Korkut Boratav: Dünya bankası Türkiye'ye bakıyor

Ekonomist Korkut Boratov'un bugünki köşe yazısı: Dünya bankası Türkiye'ye bakıyor

Korkut Boratav: Dünya bankası Türkiye'ye bakıyor

Dünya Bankası (DB), Türkiye ekonomisi üzerine bir rapor yayımladı: Turkey Economic Monitor, August 2020: Adjusting the Sails. Alt-başlığın Türkçesi: “Yelkenleri Ayarlamak”.

DB Raporu, Türkiye ekonomisinin 2017-Haziran 2020 dönemini ayrıntılı olarak inceliyor. Hükümetin salgına karşı tepkileri özel bir ağırlık taşıyor; genellikle olumlu bulunuyor. Dönemin tümüne bakış ise eleştireldir; örtülü bir üslup içinde...

Rapor, Türkiye’den iktisatçılara yeni bilgiler de sunmaktadır. Resmî istatistikler ek kaynaklarla, örneğin “benzer” ekonomilerin verileriyle birleştirilmekte; anlamlı karşılaştırmalara gidilebilmektedir. Rapor için iki alan çalışması da yapılmış; bulguları kullanılmıştır.

Rapor’u okursa, Hazine ve Maliye Bakanı hoşlanmayacaktır. Muhalif meslektaşlarıma tavsiye ederim. Kısaca gözden geçirelim.

2017 sonrasının ekonomik bilançosu, öngörüler…

Türkiye ekonomisinin 2017-2019 bilançosu ve 2020-2022 öngörüleri Rapor’un ana tablolarında özetleniyor (ss.15, 67, 93 vd). 2020 tahminleri gerçekçidir. Koronanın seyri ve ülkelerin tepkileri öylesine belirsizdir ki, sonraki yıllar için sağlıklı kestirimler imkânsızdır (s.64). 

Önce, Rapor’un dolarlı GSYH verilerine göz atalım. Buna göre Türkiye’nin millî geliri son üç yıl boyunca kesintisiz küçülmektedir. 2017-2020 sayılarını (milyar dolar olarak) aktaralım: 852,6 → 789,0  → 753,7  → 660,9… GSYH dolar ile ölçülürse (ve 2020 öngörüsü tutarsa) Türkiye ekonomisi her yıl  ortalama %7,8 oranında küçülmüş olacaktır.

Nüfusumuz her  yıl %1,3’lük bir tempoyla artmaktadır. Sonuç, kişi başına dolarlı millî gelirin 2017-2020 arasında dörtte bir oranında (10616→10616→7924) düşmesidir.

Ülke halklarının ortalama gönenç durumu kişi başına dolarlı millî gelir verileriyle karşılaştırılır. Türkiye’de dolarlı GSYH’nın üç yıl boyunca kesintisiz gerilemesi, büyük ölçüde kronikleşen döviz krizinin (“pahalılaşan dolar”ın) sonucudur. Ama, Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki göreli konumunu belirleyen çok önemli bir sonuç… 

Sabit TL hesabı ile Türkiye millî gelirinin 2017-2020 sayılarına da bakalım. DB, Türkiye ekonomisinin bu yıl %3,8 oranında daralacağını öngörüyor. Yedi uluslararası kurumun Türkiye ekonomisi için 2020 öngörüsünün ortalaması %4,2’lik küçülmedir (s.66, Şekil 124). 

DB öngörüsüne göre 2020’nin sabit TL ile (“reel”) GSYH toplamı 2017’nin biraz altındadır. Bu da ortalama bir yurttaşımızın her yıl nüfus artışı oranında yoksullaşmış olduğu anlamına gelir. 2020’de sabit TL ile kişi başına millî gelir üç yıl öncesinin yüzde 4 altına yerleşmiş olacaktır. 

