dünya.

Bu Yazıyı Paylaş