Köşe Yazısı

Koyduk Mu?

Nazım Peker
Nazım Peker
2 dk Sesli Dinle 1

AKP’nin zaferle çıktığı seçim sonrası, kimi AKP sevdalısı kimi AKP yandaşı pek çok sosyal medya paylaşımcısı, bugün gibi hatırlıyorum: “Koyduk mu?” diye paylaşımda bulunmuşlardı.

Geldiğimiz noktaya ve olanlara baktıkça, geriye gidesim geldi ve şöyle bir düşündüm.

AKP ne demişti neler yaptı ya da neler yapamadı.

Derleyebildiklerimi sizlerle paylaşmak istedim ve o “Koyduk mu?” diyen arkadaşlara da naçizane hatırlatmak isterim. Evet koydunuz ama sizde içindesiniz size de koydular.

* En az 3 çocuk yapın dediler. Yaptınız mı/yapabildiniz mi, bütçeniz yetiyor mu?

O çocuklar şimdi yalandan üniversite bitirdiler üç harfli marketlerde asgari ücretle kasiyerlik filan yapıyorlar.

Kime "koydular?”

* Ekonomi iyi gitmiyordu, tulumbada su kalmamıştı: “Yastık altındaki altınlarınızı satın" dediler, sattınız. Şimdi çeyrek altın:11.500 Lira.

Kime "koydular?” benimle sana da değil mi?

Yastık altında tutmayın:

* "Dövizlerinizi satın, ekonomimiz şahlansın “dediler, sattınız.

Şimdi Dolar 49.89 -, Euro 55.50, lira.

Sorayım kime "koydular?”

Yeter mi elbette yetmez.

*Devlet tüccar mı, fabrikatör mü diyerek cumhuriyetin kazanımı: Şeker fabrikalarını sattılar, avuçlarınız patlarcasına alkışladınız. O yıllarda 5 kg şeker 25 lira idi.

Şimdi 5 kg şeker:230 lira.

Kime “koydular?”

* "Sağlıkta devrim yaptık" dediler, "hüloooğ" dediniz. Alkışladınız, hastanelerde kuyruklar vardı diye propaganda yaptınız.

Hastanelerden randevu alamıyorsunuz.  MR’a, Ultrasan’a aylar sonrasına gün alabiliyorsunuz rica minnet.

Kime “koydular?”

* "Dindar iktidar, dindar nesil" dediler, inandınız.

Ateist ve deist sayısındaki artış rekor kırdı. Hırsızlık, yolsuzluklar ayyuka çıktı. Kendilerini bile soydular, belki sizde varsınız içlerinde:

Kime “koydular?”

Daha pekçok örnek var bunlar gibi, siz de gayet iyi biliyorsunuz adınız gibi. Yetmez ama “EVET” dediniz. Dediniz de dediniz.

Şimdi benimle beraber sizde geçinemiyorsunuz, malınız para etmiyor, ürününüz tarlada, dalında kalıyor, kombinizi, elektriğinizi açamıyorsunuz, fatura çok gelecek diye.

Bırakın tatili, köyünüze, şehrinize gidemiyorsunuz biletler pahalı diye.

Kasabı, lokantayı unuttunuz, parasız parklarda gün sayıyorsunuz değil mi?

Sorayım o zaman izninizle:

 Sahi kim kime "koydu" şimdi. Acıtıyor mu cicim?                 26.10.2026

Esen kalınız.                                                   Eğitimci-Yazar. Nazım PEKER