Ek bir bilgi daha: 2020 sonrasında cari işlem açığının her yıl toplam ve oransal olarak artması öngörülüyor. Ekonominin dış bağımlılığı kronikleşmiştir. 

Durgunlaşan bir ekonomi

Rapor’da kötü bir haber daha var: Yakın geçmişin temel ekonomik verileri dikkate alınırsa Türkiye ekonomisinin büyüme potansiyeli düşmektedir.

DB’ye göre üç etken belirleyici olmuştur: Düşük sermaye birikimi; işgücüne katılım oranının gerilemesi ve verim hareketlerinin durgunlaşması.

Bu tespit, Türkiye ekonomisinin dinamizmini yitirmesi anlamına gelir. IMF ve DB 2020’yi izleyen yıllar için %3-4 civarında bir büyüme potansiyeli kestirmektedir. Türkiye’de faal nüfusa yıllık katılımlar, bu büyüme temposu ile istihdam edilemez. 

2020 başındaki istihdam/işsizlik verileri, Türkiye’nin bir toplumsal bunalım içinde olduğunu göstermekteydi. Ekonominin durgunlaşmasına ilişkin tespit, bu bunalımın yerleşik hale gelmesi anlamına gelir.

Korona salgınına karşı önlemler

Rapor, korona salgını sonrasında sağlık sektörünün bilançosunu, uygulanan kısıtlamaları ve sonuçları başarılı bulmaktadır.

Sağlık Bakanlığı’nın kamuoyuna açıklamadığı bazı veriler Rapor’da kullanılmakta; salgının seyrine ilişkin bilgilerimiz zenginleşmektedir (ss.16-21). Ama TTB’nin, kendi kaynaklarına dayanarak ve haklı olarak bu verileri sorgulamasını DB’nin de dikkate alması beklenirdi. 

Örneğin tıp göstergeleri açısından OECD ülkelerinin en arkalarında yer alan Türkiye’nin (Şekil 16, s.21), salgın sırasında dünyadaki en düşük ölüm oranına ulaşması (Şekil 2, s.17) sorgulanabilirdi.

Salgında kamu maliyesi ve yoksulluk

Rapor, Mart 2020 sonrasında uygulanan maliye politikalarını, zorunlu, doğru, ama yetersiz bulmaktadır. 

Salgına karşı kamu maliyesinin tepkileri (Tablo 5, s.47 vd) şirketlere dönük vergi indirim ve ertelemeleri, KGB-türü transferler, teşvikler üzerinde odaklandı.

Artan işsizliğe ve yoksullaşmaya karşı sosyal harcamalar da yukarı çekildi. Rapor, sosyal harcamalardaki artışların dökümünü veriyor. (Tablo 6, s.51). Bütçe-dışı İSF kaynakları dahil bu toplam 20,5 milyar TL’dir. 2019 millî gelirinin sadece %0,5’ine (binde 5’ine) ulaşmaktadır. G20 ülkelerinde salgın sonrasında işsizleşen, yoksullaşan hanelere dönük transferlerde Türkiye arka sıralarda kaldığını IMF daha önce belirlemişti. 

DB, aynı sonuca, salgının Türkiye’de yoksulluk üzerindeki etkilerini izleyerek ulaşıyor. TOBB ile ortaklaşa gerçekleştirdiği bir alan araştırmasının sonuçları veriliyor (s.73 vd, Tablo 8-10). Bu bulgulara göre yoksul hanelerin oranı, %10,4’ten %14,4’e sıçramış; 1,4 milyon kişilik bir “yeni yoksullar” katmanı oluşmuştur. Bunların %23,4’üne herhangi bir sosyal yardım ulaşmamaktadır. 

Yeni yoksullar, tümüyle emekçi sınıflardan; ezici çoğunluğu (aktif ve “yedek”) işçi sınıfından oluşmaktadır. SGK sistemine kayıtlı yoksul hane reisleri, toplamın sadece yüzde 27,1’idir. Hizmet ve inşaat sektörlerinin kayıt-dışı emekçileri başta gelmektedir.

