Köşe Yazısı

Sülün Osman’dan Fonlara: Değişen Dekor, Aynı Tuzak

Mehmet Taşar
Mehmet Taşar
5 dk Sesli Dinle 1

Bir insanı kandırmanın yollarından biri, ona kendisini herkesten daha akıllı hissettirmektir.

Kimsenin göremediği fırsatı gördüğüne, başkalarının ulaşamadığı kazanca ulaşacağına, herkesin yıllarca çalışarak elde edeceğini kısa sürede kazanacağına inanan insan, bazen en önemli soruyu sormayı bırakır:

“Bu iş neden bana sunuluyor?”

Çünkü kendisine anlatılan hikâyede o, kandırılacak kişi değildir. Fırsatı yakalayan, oyunu erken çözen, diğerlerinden önce davranan kişidir. Tuzağın en güçlü tarafı da burada saklıdır: İnsan, kaybetme ihtimalinden önce kendi kazancını hayal etmeye başlar.

Daha önce “Ava Giderken Avlanan Mağdurlar” başlığıyla kaleme aldığım yazımda üzerinde durduğum mesele de buydu. Ucuza bir şeyi kapatmak, olağanüstü bir fırsattan yararlanmak veya kısa yoldan zengin olmak düşüncesiyle hareket eden kişinin, bu arzusunu kendisinden daha iyi okuyan bir dolandırıcının hedefi hâline gelmesi.

Bugün fonlar etrafında yaşanan tartışmaları izlerken aynı soruyu yeniden düşünüyorum: Gerçekten yeni bir insan davranışıyla mı karşı karşıyayız, yoksa eski bir davranışın çok daha büyük bir sahnede sergilenmesini mi izliyoruz?

Sülün Osman’ın sattığı şey

Türkiye’nin toplumsal hafızasında Sülün Osman, kendisine ait olmayan köprüleri, meydanları ve kamuya ait yapıları pazarladığı anlatılarla yer eder. Bu hikâyelerin zamanla efsaneleşmiş ayrıntılarını bir yana bırakalım. Bizi ilgilendiren, onların taşıdığı insanlık hâlidir.

O hikâyelerde satılan yalnızca bir yapı değildir. Alıcının zihninde beliren kolay kazanç ihtimalidir.

“Bunu ucuza alırım, sonra gelir elde ederim.”

İnsan bu düşünceye kapıldığında, karşısındakinin gerçekten satış yetkisi olup olmadığını araştırmak yerine gelecekte kazanacağı parayı hesaplamaya başlayabilir. Henüz sahip olmadığı şeyin kazancını zihninde çoktan harcamıştır.

Dolandırıcı da tam bu aralıkta çalışır. İnsanın arzusu ile kuşkusu arasına girer; arzuyu büyütür, kuşkuyu susturur.

Burada karşı karşıya gelen iki eşit akıl yoktur. Bir tarafta fırsatı yakaladığını düşünen kişi, diğer tarafta onun hangi sözle heyecanlanacağını, hangi vaatle acele edeceğini ve hangi görüntüye güveneceğini hesaplayan kişi vardır.

Kurnazlığın toplumsal itibarı

Meseleyi yalnızca bireysel açgözlülükle açıklamak eksik kalır. Kolay kazanç arzusunun beslendiği bir toplumsal iklim de vardır.

Çalışarak ilerlemenin yavaşladığı, emeğin karşılığının yetersiz görüldüğü, gösterişli tüketimin başarı ölçüsü sayıldığı bir ortamda insanlar kazancın miktarına bakıp kaynağını ikinci plana atabilir.

“Nasıl kazandı?” sorusunun yerini “Ne kadar kazandı?” sorusu alır.

Ucuza kapatanın becerikli, herkesten önce davrananın akıllı, bağlantısıyla iş çözenin başarılı sayıldığı bir anlayış, zamanla kurnazlığa itibar kazandırır. Kurallara uyan insanın kendisini geride kalmış hissetmesi de bu anlayışı güçlendirir.

Böyle bir ortamda dolandırıcının vaadi yalnızca para değildir. Kişiye, geride kalmışlığını telafi etme imkânı da sunar.

“Sen de artık kazananların arasında olabilirsin.”

Bu cümle, özellikle başkalarının hızla zenginleştiğini düşünen insan üzerinde güçlü bir etki yaratabilir. Fırsatı kaçırma korkusu, araştırma isteğinin önüne geçer.

Güvenin yerine geçen isimler

Eski hikâyelerde güven, yüz yüze konuşmayla ve çevrede kurulan küçük bir sahneyle üretilirdi. Günümüzde aynı işlevi gösterişli ofisler, teknik terimler, kazanç tabloları, tanınmış isimler ve kalabalık ilişki ağları üstlenebilir.

İnsan anlamadığı bir düzeni, tanıdığı bir kişiye bakarak değerlendirmeye başlar.