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Alp Demir

    Yetmez ama evet'çilerin gazetesinde bu günün makalelerinden biri; Soruyu baştan sorayım. Son cümleyi okuyan Türk Milliyetçilerinin ne hissedeceğini ya da ne diyeceğini gerçekten çok merak ediyorum. Hani kendisine Türk Milliyetçisi diyenler var ya onlara soruyorum. Türkler selamlaşmak için 'hugh' mı diyorlar. Yoksa binlerce yıldır 'esen, esenlikler' mi diyorlar. Biri bu yazıyı nasıl kaleme alabiliyor ve bunda Türk Milliyetçisi olduğunu iddia edenlerin sorumluluğu nedir? Makalenin aynı kopyası ; “Merhaba” deyince, Türkçe mi selamlaşmış oluyoruz? İki genç bir kahvehaneye giriyor ve masada oyun oynayan dört kişilik bir gruba selam veriyor. -Selamünaleyküm. Oynayanların arasından biri karşılık veriyor: -Selamünaleyküm yok! Bunu nereden çıkardın? -Abi, selam verdik ya! -Merhaba, merhaba… Türkçe konuşun. Selamünaleyküm ne demek? -“Selamünaleyküm, merhaba” o zaman diyorum. -Selamünaleyküm yok, sadece merhaba! -Müslüman değil misiniz? -Ben Müslüman değilim. Kimse Müslüman olmak zorunda değil! Türkiye, insani ve sosyal ilişkilerin en temel ve anahtar kavramlarında bile ciddi bir ayrışma ve anlaşmazlık yaşıyor. Bundan 100 yıl önce bu topraklarda selamlaşma terimleri üzerinde bu türden bir çatışma ve uyumsuzluk yoktu. Tartışmanın en dramatik boyutu, konunun doğrudan din ve inanç bağlamı üzerinden bir kutuplaşmaya ve kamplaşmaya dönüşmesi… Sosyal bağları ve kaynaşmayı ifade eden iletişim terimleri ve selamlaşma ifadeleri, ideolojilerin ve siyasi görüşlerin üstünde olması gereken ortak kültürel değerlerdir. Çünkü bunlar, herhangi bir otoritenin kurgusu ve denetimi altında, sentetik olarak imal edilemezler. Sosyolojik değişim ve kültürel gelişme sürecinde, yüzyıllar içinde kendiliğinden, adım adım gelişir; halka mal olur ve onları yaşatan kültürün bir parçası hâline gelirler. Bir sözcüğün tarihi kökeninden hareketle; onu kullanan kişinin inancı, dünya görüşü veya siyasi kimliğine dair peşin bir hükme varmak, dilin toplumsal ve kültürel işlevini göz ardı etmektir. Selamlaşma ifadelerinden neden rahatsızlık duyuluyor? “Selamünaleyküm” hitabından iki temel nedenle endişe ve rahatsızlık duyulabilir: -Birincisi, hitabın içerdiği sözcük ve terimlerin dini telkin, mesaj veya dayatma anlamı taşıdığı endişesi. -İkincisi, hitabın içindeki kavram ve sözcüklerin yabancı bir dilin kültürel istilasının araçları olarak kullanıldığı endişesi… Bu iki endişe, temelde birbirinden farklıdır: Birincisi, inanç özgürlüğü ve dini kimlik üzerinden, ikincisi ise dil ve kültürel kimlik üzerinden şekillenir. Ancak her ikisinin de değerlendirilmesinde, sözcüğün kökeni ve tarihi süreçte geçirdiği değişim kadar; toplum içindeki kullanımı ve bugün taşıdığı anlam dikkate alınmalıdır. Bir ifadenin dini bir gelenek içinde yaygınlaşmış olması, onu kullanan herkesin karşısındaki kişiye dini bir inancı benimsetme amacı taşıdığı anlamına gelmez. Aynı şekilde bir ifadenin yabancı kökenli olması da onun bugün yabancı bir dilin temsilcisi olarak kullanıldığını göstermez. Yabancı bir kültür ve toplum çevresine gittiğiniz