Köşe Yazısı

Osmanlı torunuyum diyorsan bunları da bilmelisin

Nazım Peker
Nazım Peker
4 dk Sesli Dinle 1

Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim! Bu konuda sanırım üçüncü yazım. Tarih bilmez, iki kitap okumamış cemaat ve tarikat akıllı kimileri, “Ben Osmanlı Torunuyum” diye kasıntı yapıyor. Osmanlı elbette benim de ceddim, benim de atam. Azıcık araştırdım. Anadolu’nun ve Osmanlı’nın ne olduğunu öğrendim. Türk halkı asker olan, vergi veren, horlanan, sarayın kapısından dahi geçirilmeyen bir durumda imiş.

Gelin gerçeklere bir bakalım.

Nüfus 13 milyon civarında, 11 milyon kişi köylerde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu.

Köylü tarım yapıyordu. Traktör sıfırdı, karasabandı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Sade hayvanlar değil, insanlar da kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiliydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Hacı ve hocayla, üfürük ve muskayla işi götürmeye çalışıyorlardı.

Memlekette sadece 337 doktor, 60 eczacı vardı bunların da sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı berberler diş çekerdi. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, ama sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı. Köylü sıtmadan kırılıyor, eşeğinin su içip içmediğini karşısındakine soruyordu.

Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Hakkını da yemeyelim: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri…

Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.

Kadın, insan değildi. Veremle, sıtmayla boğuşan halk, ahırda yatarken. Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tanecikti ve yaş itibariyle hepsi çocuktu. Abdülmecid’in ise 22 eşi vardı, iki futbol takımı kuracak kadar.

Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Dinen yasak ve haramdı.

Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.

Kimisi alaturka saati kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saati kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken gurubi saati esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati esas alıyordu; saat sorulduğunda, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.

Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumî. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!

Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu ne uzunluğumuz. Ölçülerimiz karmaşık Ortaçağ’dı.

Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu.

Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul ve 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. (Bu eğitimle mi dedenin mezar taşını okuyacaktın bademim?)

Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilimden kilometrelerce uzaktı. 600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köleleştirildik” falan deniyor ya!

İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Zaten köle ve kuldunuz; “Padişahım çok yaşa!” diye nara atmıyor muydunuz?

Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti.

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Hani bir kızımız “Senin Atan ne yaptı?” diye haykırıyordu ya, onun Ata’sının yaptıkları bunlardı. Tarih bilmeyen zavallı.

Az çok Osmanlıyı tanıyan Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı ve bu tespit çok önemliydi:

“İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan daha azdır!”

Maalesef acı ama gerçek bunlar. Tarih bilmez, cemaat kafalı zavallı:

Ve neymiş efendim, “Bir gecede cahil kalmışız, dedesinin mezar taşı okuyacakmış.” Şu yüksek perdeden söylentiye bakar mısınız?

Be koçum be aslanım, be hanım kızım, siz önce iki kitap okuyun da dünyadan haberiniz olsun.

Evet Osmanlı çocuğuyum ya da Osmanlı torunuyum diyen dünyadan bi haberler. İşte Osmanlının da Osmanlı da ülkenin hali de bu idi. Unutma Osmanlı benim de Atamdır. Ama dünyaya ayak uydurup, bilime ve ak’la önem verselerdi. Ne SEVR imzalanır ne Osmanlı yıkılır ne de Vahdettin İngiliz gemisiyle kaçardı.

Karar senin sürme akıllı, cemaat fikirlim!

Yazarın Diğer Yazıları

Yorumlar

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.

  • Alp Demir

    Elleriniz dert görmesin. Her şeyden önce Osmanlı'nın torunu yoktur. Osmanlı hanedanlığı bitti. Mutlaka bir şey diyeceklerse, Osmanlı tebaasının torunuyuz diyebilirler. Ya da Osmanlı hanedanının kapı kullarının torunuyuz diyebilirler. Anlattığınız Osmanlı aynen doğrudur. Evet buyduk. Çünkü tebaanın müstahak olduğu buydu. Tebaa bunu istiyordu, bu gün hala bunu istiyorlar ve bu sefillik için canhıraş bir mücadele veriyorlar. Vahdettin'in bile canına tak edip, şeriat isteriz diye sokaklarda isyan edenlere, doktoruyla yaptığı sohbet esnasında lanet okuduğu söylenir. Belki de bundan kaçtı. Belanızı bulun ben artık yokum demiş olabilir. Abdülhamit 26 eş almakla az yapmış, 100 tane almalıydı, çünkü bu tebaanın anladığı şey buydu. O, 26 eş alınca, diğerlerine de 5/10 eş alma hakkı doğuyordu. Bu gün de hak ettikleri budur. Doktor yoktu olsa da gitmezlerdi. Namahremdir ya. Eh kadınlar da doktor olamayınca, bırakın doktor olmayı nüfus sayımında bile es geçilip insandan sayılmayınca, iş hurafelere ve hoca tükürüklerine kalıyordu. Hoca takımı da bundan çok memnundu. Atalarım bu halka layık olduğunu vermiş. Milletler layık oldukları gibi yönetilirler. Sultan Süleyman bahçeye heykel koydurdu diye onu kafir ilan etmişlerdi. Bu insan suretindeki yaratıklardan başka ne umacaksın. ? Türkler bu sefilliğin içinde ayrışıyorlardı, dediğiniz gibi çoğu askerdi ve kendi törelerine uyarlardı. Osmanlı toprak olarak şişirilmiş bir sefalet idi. Bu gün hala çok toprak sahibi olmanın güç anlamına geldiğini sanan bir cahiller sürüsü var ve bunların bir kısmı da milliyetçi olduğunu iddia eder. Türk/İslam sentezi ve üç hilal nedir ? Aynı şey işte. Oysa bu gün Türkiye'nin yüz ölçümü, doğru bir demografik yapı ile dünyanın en güçlü ülkeleri arasına girebilir. Ama bu demografik yapıyla bu iş olmaz. Daha hala başörtüsü konuşuyorlar, bu ilkelliğin içinden nasıl çıkacaksın.? Cumhuriyete gelince, bu ülkenin halkı buna layık değildi ve olmadığını da ispatladı. Toprak sürüler içindir. Toprak Feodal ağalar içindir. Belediyelere neden özerklik istiyorlar, çünkü bu özerklik sayesinde yerelde yeniden ağa olabilecekler, onun için. Bazı belediyelerde aynen olan da budur. Bu gün operasyon yapılan belediyelerde ortaya dökülen pisliğe bakınca nedeni gayet açık ortaya çıkıyor. Kendi şahit olduğum şeyi söyleyeyim. Yerel seçim öncesinde, bir kaçı hariç bütün büyük partilerin belediye başkan adayları, kentin ücra bir köşesindeki bir lokantada bir araya gelip, kim seçilirse, hangi bölgede müteahhitlik yapacak, hangi arsaları iç edecek, onu paylaşıyorlardı. Adayların hepsi müteahhitti. Çok uzatmayayım, bu ülkeden umut yoktur. Ne kadar erken kaçarsan, o kadar çabuk kurtulursun. Çünkü artık bu sefilliğin içinde Türk olarak ayrışabileceğimiz bir alanımız kalmamıştır.

Bu Yazıyı Paylaş