“Bu kadar önemli insanın bulunduğu yerde sorun olmaz.”

Oysa bir kişinin unvanı, serveti, şöhreti veya siyasi çevresi, yapılan işlemin doğruluğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Bir fotoğraf muhasebe kaydı değildir. Bir yakınlık, denetim raporunun yerini tutmaz.

Siyasi kişilerin veya onlarla bağlantılı isimlerin bir olayda anılması da kamuoyunun ilgisini büyütür. Fakat bu ilgi, her ilişkinin suç ortaklığı olduğu anlamına gelmez. Kimin yalnızca yatırımcı olduğu, kimin aracılık yaptığı, kimin yönettiği ve kimin hukuka aykırı bir menfaat elde ettiği somut delillerle ortaya konulmalıdır.

Bununla birlikte sosyolojik soru ortadadır: İnsanlar, işlemin güvenilirliğini mi araştırıyor, yoksa güçlü bir çevreye yakın olmanın kendilerini koruyacağını mı düşünüyor?

Güce yakınlık, güvenin yerine geçtiğinde sorgulama zayıflar.

Her mağdur aynı hikâyenin insanı değildir

Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Birikimini enflasyon karşısında korumaya çalışan emekliyle, başkalarının bilmediği ayrıcalıklı bir yoldan olağanüstü kazanç elde etmek isteyen kişi aynı niyetle hareket etmez. Kurumsal görünüme güvenerek yatırım yapan insanla, şüphe duyduğu hâlde yüksek getiri uğruna sorularını erteleyen insan da aynı değildir.

Bu nedenle bütün mağdurları “açgözlü” diye tanımlamak, hem gerçeği basitleştirir hem sorumluluğun üzerini örter.

Benim üzerinde durduğum, mağduriyetin belirli bir biçimidir: Kendisini diğerlerinden daha kurnaz sayan insanın, onun kurnazlık arzusunu kullanan daha hazırlıklı bir kişi tarafından tuzağa çekilmesi.

Bu davranışın açıklanması, dolandırıcının sorumluluğunu azaltmaz. İnsanların zaaflarını bilerek kullanmak, yapılanı mazur göstermez. Ayrıca olağan yatırım kaybı, kötü yönetim, piyasa manipülasyonu ve dolandırıcılık aynı şey değildir. Her birinin niteliği ve sorumluları ayrı ayrı ortaya çıkarılmalıdır.

Eski zaaf, büyüyen düzen

Bugünkü olayların eski örneklerden farkı, yalnızca daha fazla paranın konuşulması değildir. Daha çok insanın, daha karmaşık araçların ve birbirine bağlı daha fazla ilişkinin aynı yapı içinde bulunabilmesidir.

Bir kişinin yanılması kendi hayatını sarsabilir. Yüz binlerce insanın etkilendiği bir süreç ise kurumlara, denetime ve ekonomik düzene duyulan güveni de sarsar.

Bu nedenle “Bunlar eskiden de oluyordu” demek, bugünkü olayın önemini küçültmek için kullanılamaz. Eski olan insanın zaafıdır; büyüyen ise o zaafın işlenebildiği alan ve ortaya çıkan zarardır.

Yüksek kazanç görüntüsü yeni insanları çekebilir. Yeni katılımlar, dışarıdan bakıldığında başarının kanıtı gibi algılanabilir. Kalabalık büyüdükçe insanlar kendi değerlendirmelerinin yerine başkalarının kararını koyabilir:

“Bu kadar insan yanılıyor olamaz.”

Oysa kalabalık, doğruluğun belgesi değildir.

Asıl kayıp

Bu tür olaylarda kaybolan yalnızca para değildir.

Dürüst çalışan insanların itibarı zarar görür. Güvenilir kurumlara da kuşkuyla bakılmaya başlanır. İnsanlar, kurallara uymanın kendilerini koruyup korumadığını sorgular. Suçun hesabı açık biçimde sorulmadığında, toplumda tehlikeli bir kanaat yerleşir: Kazananın kurnaz, kaybedenin saf olduğu düşüncesi.

Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey, daha kurnaz insanlar yetiştirmek değildir. Kazancın kaynağını sorgulayan bir toplumsal anlayış ve bu sorgulamayı mümkün kılan etkili denetimdir.

Sülün Osman’ın hikâyeleri geçmişte kalmış olabilir. Fakat insana kendisini seçilmiş, ayrıcalıklı ve herkesten akıllı hissettirerek soru sormasını engelleyen vaat hâlâ aramızdadır.

Bir fırsat, bizi kazancın nereden geldiğini sormaktan vazgeçiriyorsa durup düşünmeliyiz.

Çünkü bazen insanın satın aldığı şey bir yatırım değildir.

Kendi kurnazlığına duyduğu inançtır.

Ve dolandırıcı, önce o inancı paraya çevirir.

        Mehmet Taşar

Yüksek Adli Bilimler Uzmanı

Bu Yazıyı Paylaş