zaman, oradaki insanlarla kendi dilinizden değil, onların ortak selamlaşma ve iletişim diliyle bağlantı kurarsınız. Mesela İngilizce konuşulan bir ülkede, “Hello” diyerek söze başlarsınız. Fransa’da “Bonjour,”İspanya’da “Hola,” İtalya’da “Buongiorno” ifadeleriyle karşılaşırsınız ve siz de bu ifadeleri kullanarak iletişim kurarsınız. Bunların her biri, kullanıldıkları toplumların gündelik iletişim kültürünün doğal parçalarıdır. Fakat, Türkiye’de karşılaştığınız “Selamünaleyküm” hitabını, yabancı bir ülkeden gelen bir insanın kendi yabancı dilinden size yönelttiği bir selamlaşma sözcüğü olarak değerlendiremezsiniz. Nihayet bu, içinde bulunduğunuz toplumun geleneklerinin ve sosyal ilişki kültürünün bir parçası olan; tarihi süreçte Türkçenin söz varlığına ve toplumun selamlaşma literatürüne yerleşen bir hitap. Neredeyse bin yıldır bu topraklarda kullanılıyor. Yani bir Fransız’ın, İngiliz’in veya İspanyol’un, bulunduğunuz ortama gelip size kendi dilinden seslenmesi türünden bir şey değil. Bir toplumun kendi dilini koruması, geliştirmesi ve yabancı dillerin kültürel hegemonyasına karşı savunması anlaşılabilir bir tutumdur. Ancak dilin korunması ile dilin tarihi süreçte elde ettiği söz varlığı ve ifade zenginliği birikiminin reddedilmesi birbirine karıştırılmamalıdır. Durumu çarpık, çelişkili ve anlaşılması güç hâle getiren temel mesele, bu konuda tepki gösteren ve rahatsızlık duyanların kendi gerekçeleri bakımından ciddi bir çelişki, bilgi eksikliği ve kavram kargaşası yaşıyor olmalarıdır. Öncelikle bir sözcüğün Arapça kökenli olması ile Arapça konuşmak aynı şeymiş gibi değerlendiriliyor. Oysa Türkçeye yerleşmiş Arapça kökenli bir sözcüğü kullanmak, Arapça konuşmak anlamına gelmiyor. İkinci olarak, sözcüğün tarihi kökeni ile bugünkü toplumsal ve kültürel işlevi birbirine karıştırılıyor. Bir ifadenin tarihi olarak dinîii bir kültür çevresinde yaygınlaşması, gündelik hayattaki her kullanımının dini bir çağrı veya telkin olduğu anlamına gelmez. Üçüncü olarak, kişinin inanç özgürlüğü ile karşısındaki insanın selamlaşma tercihi arasında zorunlu bir karşıtlık kuruluyor. Oysa bir insanın Müslüman olmama hakkı ile başka bir insanın kendisine geleneksel bir ifadeyle selam vermesi, kendi başlarına birbirini dışlayan durumlar değildir. Dördüncü olarak, reddedilen ifadenin yerine önerilen sözcüklerin de aynı dil kökeninden geldiği göz ardı ediliyor. Böylece savunulan ilke ile uygulanan tercih arasında açık bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. “Selamünaleyküm” Arapça bir ifade olduğu için, diyalogdaki gençlerin Türkçe konuşmaları; ‘Merhaba’ diye selam vermeleri isteniyor. Oysa, “merhaba” hitabı da Arapça… ikisi de Türkçeye geçmiş ve Türkçeleşmiş ifadeler. -Merhaba; “Rahatlık içinde ol,” -Selamünaleyküm; “Esenlik üzerine olsun” anlamındadır. Hadi onu geçtik, Arapça’dan titizlikle kaçalım ve sadece “Selam…” diyelim dedik. “Selam” da tabiatıyla Arapça kökenli bir sözcük… Peki, muhatabımızı Türkçe selamlamak için ne diyeceğiz. “Zagor’ çizgi romanında, Kızılderililerin yaptığı gibi tek elimizi kaldırıp “Hugh” mu diyeceğiz?

Bu Yazıyı Paylaş