Rapor, kamu harcamaları yoluyla yoksulluk oranını bugünkü yüzde 14,4’ten yüzde 11,8’e indirecek alternatif bir “bütçe” oluşturmuş. Bu öneriye göre iktidarın uyguladığı sosyal harcamaların kapsamı genişletilecek; toplam 2.5 misli (55,4 milyar TL’ye) yükseltilecektir.. Yoksul hanelere dönük aktarımları millî gelirin sadece yüzde 1,3’üne çıkaracak bu basit, sağduyulu öneriyi Saray’ın benimsemesi beklenemez.

Para politikalarında uyarılar

Rapor, Temmuz sonunda döviz piyasalarında patlak veren gerilimlerden önce tamamlanmıştır. Ancak, Mart-Haziran politikalarının analizi, bu türden bir çalkantının öngörülerini de içeriyor. 

Rapor’a göre iktidar, salgına karşı para ve finans politikaları üzerinde odaklanmış ve ekonomik durgunlaşmaya karşı 2018’de izlenen yöntemleri Mart 2020 sonrasına da taşımıştır. Bu uygulama, salgının ekonomik etkilerini telafi ile sınırlı kalmalıdır. Sürdürülürse, genişletilirse tehlikeli sonuçlar söz konusudur.

Finansal risklerin analizi, böylece, ekonomi politikalarının 2018’e de uzanan bir eleştirisine dönüşüyor. (s.54-63). Ana bağlantılara değinmekle yetineyim:

Salgın arifesinde parasal genişlemede üst sınıra esasen ulaşılmıştı. Mart sonrasında TCMB, olağan-dışı yöntemlere yönelecektir. Kamu bankalarının kredi genişlemesine zorlanması; TL / dolar swap işlemlerinin katılımıyla döviz piyasalarına yansıyacak; bankaların net döviz pozisyonları bozulacaktır.

Reel politika faizi, parasal genişleme ve enflasyon bağlantıları açısından Türkiye’nin çok sayıda ülke içindeki istisnaî “bozuk” konum (adeta özellikle) gösteriliyor (s.56, 58, Şekil 94, 106). Anlayan olursa… 

Politika önerileri

Rapor’un Giriş (ss.9-15) ve son (ss.79-91) bölümleri politika seçeneklerini içeriyor. Bunları, bir aktarımla özetleyeyim:

“Türkiye, uzun dönemde kredilerin sürüklediği bir büyüme modelinden yapısal reformların sürüklediği bir modele; öncelikle   finansal sistemin direncini, esnekliğini güçlendirmeyi hedefleyen; yatırımcı güvenini kazanan … bir onarıma geçmelidir… Aksi halde sermaye çıkışlarından, döviz kuru baskılarından, dış desteklerin erimesinden, fiyat artışlarından başlayıp süregelen bir kısır döngü yerleşecektir” (ss. 11, 83 vd).

IMF, DB metinlerinde yer alan “yapısal reform” klişesi, Türkiye’de sendikacıları, solcuları ürkütür; “işgücü piyasalarında esneklik” reçetelerine yol açacağı için… Tuhaftır ki bu DB Raporu’nda “yapısal reform” ifadesi ile işgücü piyasalarının esnekleşmesi değil, finansal sistemin onarımı hedeflenmektedir.

Bu öneri ve Rapor’da yer alan diğer kısa vadeli politika seçenekleri elbette gelenekseldir. O konularda Türkiye’deki muhalif iktisatçıların sol ve liberal kanatları arasındaki uzlaşma alanı da bir hayli geniştir.

Orta ve uzun dönemde sermayenin tahakkümünden ve emperyalizme bağımlılıktan köktenci bir kopuş, Türkiye solu’nun gündemidir; DB’nin değil… Rapor’un bu açıdan eleştirilmesi abestir.

YORUM EKLE